TARTIŞILAN AŞKLAR - 3 (Deli Petro, Çamaşırcı Marta Ve Baltacı Mehmed)


Deli Petro, Çamaşırcı Marta Ve Baltacı Mehmed

Siyasi kişilikleri efsanelerden arındırıp tarihsel kimlikleri ile ele aldığımızda, bu yazının başlığında olduğu gibi genellikle sıradan insanlarla karşı karşıya kalırız. Ele alacağımız kahramanlarımızdan yalnızca Petro, çar cocuğu olması bakımından sıradışıdır. Bu sıradışılık onun psikolojisini karartacaktır. Hayatta kalması tamamıyla üvey ablası Sofia’nın öngörüsüzlüğüne bağlı olan Petro, Rus halkı için ‘Büyük’, diğer uluslar için ise ancak ‘Deli’ sıfatını hakeder. Ukrayna’lı yoksul bir köylünün, komşu köyünden genç bir kızı gece kaçamağıyla hamile bıraktığı ve böylece daha anne karnına düşüşüyle toplum dışına atılmış, doğumuyla da annesinin ölümüne neden olan Marta on yedi yaşına kadar üvey annesinin baskısı altında büyür. Tek becerisi çamaşır yıkamaktır. Kimsede bulunmayan en büyük meziyeti ise dillere destan güzelliğidir. Ona, tek başına Ruslara hükmedecek çariçelik yolunu açan işte bu güzelliği olacaktır. Baltacı Mehmed ise okuma yazma öğrenmiş ayrıca tanrı vergisi güzel sese sahiptir. Bu yetenek ve becerilerin bir kişiyi paşalık rütbesine kadar yükseltemeyeceği açıktır. Bu aşamada sarayda çalışan bir tanıdığı devreye girecek ve yazıcı olarak görevlendirilecektir. Dengeleri iyi gözetmesi, bir sonraki padişah tarafından Sadr-ı azam ve serdar-ı ekremliğe yükseltilmesine yetecektir. Fakat atandığı her makamı bilgi ve tecrübesiyle elde etmediği için düşüşü çok çabuk olur.

 

Yaşam öykülerinin ayrıntısına aşağıda deyineceğim bu kişilerin imparatorlukların en tepesine kadar yükselmeleri yeteneklerinden öte bir dizi tesadüfe bağlanabilir. İmparatorluğun rasyonelitesi gereği, gücü elinde bulundurduğun sürece rakibini ortadan kaldırmak gerekir. Çariçe Sofia’nın Petro’ya yaşam hakkı tanıması kendi sonunu hazırlar. Bir manastırda esaret altında yaşamı son bulur. Petro ise küçük yaşta ailesinden bir çok kişinin katliamına şait olması ilerde onu öz oğlunu bile gözünü kırpmadan öldürecek bir vicdan oluşturmasına neden olacaktır. Rusya’da gerçekleştirdiği dönüşümler için uyguladığı katı yöntemler ancak bir ‘delinin’ göze alabileceği şeylerdir. Sefaletten sefalete koşan çamaşırcı Marta’nın en büyük şansı çarla karşılaşmasıdır. Baltacı ise Osmanlı sarayında dönen entrikaların tarih sahnesine çıkardığı bir kahramandır.

 

Devletin bir zor aygıtı olduğu biliniyor. Bu aygıta hükmedenler de zoru bir yöntem olarak kullanırlar. Hukuk ve diplomasi, olsa olsa zoru gizlemenin, ‘rasyonel’ kılmanın kılıfı olacaktır. Hem devlete ezel-ebed varlık yükleyip hem de siyasi figürleri ahlaki (etik) yüklemlerle sınamak sonuçsuz bir girişimdir. Zaten bunun farkında olanlar, liderleri her ne pahasına olursa olsun devletlerini ayakta tutmayı başardıkları oranda onurlandırırlar. Siyasetin dili, insani yabancılaşmanın en büyük göstergesidir. Hiçbir imparatorluğun, devletin ahlaki bakımdan diğerinden hiçbir üstünlüğü olmasa gerek. Aksini iddia etmek, en iyimser ifadeyle siyasi tarihi anlamamaktır.

 

Rusya’yı Dirilten Adam: Çar I. Petro

 

Rus çarları arasında I. Petro (10 Haziran 1672 - 8 Şubat 1725) olarak anılır. Çar I. Aleksey'in ikinci eşi Natalya Narışkina'dan doğar. Çar I. Aleksey’in ilk eşi Mariya’dan iki kızı, iki oğlu olur. İki oğluda kızı Sofia’nın aksine zayıf karekterli, narin ve hastalıklıdırlar. Yaşlı çarın son göz ağrısı, tutkuyla bağlı olduğu ikinci eşinden doğan son veliaht Petro inanılmaz derecede sağlıklıdır. Fakat Kremlin’e doğan son prens olması, ona yasal olarak (de süje) hiçbir avantaj sunmaz. Annesinin ve kendisinin varlığı, yaşlı çarın bu dünyada alacağı nefes sayısına bağlıdır. Fakat doğa, kendi yasalarını uygulamakta ödün tanımaz. 1676 yılında çar Aleksey ölünce Petro’nun kaderi değişir. Çariçe Mariya’nın oğulları tarafından Kremlin’den uzaklaştırılır. Tahta III. Feodor ünvanıyla üvey ağabeyi geçer. Çocukluğu Moskova dışında, ölüm korkusuyla ve eğitimsiz bir biçimde sürer. Bu belirsizlik altıncı yılında sona erer. III. Feodor, 1682 yılında ölünce Petro tekrar Kremlin’e döner. Diğerinden de sağlıksız olan öteki üvey kardeşi, V. İvan ile birlikte tahta oturur. Aslında bu dönemde Rusya'yı fiili olarak, üvey ablası Sofia yönetmektedir. Kardeşi V. İvan’a hükmeden Sofia için en büyük tehlike on yaşındaki Petro ve onun annesi Natalya’dır. Sofia’nın rakip bildiği, yüzünü batıya dönmüş, modernleşmeden yana çariçe Natalya Narişkina aynı zamanda, bizdeki yeniçerilere benzer bir yapılanma içerisinde olan geleneksel Rus ordusunun elli binlik dev kadrosuyla Sterelitzler alayı için de, Petro’nun tahta çıkması kaygı vericidir. Sofia, bu kaygıyı tarjik bir yanlış yapmasına rağmen lehine çevirir. Strelitzler, saraya saldırarak, belkide Sofia’nın telkiniyle İvan, Petro ve annesi çariçeye dokunmaksızın batı yanlısı herkesi ve bütün aileyi kılıçtan geçirirler. Aşağılanan, hakaretlere uğrayan, p.çlikle suçlanan on yaşındaki Petro’nun gözleri önünde anne tarafından tüm aile fertleri katledilir. Çariçe ve Petro yeniden Moskova dışına sürülür. Yüzünü batıya dönmüş, bir bozkır ülkesi olmaktan kurtulmak isteyen Rus aristokrasisi, Petro’nun kişiliğinde yeni çarlarını bulmuş olmanın güveniyle içten içe toparlanma aşamasına girerler. Strelitzler, doğal yaşamlarının sonuna ulaşmışlardır. Artık Sofia’nın oturduğu taht sarsılmaktadır. Birkez daha son demlerini yaşadığını düşünen Petro, gelecekte Rusya’nın tek hakimi olacağından habersiz bir biçimde yaşamaktadır. Rus aristokrasisi hızla içten içe bir dönüşüm içerindedir. V. İvan’ın 1689 yılında tahtan feragati, annesinin 1694’de ölmesiyle, on yedi yaşındaki Patro’ya bir saray darbesiyle yönetimi ablasının elinden alıp tek başına çarlığını ilan etmesinin yolu açılmış olur. Artık Petro Rus çarıdır.

