SANAT VE MİLİTARİZM


Sanatı yeniden tanımlamaya gerek var mı, inananın bilemedim doğrusu, yine de insan emeğinin en üst yaratıcı, pragmatist zihinsel bir eylem olduğunu anımsatmak gerekir sanırım. Sanat bir tür Prometheus'un Ateşi, bilgeliğin paylaşımı, isyan veya sığınak ya da “kalpsiz dünyanın kalbi” olarak da yorumlanabilir. Hayat her zaman olduğu yerde durmamakta. Sürekli akış halindedir, modern dünyanın tüketime hoyratça boca edilen sembolleri, mekânları gibi. İnsan bu nedenle tarihin bir döneminde gerçekliği kendi dışında şeylere Aristoteles’in 2500 yıl önce baktığı şeyler alana bakarak bulmaya, inşa etmeye çalışır.

 

Bazen de gerçek denilen o efsunlu sözcük R. Avenarius’un duyular öğretisinde(Empiriyokritisizm) aranır. Gerçeklik modernist anlamda E. Husserl fenomenolojisinin kök saldığı öz’de, eidosta olduğu düşünülür. Sanatı özgür bir edim kılan onun yaratıcı ve kendini sürekli yeniden üreten alanda konumlanmasında yatar. Sanat düzenden, disiplinden, dayatmadan soyutlanmış bireysel alanı tarif eder. Şiire atıfla söz alan T. Adorno “Lirik Şiir ve Toplum” yazısında modern şiiri/sanatı öznel/sübjektif olarak tanımlar. Ne kadar haklı bir serzeniş.

 

Sanat ve militarizm kan uyuşmazlığı olan iki sözcüktür. Biri insanlığa diğeri barbarlığa hazırlar. Biri barışa diğeri savaşa biler insanı. W. Blake’nin “Cennet ile Cehennem Evliliği”nde yan yana getirme becerisinde gösterdiği o muazzam çaba gösterilse de yan yana getirilmesi olanaksız iki oksimoron kavram. Dilbilim, lengüistik açıdan söylersek iki uyuşmaz bildirim, gösteren. Militarizm siyasi kavram olarak doğmuş ve pek çok disiplin alanlarında referans verilen bir kavram olarak günümüze değin kullanıla gelmekte. 19. yüzyıl başında P.J.Proudhon tanımlamış daha sonra Michael Mann, Michael Howar tarafından genişletilmiştir. Önce savaşın kamusal alanı kurumsallaştırmasına dair tanımlanırken daha sonra bu savaş kültürünün toplumun egemen değerlerine sirayet edildiğine işaret eder.

 

Militarizm çağdaş bir öğreti olarak şiddet kültürünün kurumsallaştırılmış hali olduğu söylenebilir. Toplumu bir tür hıza çekmenin aracı. Bu tanımlar Weberci bakışla devlet-bürokrasi-toplum üçgeninde merkezin topluma dayattığı bir kültür enstrümanı olarak da yorumlayabiliriz. Foucaultvari söylersek kontrol toplumun disiplin araçlarından biridir kuşkusuz. Çok daha geniş bir tanım yaparsak; toplumsal zorun örgütlenmiş aracı olan devletin dışına taşırırsak şiddetin kurumsallaştırılmış hali veya şiddetin ideolojileştirilmiş durumu olarak karşımıza çıkar. Her ideoloji bir iknayı içinde taşıdığından yalnız devletin kendisi değil ideolojik tutum içinde olan her yapı, buna sivil örgütlenmelerde dâhil militarizmi yani şiddeti kurumsal düzeyde meşru bir dil yaratarak örgütlemeye çalışır. M. Focault ‘disiplin’, G. Deleuz’e göre kontrol ‘toplumları’ militarizmi toplumun her hücresinde işlendiğini deşifre ederler. Militarizmin kültür ve sanat alanında yeniden üretilmesini herkesin görebileceği şekilde anlatırlar. Bu çözümlemeler her ne kadar doğru olsalar da ‘nedensellik’ bağlamı gözden kaçırılır.

