SANAT VE PORNOGRAFİ İLİŞKİ


Dünya aydınlık olsaydı sanat olmazdı.”

Albert Camus

Sanat, özgürlükler, hukuk çerçevesinde en hassas ve en tartışmalı konu ‘pornografidir’. Dünyada pek çok gelişmiş ülkede ‘pornografi’ yasak kabul edilmiyor. Bırakın pornografinin yasaklanması (çocuk pornografisi dışında) sanat mı değil mi temelinde tartışılır. Pornografinin ‘sanat’ olduğunu dair en iyi ve en tutarlı savunan dünyada Amerikalı akademisyen ve sosyal eleştirmen Camille Paglia'dır, ‘Cinsellik Ve Şiddet, Ya Da Doğa Ve Sanat’ kitabından bu çarpıcı ifade vardır:

Yüksek kültürün dışladığını popüler kültürün kendine mal etmesi, pornografi ele alındığı zaman apaçıktır. Pornografi, saf pagan imgelemdir. Nasıl şiir, törensel olarak sınırlandırılmış sözel dışavurumsa, pornografi de cinselliğin ve doğanın demonizmin törensel olarak sınırlandırılmış dışavurumudur….Pornografi sanat mıdır? Evet. Sanat; kurma ve kavramsallaştırma, ilkesel gizlerin törensel teşhiridir. Sanat, doğanın kasıp kavuran acımasızlığından düzen üretir. Pornografinin çirkinliği ve şiddeti, doğanın çirkinliği ve şiddetini yansıtır… pornografi yasaklanmaz, ancak yeraltına sürülebilir, orada da yasadışı işlevi daha da güçlenir. Pornografinin ahlakdışı tasvirciliği, esirgeyici hümanist söz kültürüne bir serzeniş olarak daima varolacaktır. Sözler pagan pagan doğanın acımasız akışını durduramaz.”

C. Paglia ‘pornografiyi’ öncelikle cinsellikle sınırlamadığı gibi kapitalistleşme, kapitalist kültür içinde tanımlar. Sanatın temel özellikleri olan; kurgu, kavramlaştırma ve töresellik boyutunu fenomenolojik temelde okumaya çalışır. Analojisi ‘doğa ve toplum’ ilişkisi temelinde kurar. Doğanın bir uzantısı olarak ‘pornografi’ değerlendirilir. Klasik anlamda ‘yansıtma kuramı’nı kendine rehber edindiği söylenebilir. C. Paglia haklı mı, değil mi, bu tartışılır ama sanat sınırsız özgürlükler ışığında ortaya çıkan bir edim. Hayat da böyle değil mi, hayata dair ne varsa sanatta bir biçimde yansır. J. Baudrillard sanatın artık gelenekselleşmiş estetik (aşkın) alanın dışına taştığına vurgu yapar. G. Bataille gibi J. Baudrillard sanatı işlenmiş suça ortak, kirlenmiş dünyanın bir parçası olarak tanımlar. ‘İyilik’ gibi değerlerin yıkılarak, alışıldığın dışında yeni değerler önerir. Bu bir anlamda anti estetik hatta anti sanatı içeren bir tutumdur.

M. Sade, Gustave Flaubert, Edgar Allan Poe, F. Dostoyevski, G. Bataille, B. Vian, J.J. Genet, C. Bukowski, Nabokov, Gabriel Garcia Marquez, Irvine Welsh ve pek çok underground (yeraltı) eser, buna filmleri de eklersek pek çok ‘pornografik’ ögelerle karşılaşırız. Bir katilin, eşcinselin, hırsızın zaferiyle bitebilir veya bir cinsel tatminsizin maceralarının içine bizi başarıyla katabilir, kötülük yaratıcılığın dinamiği olarak da işlenebilir, işlenmiştir de. Edebiyat toplumun yaşadığı ama dile getirilmesinden hoşnut olmadığı bütün bu konuları ayrıntısıyla işler ve kendine konu edinir, ama meşrulaştıramaz. Edebiyat toplum aynası olduğu unutulmamalıdır.