 

Çar Petro’nun, Rusya'yı dünya sahnesine çıkarmak, güçlü bir devlet yaratmak için yapacağı işler bellidir. Avrupa’daki gelişim ve dönüşümün farkındadır. Ordusuyla birlikte denizlerde de üstünlük sağlamanın gerekliliğine inanır. Petro, ordusunu tepeden tırnağa yenilemek ister. Bu yetmez bir donanma kurmayı hedefler ve gerçekleştirir. Bu çabası görülmemiş bir deneyiminin sonucudur. Zira kimliğini gizleyerek çıktığı uzun bir Avrupa gezisinde, ilgi alanına giren bilim ve zanaat dallarıyla ilgili pratik bilgiler edinir. Hollanda'da gemi yapım işliklerinde tebdili kıyafetle uzun süre sıradan bir işçi gibi çalışır. İngiltere, Fransa, Hollanda ve Almanya'yı dolaşır. Petro, Rusya'nın güneyinde büyük tersaneler inşaa ettirir. Ülkesinde istihdam etmek üzere, başta Hollanda ve Venedik'ten olmak üzere Avrupa'nın birçok ülkesinden gemi yapım ustaları getirir. Strelizler alayını kaldırıp yurt dışından getirdiği subaylarla ordusunu yeniler. Bu uygulamalarıyla yüz yıl sonrasında Osmanlı sultanı II. Mahmut’a örnek teşkil eder.

 

Kaderin Cilvesi: Çamaşırcı Marta’dan Çariçe Katerina’ya

 

Tarihe Çariçe I. Katerina (15 Nisan 1684 – 17 Mayıs 1727) olarak geçen, gerçek adı Marta Elena Skavronska, 15 Nisan 1684 tarihinde Litvanyalı bir köylü ailesinin kızı olarak Kurşas'ta dünyaya gelir. Ana rahmine düşmesi babasının kaçamak bir ilişkisinin sonucudur. Baba, bu ilişkiyi kabullenmez, evliliği reddeder. Talihsiz kadın Marta’yı doğurken yaşamını kaybeder. Marta, dedesi tarafından getirilip babasının kapısına bırakılır. Yaşaması adeta bir mucizedir. Bakımı, bir süre anne şevkatinden yoksun, babasının akrabaları tarafından sürdürülür daha sonra ise üvey annesinin itip kakmasına maruz kalır. Yaklaşık on beş yaşına kadar yoksul ve çaresiz bir babanın kayıtsızlığı karşısında evin en ağır işlerini yapmak ve üvey kardeşlerine bakmakla yaşamını sürdürür. Küçük bir kulübeden ibaret olan baba evinden ayrılması, akranı bir kızla nehir kenarında çamaşır yıkarken yüzme isteğine kapılmasıyla olur. İki genç kız soyunup nehre atlarlar. Bu pastorel manzara köye bir iş için gelen kasabalı bir tüccar ve adamlarının gözünden kaçmaz. Atlarını nehir kenarına sürerler. Elbiselerini alıp kaçmaya çalışan Marta kendisini, çırılçıplak tacirin karşısında bulur. Marta’nın vücudunu beynine nakşeden tüccar adamlarını alıp köyün yolunu tutar. Evine dönen Marta, yaşadığı bu sıkıntıyı ne ailesiyle paylaşır ne de aklından atabilir. İkinci gün tüccar papazla birlikte nehirde gördüğü kızın ailesinin yaşadığı kulübeye gelir annesine birkaç kuruş vererek Marta’yı terkisine alıp evinin yolunu tutar. Mir arazisinde yaşayan aileler için efendilerine itiraz etme hakkı bulunmaz. Hatta bu bir kurtuluş müjdesidir. Bu yüzden üvey annesi kendi kızını vermeyi önerir ama tüccar tersler. Önüne atılan birkaç kuruş kadını fazlasıyla sevindirir. Marta, çoktan başını dizlerinin arasına gömmüş olan babasının gözlerini boşuna arar. Böylece Marta’nın en uzun yolculuğu başlamış olur.