 

Fransız Post Yapısalcılar başta M. Foucault, G. Deleuze, F. Guatari çoğu yazılarında militarizmi faşizmle ifade etmeye çalışmışlardır. Bunun en büyük nedeni Stalinizmin dünya soluna ihraç ettiği faşizm kavramının etkisinden kaynaklanır. Dünya solu ve sol entelektüeller tarafından faşizm Cullinan Elması* gibi hemen her alanda kullanılmış, referans verilmiştir. Sosyal ve ‘psikotoplum’ teorilerin temel referans olarak görülmüştür. Bu entelektüellerin epistomolojileri ya Stalinizm ya da Maoizm etkisi altındadır, o gelenekle dolaylıda olsa ideolojik ve politik iklimi teneffüs etmişlerdir. (Buna egzistansiyalizmin öncülerinden J. Sartre’ı da katmak gerekir.) Faşizmi iktidar biçiminden ziyade şiddetle ifade edilmesi neden olmuştur. En ünlüsü de Dimitrov’un faşizmin finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü şeklindeki tanımıdır veya bir dönem Kominter’de egemen olan; faşizm sosyal demokrasinin ikiz kardeşidir tanımları. Böyle bakıldığında siyasi her türlü şiddet ve saldırı faşizm olarak tanımlanır.

 

Bu kaba tanım varolan siyasi yapının, yapıların arasındaki farkı ıskaladığı gibi şiddetin toplumsal-sosyal ve siyasal nedenlerini de göremez. Dolaysıyla siyasi mücadele, kitle mücadelesinin toplumsal dinamiklerinde savrulur ve sorunu faşizm olarak tanımlayan güçler/odaklarla iktidar arasındaki çekişmeye indirger. Bu siyasi anlayış toplumsal mücadelenin merkezine konması gereken sınıfsal, kimliksel, ekolojik sorunların yerine dar bir örgütlenmeyi ikame eder. Mücadele, iktidar çekişmesi bir avunç öncü ile koca bir iktidar aygıtı olan devlet olur.

 

Militarizmi faşizmin içine bu denli sorumsuz katılması pek çok hata dolu sosyolojik analizlere yol açar. Fransız Post Yapısalcıları ‘kırsal faşizm’, ‘kent ya da mahalle faşizmi’, ‘gençlik faşizmi’, ‘çiftlerin’, ‘ailenin’, ‘okulun’, ‘iş ortamının’, ‘sol’un ve sağın faşizmi’, ‘savaş gazilerin faşizmi’ gibi pek çok örnekler üzerinden çarşaf çarşaf çözümlemeler yapılır ve bu çözümlemeler az önce söz ettiğim konular temelinde genel faşizm tanımından mikro düzeyde faşizm tanımlar yaratılır. Bu durumun toplumsal örgütlenmelerdeki karşılığı şirket yönetimlerinden belediye örgütlenmelerine, çevre düzenlemelerinde kentsel mimari ve ulaşım sistemlerine, trafik örgütlenmesinden kara, deniz ve havayollarının topografisine, kültürel ve sanatsal alanlara kadar yansır. Kültürel dönüşüm, kuşak farklılıkları, teknolojinin toplumsal hayat içinde kullanımı gibi pek çok yapılaşma, toplumsal, siyasal, iktisadi hiyerarşideki yabancılaşma faşizm olarak tanımlanır.

 

Bunun sonuncunda da bütün bu süreci absorbe eden kitleler doğar. Bu kitleler artık normalleşmiş yığınlardır, sürülerdir ve yaratılan suni ‘arzuların’ eseridir. Bu kitleye karşı ne yapılabilinir? E. Cioran yaptığı gibi ‘uyumlu kitlenin’ parçası olan bireye saldırarak, benliğini yıkarak ya da pesimist kılarak yeni bir ben arayışı yöneltmek cazip hale gelir. Bu genel kabulleri total düzeyde bir krizin tanımı olarak yorumlamak isterim.

 

Oysa kriz medeniyetin krizidir. Batı medeniyetinin krizi!