Edebiyat genel anlamda sanat, ahlaki yargılarla yargılanmaz. Çünkü herkesin, her toplumun, her gurubun, inancı, kültürü farklı ahlaki yargılar barındırır. Eser ancak içerik açısından evrensel düzeyde kabul görmüş ilkelere karşı tutumla konumlanıyorsa, bunu övüyorsa o zaman tartışılır ve hukuksal müdahale bulunabilir. Bu da ancak eseri hedef alarak değil yazarı, yazarın düşünsel dayanağının somutladığı ‘eylem çerçevesi’ gözeterek yapılır.

Unutmayalım şeytan olmazsa iyilik melekleri olmazdı, cehennem olmazsa cennet olmazdı. Bütün bunlar toplumun yaşadığı hallerdir. ‘İyi’yi anlatmanız için ‘kötü’den de söz etmeniz gerekir. Başka türlü bir hikâye kuramazsınız. Bugünün ‘iyi’si yarının ‘kötü’sü de olabilir. Dolaysıyla sanat için ahlaki kuralların dışında öncelikleri olduğu görülebilir. F. Nietzsche'nin sanatın özerkliği konusunda E. Kant'a yakın tutum alması hiç de boşuna değildi. O da sanatın ‘bağımsızlık ilkesini’ savunur. Bunu öznenin 'özgür ruh' ile gerçekleşeceğini vurgular. Onda sanatsal yaratıcılık nihilist başkaldırıya dayanır. Sanatçı kendi değerini kendi yaratması gerektiğini savunur. Hâkim ve kurumsal anlayışlara, dayatmalara ve her türlü müdahalelere(edebiyat içi ve dışı) da karşı çıkar. ‘Bengidönüş’ öğretisi, yani sınır tanımadan sonsuza de her şeyin durmadan yok olup yeniden doğması. F. Nietsche’ye göre sanatta iki kavram vardır. Diyomosçu ve Apollocu sanat. Nietzsche’ye göre gerçeklik ona göre bilinemez. Yani biz edebiyatçılar işlediğimiz bir konudan dolayı suçlanabiliriz, ama bu suçlamaları göze aldığımızdan dolayı yazma özgürlüğümüzü kullanırız. Aksi takdirde ne sanatın ne de toplumun değişimine bir katkı sunabiliriz. Edebiyatçılar yanılmaz mı, tabi ki yanılır. A. Badiou; doğru ve yanlış yoktur; olanaklı olandan olanaklı olana gidiş vardır, derken kastettiği de tastamam budur. Yanılgı edebi toleransın bir parçası olarak görülür. A. Badiou etik alanın ahlaki ve bilimsel kuralların dışında, yaratıcı bir edim olarak görülmesi tavsiyesinde bulunur.

Özgürlüğe âşık bir sanatçı yani ‘güdümlü’ olmayan sanatçı, pornografi alanını yaratıcı alan olarak görebilir, kullanabilir. Burada konu ahlak değil anlatım olanakları meselesidir. Bir fahişenin hayatı çarpıcı bir dil ve görsellikle anlatılabilir. Bu kadının toplumsal ve sosyal konumunu ortaya koymak içindir. Bir katilinin hayatı da anlatılabilir. Haksızlığa uğramış ve adaletin bittiği yerde katil çözümü şiddet uygulamakta görebilir. Burada da konu bir insanın öldürülmesi değildir, konu adaletsizlik karşısında bir insanın çaresizliği anlatmaktır. Çaresizliğin çözümünün doğru veya yanlış olması değil olanaklar çerçevesinde anlatılmasıdır. Sonuç olarak insan öldürülmüş olabilir, ama burada ölüm amaç değil bir araçtır. Yani ‘şiddet’ kutsallaştırılmıyor bir konunun anlatılmasında araç olarak kullanılıyor. Yani çaresizliği anlatan bir araçtır. Ortada insani bir çaresizlik var ve bu anlatılmaya çalışıyor. Bir banka soyguncusunun ülkenin bütün kolluk küvetlerini atlatıp, tarihin en görkemli soygununu yapabilir, bu yolda da hayatını kurtardığı, özgürlüğe kavuştuğu vurgulanabilir. Keza burada suç yani soygun meşrulaştırılmış olmaz. Hayatta böyle yasadışı yaşamların ve bunun sonuncunda gelen bireysel kurtuluşların ‘özgürlüklerin’ yaşandığı bilinir. Kalkıp herkes ‘soyguncu’ olsun dayatmasında bulunulmaz, bu anlama da gelemez. Böyle bir hikâye ‘suça övgüden’ ziyade toplumsal eşitsizlik ve bu eşitsizliğin birey üzerindeki etkiye vurgu yapar. Hollywood dünyası tamamen bunu anlatır.