 

Yeni efendisinin evine vardığında verilen işleri titizlikle yapmaya çalışır. Efendisinin son gözdesinin hışmından uzak durmaya çalışarak kahya kadın ve diğer hizmetçilerle iyi geçinmeye çalışır. İlk defa kendine ait bir odası ve gösterişli kıyafetleri olur. Soylulara pahalı mallar satan, köylüleri karaborsaya bağlayan efendisinin hizmetçileri, kendisine acırlar. Kapısını kilitleyerek kendisini güvence altına alacağını düşünen Marta, bir gece yarısı kırılan kapının sesiyle uyanır. Tokatlarla karşılık bulan karşı koymaları bir sonuç vermez. Birkaç dakika içerisinde apış arasından sızan kanlarla başbaşa kalır. Yanına devrilip sızan ilk efendisinin horultuları, Marta’nın kesik kesik çıkan hıçkırıklarını anlamsız hale getirir. Birkaç ay sonra baharla birlikte nehrin eriyen buzları arasında çıkan kadın cesetini kimse önemsemez. Yalnızca evin yaşlı kahya kadını, Marta’ya çaresizlik içerisinde öğütler fısıldar. Diri bedeni ile efendisini memnun ettiği sürece Marta’nın korkmamasını söyler. Zira tüccarın bu ilk vukuatı değildir. Yapılan iş, ne kovuşturmayı ne de bir cezayı gerektirir. Efendisine karşı gelen herkes ölümü hakeder.

 

Yaşananlar on beş yaşındaki Marta’yı korkutacak türden değildir. Marta için birer işkenceye dönen tüccarın şehvet nöbetleri, azraili harekete geçirir. Marta artık dayanamaz. Bir gece üzerine abanmış olan tüccarın uzadıkça uzayan boşalma seansını beklemeden yatağının altına sakladığı dibek demirini kaptığı gibi var gücüyle kafasına indirir. Parçalan kafatasından sızan kana aldırmaksızın bir süre üzerine yığılan cesedin soğukluğunu hisseder. Yaptığı eylemin farkına vardığında ölünün altından sıyrılıp kahya kadının odasına gidip durumu anlatır. Genç kızın kırbaçlanarak öldürülmesine gönlü razı olmayan kahya, cesaretine de imrenerek kıyafetini değiştirmesine yardım edip eline bir miktar para verir. Hava aydınlanmak üzeredir. Birazdan hareket edecek olan posta katarının yerini tarif ederek Marta’yı apar topar kapı dışarı eder. İsveç sınırındaki bir kasabaya gitmesini ister. Ortalığı dağıtıp cinayete bir hırsızlık süsü verecektir.

 

Marta, olaysız bir biçimde posta arabasına biner. Yolculuğu da güvenli geçer. Fakat şehre indiğinde gözlerindeki çaresizliği arabacı fark eder. Çamaşırcı olduğunu, iş bulmak için geldiğini ve kimseyi tanımadığını söylediğinde arabacı doğru kişiyle karşılaştığını anlar. Kolundan tuttuğu gibi en doğru adrese, bir genel eve götürüp satar. Marta üç-beş ay sonra buradan kaçarak bir kiliseye sığınır. Papaz merhametlidir. Genç kızı evine götürüp karısına teslim eder. Bir kızları, yaşları Marta’ya yakın iki oğulları vardır. Evin hanımı, iffetini koruduğu sürece, hem kocası ve oğullarından uzak durması hem de dışarıdan birilerini ayartıp evine getirmediği sürece evlerinde hizmetçi olarak çalışableceğini söyler. Şans ilk defa Marta’ya güler. Fakat bu kez de aşk tanrıçası Marta’ya huzur vermez. Evin büyük oğluna aşık olur. Aşkının karşılıklı olduğunu sanır. Evin delikanlısıyla Marta’nın gece buluşmaları on sekiz yaşındaki bu iki gencin uyanan bedenlerini şehvet denizine atlamaya iter. Durumun farkına varan anne, olayı tatlılıkla çözer. Önce oğlunu, yakın bir şahirdeki tüccarın yanına muhasebeci olarak gönderir. Sonra da Marta’ya bir koca adayı bulup evlendirir. Marta’nın bu ilk resmi eşi bir askerdir. Kocasıyla birlikte kışladaki barakada yaşamaya başlar. Fakat savaş borusu çoktan çalmış ve Rus ordusu şehre dayanmıştır. Yenilgi kaçınılmaz olur. Şehir talan edilir. Kocası esir düşer Marta sokakta kalır. Sokaklar Rus askerlerinin insafına bırakılmıştır. Marta bu insafın pençesinde çırpınır. Kalabalık bir asker grubunun eline düşer. Güzelliğini fark eden askerler sırasıyla nasiplenmek isterler. Direndikçe dayak yiyen Marta, baygın bir biçimde elden ele dolaştırılır. Ölmekten başka bir şey düşünmezken imdadına Rus ordusunun iki generalinden biri olan Menşikov yetişir. Her nasılsa vicdanının sesine kulak veren general genç kadını kurtarıp askerlerini uzaklaştırır. Marta, saatler sonra gözlerini Menşikov’un çadırında açar. Gün geçip üstü başı yenilenip tedavisi yapıldıkça genç kadının güzelliği ortaya çıkmaya başlar. Tamamıyla iyileşmesini bekleyen Menşikov, bu güzelliği seyretmekle yetinir. Ömrü boyunca da bununla yetinecektir. Zira birkaç gün sonra çadırına gelen diğer general, çarın en yakın arkadaşı olması sebebiyle Rusya’nın ikinci adamı olan Şeremetyev Marta’yı görünce Menşikov’u, böylesi nadide bir parçayı gizlediği için azarlayıp derhal kadını kendi çadırına taşımalarını ister. Böylece Marta’nın, çariçe Katerina’lığa yükselmesini sağlayacak olan düğüm çözülemeyecek bir biçimde atılmış olur. Zaferi kutlamak için gelen Petro ile tanışacak ve Moskova’ya gidecektir. Marta’nın bundan sonraki yaşamı kısa cümlelerle şöyle özetlenebilir.

 

1703 yılında Rus Çarı I. Petro'nun sevgilisi olur. 1705'de Ortodoks dinine geçer. 1712 yılı Şubatında Büyük Petro'yla evlenir. 11 çocuk doğurur. Bunlardan sadece Anna ve Yelizaveta (Elizabeth) yaşama tutunur. Yelizaveta daha sonra Rusya'nın çariçesi olacaktır.