 

Doğu’yu dışlayan kültürel kodlamanın krizi. Modernleşme, çağdaşlaşma, kapitalistleşme denilen modern tehahüllerin tek düzeyliğinin tıkanıklığıdır. Bugün Batı medeniyeti duvara toslamıştır. Bu toslama iki dünya savaşıyla kendini gösterse de kültür ve medeniyet düzeyinde son elli yılda doruğa tırmanmıştır. Bundan yüzyıl önce Batı dünyası dünyanın geri kalanına yeni bir uygarlık ve medeniyet vadederken bugün böyle bir iddiası kalmamıştır. Batı dünyanın geri kalanına hiçbir şey vaatte bulunamıyor! Postmodernizm tastamam bu yıkılan Batı uygarlığının akademik düzlemdeki teslimiyetidir. Müphemliğin teorisidir. Yeni bir uygarlık, yeni bir medeniyet inşa edilecekse bu Batı ve Doğu’nun el birliğiyle olacaktır. Bunun için öncelik her toplumun kendi medeniyetini keşfetmesi, onura etmesi gerekir.

 

Az önce söylemeye çalıştığım gibi her şeyi mikro ve makro düzeyde faşizm olarak tanımlamak veya faşizm uzantısı olarak tanımlamak hem toptancılık hem de kolaya kaçmaktır. Toplumsal hiyerarşinin her düzeyini; kültürel, kamusal, siyasal, folklorik vb. olsun hepsinin tarihsel, sosyolojik, kültürel kodları vardır. Basit bir örnek verecek olursak; bir erkeğin karısına şiddet kullanması faşizm yada faşistlikle alakası yoktur, cinsiyetçilikle, barbarlıkla, nobranlıkla ilgilidir. Bir siyasi yapının üniformayla donatılması, işyerlerinin tek tip mesleki elbiseler giyinilmesinin zorunlu olması, marşların, kültürel kodların resmileştirilmesi faşizmle ilişkisi yoktur. Bu tip dayatmaları militarist bir dayatma olarak algılanmalıdır.

 

Her şiddet olayını faşizmle ilişkilendirmemek gerekir. Faşizmin bir kaynağı varken şiddetin pek çok kaynağı vardır. Ayrıca her şiddet de faşizme yol açmaz. Ezilenlerin şiddeti ile ezenlerin şiddeti bir olamaz. Faşizm şiddeti amaç haline getirir oysa toplumsal mücadelede şiddet bir tepkiye karşı konumlanır ve araçsaldır. Eğer şiddetin her türlüsünü bir potaya atarsak doğanın şiddetini Hitler faşizminden daha faşist ilan eden lümpen aydınlarımıza benzeriz. Militarizm devlet eliyle şiddeti örgütler kültürel kodlarla benimsetir, yeniden üretir. Yukardan aşağıya örgütlenen iktidarın önemli bir dayanağıdır. Militarizm şiddeti içermesine karşın şiddetle özdeştirilmemelidir. Militarizm en nihayetinde yöntemdir, birey ve toplumu disipline etme yöntemidir dolaysıyla şiddeti de aşan kurumsallığı ifade eder. Biliyoruz ki sanatta şiddet işlenir. Sanatın hayatla bağı olduğu kabul edilirse şiddet sanatın konusu olur. Bundan kaçınılmaz. Ancak şiddeti iktidarın bir aracı yapmak, amaç haline getirmek sanatın görevi olamaz. En nihayetinde sanat hakikate ve gerçeğe dokunmak ister, bunu yaparken insanı, bireyi özgür kılmaktan vazgeçmez, bu iddiasını korur. Zaten bunu gerçekleştirdiğinde de militarist dayatmalara karşı insanı savunur. Sanat militarist dayatmalara, toplumsal alanlara sızmasına karşı uyanık kalır ve ona karşı durur. Resmi ideolojinin yeniden üretilmesinde sanat militarist anlamda kullanılır. Resmi ideolojinin bir parçası olarak birey kültürel kodlamalarla kuşatılır. Milliyetçilik militarizmin dayanağı olarak çimento vazifesi görür. Şiddet de iktidarın yeniden biçimlendirilmesinde kutsanır.

 

*:1905’de bulunan 3106 kratlık dünyanın en büyük elması.