Popüler kültür’ ve ‘kitle kültürü’ (Adorno ve Frankfurt Okulu’nun katı tutumunun farkında olarak belirtiyorum.)olarak bilinen sanatsal etkinlikler de sanat olarak algılanır, kamuoyuna sunulur. Buna ‘porno’ da dâhildir. Yıllardır arabesk’in sanat olup olmadığını tartıştık, ama geldiğimiz noktada arabesk sanat alanına dâhil edildi. Bu durum caz, blues, rock, punk, rep gibi pek çok alt kültür müzikleri üzerinden de tartışıldı ve genel anlamda sanatın içinde görüldü. Bugün caz, blues artık orta ve üst sınıfların tükettiği bir müzik. Yüksek kültürün bir parçası olduğu söylenebilir.

Sanat kavramını genişletirsek, esnekleştirirsek insanın ürettiği, kavramsallaştırdığı her şey sanat tanımını hak eder. Sorun burada kimin hangi sanatı ve hangi kaygıyla yapacağıyla alakalıdır. Bu esneklik sanat ve toplum ilişkisi gibi pek çok konu daha sağlıklı analiz yapılmasını sağlar. Nihayetinde sanat yalnız beğeni(E. Kant/’Yüce’ kavramı’), estetik, yüksek düzeyde eğitim sonucu olarak ortaya konulan edim değildir, toplumsal ve bireysel tepki olarak da kendini var eder. Yani sanat yalnız estetik bir olgu değil aynı zaman da etos olarak da görülmelidir.

Aydınlanmacı mantık sanatı ortaya koyduğu estetik ve etik ölçütlerle değerlendirmekte yetersiz kaldığı estetikçiler tarafından yüksek ve kalabalık sesle tartışılmakta. Sanat artık bu iki dayanağın dışında bir de etos kavramıyla desteklenmeye çalışılır. Etos, Heiddeger’ci söylemle dile getirirsek bir varoluşsallıktır. Heidegger, Hegel’in ‘zaman kavramını’ eleştirerek kendi zaman kavramını erken dönemi eseri olan ‘varlık ve Zamanda’ ortaya serimlerken; zaman, varlığın kendine döndüğü, kendini kavradığı hem öznel hem nesnel bir kendiliktir, der. Heidegger'de zaman, bilinçten bağımsız bir şey, varlıktır. Çağımızda sanat bilinçten bağımsız hayatla doğrudan, organik ilişkiden vücut bulur.

Kapitalizmin her yeniden şekil değiştirmesi, çıkmazları ve bu çıkmazlarının sonucunda kültürel ve sanatsal pek çok tepki doğmuştur. Bu nesnelliğin içinde özne kendi sanatsal ediminin, yeteneğinin farkına varır ve kendi etos’unu kurar. Sanat hayatın ortaya koyduğu her gerçekleşen yeni duruma karşı oluşmuş irade arayışı, öznelleşme durumu veya tepkisidir. Bu oluş biçimleri estetik ve etik dayanakların dışında bir süreçle tetiklenmiştir. Dolaysıyla çağımızda ‘postmodern’ dönemde etos, estetik ve etiğin önüne geçtiği söylenebilir. Sanat üretim aşamasında da sınırsız özgürlüklerle desteklenmelidir. Çağımız sanatının dinamiği budur. Sanat sınırsız özgürlükler alanında inşa edilen yaratıcı bir edimdir ve bu edim sansür, yasak gibi dayatmalarla sınırlandırılmamalıdır. Sanat görülmek istenmeyen alanın, mahremiyetin temsiliyetidir.