 

Katerina'nın Prut Savaşı sırasında barışı sağlamak için bizzat Osmanlı sadrazamı Baltacı Mehmet Paşa'yla görüşmelere katıldığı, dahası aralarında bir ilişkinin olduğu bunun da yatakta sonuçlandığı efsanesi üretilir. Savaşın bitmesinden sonra 1712 yılında I. Petro'yla evlenirler. 1724 yılında da Çariçe ünvanını alır. Büyük Petro 1725 yılında, oğlunu öldürttüğü için veliaht bırakmadan ölünce Rusya'nın tek hakimi olur. İki yıl hüküm sürdükten sonra 17 Mayıs 1727 tarihinde St. Petersburg'da ölür.

 

Baltacı Mehmed Paşa’nın yaşam öyküsünü biraz erteleyerek bu üç kahramanın aynı sahneyi paylaştıkları şavaşa dönelim.

 

Kahramanlar Aynı Sahnede: Prut Seferi

 

On altı yıl süren savaştan Karlofça antlaşması ile çıkan Osmanlı devleti bir yandan savaşın açtığı sosyal yıkımları gidermeye uğraşırken bir yandan da Rusya sınırındaki kalelerini tamir etmeye çalışır. Bu savaşla birlikte Osmanlı İmparatorluğu bir dönemin sonuna gelmiş olduğunu uzaktan uzağa hisseder. Artık her girdiği savaştan fetihle çıkan bir devlet değildir. Bu yüzden imzalanmış anlaşmaya uymaya özen gösterir. Avrupa devletleri arasınsda ise yeni siyasi dengeler kurulmakta, güçler değişmektedir. Örneğin İsveç krallığı gücünü kaybetmekte, İspanya parçalara bölünmek istenmekte, Rusya ise hızla yenilenme, modernleşme atılımları içerisindedir. 1679 yılında Avrupa seyahatına çıkan Rus Çarı burada uzun süre kalarak yeni gelişmeleri yakından izler. Değişik bir ad altında sıradan bir işçi gibi tersanede çalışarak gemi yapımını öğrenir. Ülkesine döndüğünde denizciliğe, donanmaya önem verecektir. Diğer bir önemli değişikliği ise ordusunu yeniden düzenlemesidir. Almanyadan getirtdiği subaylarla Rus ordusunu yeniler. Bütün bu düzenlemeler bir süre sonra Çar’ın gözünü komşularına dikmesine neden olacaktır. 1700 yılında Osmanlı devletiyle yapılan otuz yıllık antlaşma Rusların bu sınırlarını güvence altına almış olur. Danimarka ve Saksonya ile de ittifak halindedir. Ancak Danimarka’nın İsveç’le savaşa girmesini fırsat bilip Fin körfezine doğru ilerler. İsveç ordusu karşısında sayıca üstün olmalarına rağmen Şeremetof kumandasındaki Rus ordusu büyük bir bozgun yaşar. Zaferlerini iyi kullanamayan İsveçler, Rus ordusunu takip etmedikleri gibi yirmi bin Rus esirinide serbest bırakırlar. Geri çekilip güç toparlayan Ruslar, sonunda Osmanlı devletininde karışacağı ve yaklaşık on yıl sürecek bir savaş dönemini başlatırlar.

 

Komşularıyla yaptığı barışı katiyyen sürdürmek isteyen Osmanlı devleti, yanı başında on yıldır devam eden savaşa daha fazla kayıtsız kalamaz. İsveç kralının, Osmanlı sınırındaki Lehistan’a yönelik müdahaleleri (kendisini destekleyecek birini seçme girişimleri) Osmanlı hükümetinin ilgisini artırır (Uzunçarşılı, 1988: 58-59). Çorlulu Ali Paşa, Özi valisi Yusuf Paşa’yı, Şarl’a bir elçi göndermeye memur eder. Şarl’la görüşmeye giden elçi, kralın beş maddelik antlaşma metnini ve Ruslara karşı yardım talebini İstanbul’a iletir.

 

1- Devlet-i aliyyenin dostuna dost, düşmanına düşman olmak, 2- İstanbul’da bir İsveç elçisi bulundurmak, 3- İki taraf tüccarlarının ticaret yapmalarını temin eylemek, 4- İsveçlilerin Cezayirlilerin eline geçmiş olan kalyonunu kurtarmak, 5- Leh kralı İstanislas Lezçinski’ye yardım ederek Lehistan’daki Moskov ve Ogüst taraftarlarını tard etmek.”(Uzunçarşılı, 1988:59). Tahmin edilebileceği gibi Osmanlı devleti, komşularıyla savaşa gitmek istemediğinden son iki madde hariç diğerlerini kabül eder. Ancak bu arada padişahtan habersiz bir biçimde, Çorlulu Ali Paşa, krala göndediği bir mektupla kırım hanın kendisine yardım edeceğini bildirir. Zira Ali Paşa, Ruslarla savaşmaktan yanadır. Yardımcısı Yusuf Paşa aracılığıyla Kırım Hanı Devlet Giray’a, İsveç kralına yardım etmesi isteğini bildirir. Padişah III. Sultan Ahmed, bu durumdan haberdar olur olmaz hem paşayı hem de Kırım Hanını savaştan uzak durmaları konusunda şiddetle uyarır ve tekdir eder. Osmanlı sultanının barış istek ve arzusu, bir Rus-Osmanlı savaşının çıkmasına engel olamayacaktır. Hatta Prut seferinin yenilgiyle sonuçlanması, bir oldu bitti yaratıp savaş çıkmasını isteyen paşaların öngörülerinde haklı olduklarını söylemek mümkün görünüyor. İlerde göreceğimiz gibi ne yazık ki, bir çoğu çeşitli entrikalar nedeniyle idam edileceklerdir.

 

Osmanlı sarayında olup biten bu gelişmelerden habersiz olan İsveç kralı, yardım sözüne güvenerek 1709 Mayıs ayında Poltava muharebesine girişir. Poltava muharebesi dokuz yıldır süren Rus-İsveç savaşının son perdesidir. Şans Ruslardan yana güler. Önce İsveç kralı ayağından vurulur. Savaşı bir süre sedyede idare etmeye çalışır. Bir süre Kırım Han’ın yardıma geleceği umuduyla direnmeye çalışır. Daha fazla dayanamayarak Osmanlılara sığınır. Özi kalesi muhafızı Abdurrahman Paşa’ya yakın mahiyetinden oluşturduğu bir heyet göndererek bir miktar yiyecek ve sınırı geçmelerine izin verilmesini ister. Abdurrahman Paşa, sonradan cezasını çok ağır biçimde ödeyeceği yolsuzluklara başvurup rüşvet alarak krala refakat eder.

 

İsveç kralının Osmanlılara iltica etmesi üzerine Rus çarı, mevcut elçisi Tolstoy’un yanına birini daha katarak İstanbul’a gönderip kralın iade edilmesini ister. Bir yandan da hem İsveç hem de Osmanlı topraklarına taaruzlarda bulunur. Osmanlılar için savaş nedeni olması gereken bu girişimler Rus elçilerinin çeşitli manevralarıyla yatıştırılır. Yine de Ruslar boş durmazlar. Eflak ve Boğdanlılarla Sırp ve karadağ gibi ortodoks tebayı Osmanlılara karşı kışkırtırlar. Diplomatik düzeyde ise 1700 yılında yenilenen barış sözleşmesini de çeşitli maddeler ekleyerek sürdürmek isterler. Esas istekleri İsveç kralının ülkesine dönmesine izin verilmesidir. Ruslar krala dokunmayacakları konusunda güvenceler verirler. 1710 yılının Ocak ayında imzalanan bu antlaşmayla İsveç kralına Osmanlı sultanı çeşitli hediyeler göndererek yola çıkmasını buyurur. Bu hediyelere ek olarak Veziri azam Çorlulu Ali Paşa’da çeşitli hediyeler sunar. Ancak İsveç kralı bunları kabul etmez, geri gönderir. Vezir bunu gurur meselesi yapıp İbrahim Paşa’yı suçlar. İsveç kralı Şarl, Rus elçisi Tolstoy’un bir tuzak kurduğundan şüphelenerek durumu sultana bildirir. Sultanın yaptırdığı tahkikat sonucu Çorlulu Ali Paşa’nın Rus elçisinden yüklüce rüşvetler aldığı ortaya çıkar. Vezir azledilip yerine Köprülü Numan Paşa getirilir.

 

Ruslar, Osmanlı vezirlerini rüşvete boğmakla yetinmezler. Bütün bir Balkanları hatta tüccarlar aracılığıyla İstanbul’a da para akıtırlar. Bir süre sonra da meyvelerini toplamaya başlarlar. Boğdan, Eflak, Sırbistan, Karadağ başta olmak üzere daha içerilerdeki hristiyan tebayı isyana teşvik eden Rus çarı, kendisini bütün rumların imparatoru ilan eder. Bir çok voyvoda ve beyi de yanına çeken Rus çarı osmanlıya son ultimatomunu çeker.

 

Bütün gelişmelerin alehlerine olduğunu gören Osmanlı paşaları, 1710 yılının Ocak ayında padişahın huzurunda meclis kurarak bütün gelişmeleri sayıp dökerler. Böylece ikna edilen III. Ahmet’in fermanıyla Osmanlı kuvvetlerinin Edirne’de toplanmasına karar verilir. Geri dönüşü olmayan bir adım daha atılır. Rusya’da bulunan Osmanlı tüccarlarının güvenli bir biçimde yurda dönmeleri için Rus elçisi Tolstoy ile birlikte yetmiş adamı Yedikule zindanlarına indirilir. Viyana hükümeti de savaşa çekmemek için Baltacı Mehmed Paşa aracılığıyla bilgilendirilir. Yaklaşık beş aylık bir hazırlıktan sonra Nisan 1711 tarihinde III. Ammet, Sadr-ı azam ve Serdar-ı ekrem Baltacı Mehmed Paşa’ya sancağ-ı şerifi teslim eder (Uzunçarşılı, 1988: 77).

 

Savaşta Son Perde

 

İki ordunun karşı karşıya geldiği yer, Prut nehri kenarındaki Novi Stanilişçe mevkiidir. Osmanlı ordusunda bulunan İsveç generali Şepar ile İsveç elçisi general Ponyatofski, ısrarla Rus ordusunun ‘muhasara altında tutulup teslim olmağa mecbur bırakılmasını’ tavsiye etmelerine rağmen Baltacı Mehmed Paşa cepheden saldırıyı emreder. Sonuç hazin olur. Rus askerlerinin şiddetli direneşi ve top ateşi karşısında yeniçeriler geri çekilir. Kayıp yedi bin kişiyi bulur. Saldırı ikinci günde devam eder. Bukez uzaktan ateşle yetinilir. Rus ordusununda durumu pek içaçıcı değildir. Açlık baş gösterir. Rus çarı panik içerisindedir. Çariçe Katerina’nın da katılımıyla bir askeri meclis toplanıp durum gözden geçirilir. Osmanlılara barış teklifi yapılmasına karar verilir. Mareşal Şeremiyetev tarafından Baltacı’ya barış isteyen bir mektup gönderilir. Baltacı bunun bir hile olduğunu düşünüp üçüncü günde top atışını sürdürür. Şeremiyetev’in ikinci mektubu üzerine Osmanlı paşası ordu erkanını toplantıya çağırarak şu konuşmayı yapar:

 

Rus çarı sulh istiyor ve her ne talep edilirse vermeği kabül ediyor, ne dersiniz, arzumuz gibi hareket ederse sulhe müsaade edelim mi, yoksa amanına bakmayıp harbe devam edlim mi?

 

Müşavere heyetinden bazıları: ‘Eğer istediğimiz kaleleri bize teslim eder ve tekliflerimize razı olursa sulh yapmak kazançtır, katl-i am etsek yine tükenmez, aynı zamanda ölüm eri olup

o surette hareket ederlerse maazallah bir fena durum hasıl olmak ihtimali vardır. Bu cenk ahvalidir, bunda zaaf ve kudrete mağruru olunmaz; alelhusus dünkü muharebede kafirin saçtığı ateşten askerimizin yüzü dönüp bereket ki akşam olduğu için düşmana bir şey sezdirilmedi. Bizim isteyeceğimiz kalelerin her biri bin bir müşkülatla elde edilir; hazır bu kadar kaleler zahmet ve meşakkatsiz ele girecek iken bunu kabul etmezsek Allah muhafaza etsin vahameti çekilmek ihtimali vardır’ diye mukabele etmişlerdi.” (Uzunçarşılı, 1988: 83).

 

Kırım hanı Devlet Giray’ın bütün itirazlarına rağmen barış görüşmeleri yapılır. İmzalanan antlaşmanın şartları Ruslar için beklenenin berisindedir. Daha ağır şartlara bile evet demeye hazırlarken öne sürülen koşullar pek hafif kalır. Saraya yakın bir adam olarak, sarayda esen barış yanlılığına itibar eden Baltacı, saraydan uzak savaş ve fetih çoşkusuyla dolu, dahası Karlofça antlaşmasıyla ele geçirmiş olduğu toprakları da kaybeden Kırım hanı Ruslar karşısında sonuna kadar gitmek ister. Ancak emir ve komuta Baltacı Mehmed Paşa’dadır. Sonadan yaşamına malolacak şu maddelere imza atar.

 

1- Azak kalesi ne şekilde teslim alınmışsa yine öylece teslim edilecek, 2- Muahede hilafına yapılan Taygan, Kamanke, Samara kaleleri yıkılacak ve bundan sonra oralarda kale yapılmayacak ve Kamanke’deki bütün harp levazımı Osmanlılara teslim edilecek, 3- Ruslar Lehistan işlerine müdahale etmeyecek, 4- Barabaş, Potkalı ve Kırım hanına tabi kazaklara Ruslar tarafından müdahale edilmeyecek, 5- Osmanlı devletinin misafiri olan İsveç kralı XII. Şarl’ın memleketine gitmesine Ruslar tarafından katiyyen mümanaat ve taarruz olunmayacak ve isterlerse sulh yapabilecekler, 6- Türkiye’ye gelip giden Rus tüccarından başka Türkiye’de Rus elçisi bulunmayacak, 7- Osmanlı hükümeti Rus reayasını ve Ruslar da Osmanlı reayasını metbuları aleyhine tahrik etmeyecekler, 8- Evvelce ve sonradan elde edilen Müslüman esirler Osmalı hükümetine iade olunacak, 9- Ruslar tarafından eskisi gibi Kırım hanına yine vergi verilecek.” (Aktaran Uzunçarşılı, 1988: 83-84-85).

 

Deli Petro yaşamına malolacak bu kuşatmadan ucuz kurtulur. Rus çarı, antlaşmaya garanti olarak esir bıraktığı Şafirof ile Şeremetiyev’in oğlu Mihail’i hiçe sayarak verdiği hiçbir söze uymayacaktır. Bir yandan diplomatik oyalamalara başvururken bir yandandan da imparatorluğunu dünya sahnesine hazırlar. Osmanlıyı her yönden sıkıştıracak planları deevreye sokar. Osmanlı devleti artık inişe geçmiş durumdadır. Rusya ise bir dünya gücü olma yolundadır. Rus çarı Petro, vicdanının sesini dinleyecek aşamayı çoktan geride bırakmıştır. O iktidarın gücüne inanır. Çünkü Osmanlılar son fırsatı kaçırmışlardır artık. Ruslar karşısında sonu olmayan savaşlara girişeceklerdir.

 

Baltacı Mehmed Paşa’nın Osmanlılara özgü tipik yükselişi yine ayni tipik bir inişle noktalanır. Yükselişi yavaş olur ama sonu çabuk gelir. Onun sonunu hazırlayan barış antlaşmasını imzalama sürecine bakıldığında adeta basiretinin bağlanmış olduğu görülür. “Baltacı Mehmed Paşa’nın Rusları kuşatıp açlıkla teslime mecbur etmemesi kendi ictihadına ve mesuliyetine bağlı olup fakat sulh işini pek gevşek tutup hiç olmazsa Çar ordusunun silahlarını olsun almayarak basit bir sulh akdetmesi dolayısiyle tarihçe mesuldür.” (Uzunçarşılı, 1988: 91).

 

Veziri azam Baltacı’nın gözden düşmesinin esas nedeni yukarıdaki alıntıda ifade buluyor. Kışkırtıcı nedenler ise yirmi yedi yaşında Osmanlılara iltica eden İsveç kralının, köşeye sıkıştırılmış olan Rus çarının bu denli ucuz kurtulması konusundaki itirazlarıdır. Buna başka bir muhalefet odağı daha eklenmelidir. Kırım hanının baştan beri Ruslara yaşattığı korkuya Osmanlı paşalarının gerekli desteği vermemeleri, üstelik Baltacı’nın uyarılara kulak asmamasıdır. Bütün bunlar Baltacı hakkında öne sürülen iddialara temel oluşturur. Savaşta yeniçerilerin, ilk saldırıda yedi bin kayıp verdikleri için olsa gönülsüz davranmış olmaları Baltacı’yı kurtarmaya yetmez.

 

Şimdi Baltacı’nın doğum ve yükseliş öyküsü ve çariçe Katerina’yla olmayan aşkına, ilişkisine dönebiliriz.

 

Çorum’dan Çıkan Serdar-ı Ekrem: Baltacı Mehmed Paşa

 

Baltacı Mehmed Paşa (1662-1712), Çorum’un Osmancık kasabasında doğar. Genç yaşında buradan ayrılır. Bir süre Trablus, Tunus ve Cezayir'de bulunmuş olduğu anlaşılıyor. Bu yıllara ilişkin elimizde fazla bilgi yok. Sadece, sonradan kendisinin anlattığı bir efsane var. Rüyasında yaşlı bir ermişin buralarda daha fazla oyalanmadan İstanbul’a gitmesini söyler. İstanbul’a giderse büyük devlet adamı olacaktır. İstanbul'a döner ve iş aramaya başlar. Gezdiği ülkelerde vaktini boşa harcamamış olduğu anlaşılmaktadır. Okuma-yazma öğrenmiştir. İmparatorluğun başkentinde okuma-yazma bilen biri olarak mutlaka yapılacak bir iş bulunabilir. Fakat sarayda bir iş bulmak için mutlaka nüfuzlu bir tanıdığa ihtiyaç olacaktır. Kahramanımız, akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtası ile sarayda iş bulur. Burada önce baltacı olur. Sesinin güzelliğini duyan saray ağalarından birinin desteğiyle müezzin olup "Mehmed Halife" namını kazanır. Baltacı Mehmed müezzinlikle yetinecek biri değildir. Katipliğe heveslenir, yazıcılığa ve 1703 Aralık ayında mirahurluğa tayin edilir. Artık bu tarihten sonra Baltacı’nın yükselişide düşüşü gibi hızlı olacaktır. 1704 yılının Kasım ayında kaptan-ı derya, 21 Aralık 1704'te de sadrazam olur. Sadrazamlık ilk aşamada pek uğurlu gelmez. 3 Mayıs 1706'ta azledilip Sakız'a sürülür. Sürgün hayatı fazla uzun sürmeyecektir. Daha sonra Erzurum valiliğine ve Sakız muhafızlığına getirilir. 1709 yılının Ocak ayında Halep valiliğine atanan Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710'da tekrar Sadr-ı azam ve Serdar-ı ekrem olarak Rus seferine çıkar.

 

Baltacı Mehmed Paşa’nın saraydaki görev süresi iki ayrı padişah döneminde geçer. İlk sadrazamlığı bir sürgünlükle kesintiye uğramış olmasına rağmen tekrar göreve dönmesi ve başkomutanlıkla da desteklenmesi onun son derece dengeli ilişkiler kurduğunu gösterir. Aşırılıklardan ve büyük iddialardan uzak bir politika güderken dengeli ilişkiler tesis etmiş olduğu anlaşılıyor. Baltacı’ya ikbal kapılarını açan bu dengeli kişiliği aynı zamanda sonunu da getirecektir. Çünkü tarih bazen dengeyle ilerlemez, keskin kopuşu dayatır.

 

Baltacın’nın akibetine geçmeden önce, II. Mustafa ve III. Ahmet dönemlerindeki siyasi gelişmelere bir göz atalım.

 

II. Mustafa, 5 Haziran 1664 Edirne doğumludur. Babası IV. Mehmet'in, Giritli Rabia Gülnuş Emetullah Valide Sultan'dan olan oğludur. Şehzadeliğinde devrin alimlerinden eğitim alır. Okçuluk ve harp oyunlarında ustalaşır. II. Mustafa, 6 Şubat 1695'te Edirne'de tahta geçtiğinde 31 yaşındadır. Bu sırada Osmanlı devleti'nin 12 yıldan beri Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venediklilerle savaşı sürmekteydi. Tahta çıkışının üçüncü gününde sadrazama şu ferman gönderdi:

 

Cenâb-ı Hak, bu âciz, bu günahkâr kuluna bir cihân pâdişâhlığı ihsân etti. Pâdişâhların hangisi zevk ve sefâya; kendi nefsinin râhatına düşmüş ise, eli altındaki memleketlerinin ve tebaasının huzûru ve râhatı kaçmıştır. Biz, bugünden zevki ve sefâyı kendimize haram kıldık. Düşmana karşı ceddim (Kânûnî) Sultan Süleymân gibi kendim sefere çıkmaya kat’î niyet ettim. Sizler ki vezîriâzamım, vüzerâ, ulemâ, vükelâ ve ocak ağalarısınız, cümleniz bir yere gelip, bu hatt-ı hümâyûnumu okuyup düşününüz, gazâya gitmem mi makbul, yoksa Edirne’de oturup, kalmamız mı münâsip? Din ve devlet ve halka hangisi faydalı, Allah için söyleşüp, doğruyu bana bildiriniz vesselâm...”

 

18 Şubat 1695'te "Koyun Adaları Zaferi" ile Sakız Adası Venedik işgalinden kurtarılır. Bu başarının ardından 30 Haziran 1695'te Macaristan'nın kurtarılması için I. Avusturya Seferi düzenlenir. Aralık 1695'te Lipve, Lügos ve Şebeş kaleleri alınır. Tameşvar'a kadar gidilir. Kırım Birlikleri'nin desteğiyle Lügos Zaferi kazanılır. Fakat bu sırada Rus ordularıda Azak Kalesi'ni kuşatırlar. 6 Ağustos 1696'da Azak Kalesi düşer.

 

II. Mustafa, II. Avusturya Seferi'ne 1696 yılının Nisan ayında çıkar. 27 Ağustos 1696'da Olaş Meydan Muharebesi'nde Avusturya kralı yenilir ve Tamaşvar geri alınır. 17 Haziran 1697'de Zenta'da Osmanlı ordusu bozguna uğrar. Osmanlı ordusunun zayıf düşmesi ve geri çekilmesi sonucu Avusturya, Saraybosna'ya saldırır.

 

Bu ağır yenilgi Osmanlı Devleti'ni barış antlaşması arayışına sokar. Venedik, Mora kıyılarında elde ettiği yerleri kaybetmekten çekinildiği için Avusturya ile olan barış antlaşmasına uyulur. Ruslar, öteden beri elde ettikleri bölgeler ve Azak Kalesi ile yetinmeyip açık denizlere inmek istemektedir. Avusturya da Viyana'yı kaybetme korkusunda olduğundan, İngiliz ve Flamenk elçilerinin aracılığıyla barış antlaşmasının hazırlıkları başlamış olur.

 

26 Ocak 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması'na göre Avusturya, Venedik ve Polonya ile devam eden 15 yıllık ve Rusya ile devam eden 9 yıllık savaşa son verilir. Sava ve Unna Nehirleri sınır kabul edilmek üzere Banat ve Tameşvar hariç Macaristan'nın tamamı ve Erdel Avusturya'ya; Mora, Dalmaçya ve Aya Mavri Adası Venediklilere, Kamaniçe merkezli Podolya Eyaleti ve Ukrayna Lehlere verilir. Bunu tamamlayan 14 Temmuz 1700'deki ilave İstanbul Antlaşması ile de Azak Kalesi Ruslara teslim edilecektir. Böylece Karadeniz Osmanlı Gölü olmaktan çıkar ve Avrupa'daki hakimiyet tamamen kaybedilir. Üç devletle 25 yıllık sulh antlaşması imzalanırken Rusya ile sadece üç yıllık mütareke imzalanır. Osmanlı Padişahı'nın Avrupalı devlet başkanlarına olan üstünlüğü son bulmur.

 

İmzalanan bu antlaşma ile bir süreliğine sona eren savaşlar, askeri ve mali alanda yapılacak ıslahat hareketleri için zaman kazandıracaktır. Orduda çeşitli düzenlemelere gidilir, Deniz kuvvetlerinin kendini yenileyebilmesi için kanunnâme çıkartılır. Özellikle Kapıkulu Ocaklarında büyük ıslahatlara gidilecektir. Ancak Yeniçeriler ve Sipahiler arasında bu reform hareketleri iyi karşılanmayacaktır. Ayrıca II. Mustafa’nın Edirne’de yaşıyor olması, devlet işlerini Şeyhülislam ve vezirlere bırakmış olması halkta da bir huzursuzluk yaratmaktadır. Divan üyeleri birbirlerine girmiş, her türlü entrika tezgahlanır olmuştur. Bütün bunlara siyasi ve askeri çöküşlerde eklendiğinde II. Mustafa’nın sona yaklaştığı apaçık ortadadır.

 

Şeyhülislam Feyzullah Efendi, tanıdıklarını yüksek makamlara getirmesi ve hırslı kişiliği yüzünden Rami Efendi ile arası açılır. Divanı-ı Hümayun'nun büyük bölümünü Feyzullah Efendi'nin adamları oluşturmaktadır. Tarihte Edirne Vakası ya da Feyzullah Efendi Vakası olarak geçen olay cebecilerin ulufelerini alamamalarıyla başlar. 15 Temmuz 1703'de Sultanahmet Meydanı'nda toplanan Yeniçeriler'e halktan birçok insanın katılmasıyla olay büyür. Halk ve Yeniçeri, Feyzullah Efendi'nin ve yakınlarının yargılanmasını padişahın da İstanbul'a gelmesini istemektedir. Üç gün sonra 18 Temmuz günü ulemanın ve esnafın katılımıyla büyük bir toplantı yapılır. 9 Eylül'de örgütlenen kalabalık Edirne'ye doğru yola çıkar. Yürüyüşün başında bulunan Çalık Ahmet Ağa ile Ahmet Paşa, padişahın tahttan indirilip yerine III. Ahmet'in geçmesini talep ederler. Gelen kalabalığa karşı Edirne'de Vezir Hasan Paşa komutasında bir savunma ordusu hazırlanır. Hüseyin Paşa'nın geri çekilmesi üzerine desteği kalmadığını anlayan II. Mustafa, 22 Ağustos'ta tahttan çekilerek yerini kardeşi III. Ahmet'e bırakır.

 

III. Ahmed, IV. Mehmed’in 1674 yılında Emetüllah Gülnûş Sultân’dan dünyaya gelen ikinci oğludur. Ağabeyi ile uyum içinde 9 yıla yakın veliahd olarak hayatını sürdürür. Hattat, şair ve müziğe ilgisi olan kültürlü bir padişahtır. Birinci Edirne Vak’ası’ından hemen sonra yani 1703’ün Ağustos ayında, Şeyhülislamın ısrarıyla tahta geçirilmiştir.

 

Birinci Saltanat Devresi (1703-1718): 1703-1711 tarihleri arasındaki ilk yıllarında, önce iç huzuru sağlamaya çalışıp Edirne Vak’asının faillerini cezalandırır. Çok sayıda sadrazam değişikliğinden sonra Silâhdâr Dâmâd Çorlulu Ali Paşa’da karar kılar, devlet işlerini 4 yıl kadar ona bırakır.

 

Avrupa’da İsveç Kralı Carl’ın Petro’ya yenilip sonra da Osmanlı topraklarına sığınması, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Nisan 1711’de savaşın başlamasına neden olur. Yukarıda da deyindiğimiz gibi Prut Seferi diye tarihe geçen bu savaşta Osmanlı ordularının komutanı sadrazam Baltacı Mehmed Paşa’dır. Çar, esir düşeceğini anlayınca çamaşırcı Marta’nın telkiniyle, Başbakan Baron Şafirov aracılığıyla çok değerli mücevherleri hediye olarak gönderip barış talep eder. İsveç Kralı ve Kırım Hanı Devlet Giray’ın görüşlerinin aksine Baltacı Mehmed Paşa, çok cazip sayılmayacak şartlarla barış antlaşmasını imzaladı (Prut Muâhedenâmesi, Temmuz 1711). Fakat muhalifleri boş durmayacak her türlü iftira atmaya ve Padişah’ı etkilemeye çalışacaklardır. Nitekim Kasım 1711'de Baltacı Mehmed Paşa Edirne'de iken azil haberi gelir (Kasım 1711). Önce Midilli'ye, daha sonra ise Limni adasına sürülür. 1712 yılında Limni adasında vefat ettiğinde 50 yaşındadır.

 

Bu yazıyı Murat Belge’nin bir tesbitiyle bitirelim: “Gerçekten popüler olan popüler tarih dergileri de tarihin mitleştirilmesine önemli katkı sağlamıştır. 'Baltacı ile Katerina', büyük ölçüde onların imalatıdır, örneğin. Bu konuda, Murat Sertoğlu, ilk yazan olmasa da, roman yazmakla çığır açar. Sonra her dergi, 'Acaba böyle bir ihtimal olabilir mi?' diye başlayan bu spekülasyona bir motif daha ekler. Katerina'nın sırtından kürk süzülerek yere düşer, falan filan... Yakın tarihte Rusya'ya çok yenildiğimiz için bize bir mit gerekti, aslında onları yok etmek üzereyken elimizden kaçırdık, bizi hileyle, rüşvetle kandırdılar, hem yalnız parasal rüşvet de değil, elimizden kaçırdık ama bizim paşa onların Çariçelerini...
'Yazıklar olsun' dedirtecek nitelikte, düşük, banal bir hayal ürünü.” (14/09/2004, Radikal)

 

 

Alıntılar:

 

Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, 1988, Osmanlı Tarihi, IV. Cilt, I. Bölüm, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara

 

Elen Alpsten, 2004, Çariçe, Çev: Vedat Çorlu, Şükrü Çorlu, Litaretür Yay. İstanbul

 

Dmitriy Merejkovskiy, 2005, Deli Petro, Yayın koordinatörü M. Fatih Topaloğlu, Elips Kitap, Ankara

 

Prof. Dr. Kemal Çiçek (Der.), 2007, Baltacı Mehmet Paşa –Sempozyum Bildirileri-, Karam Yay. Çorum