TARTIŞILAN AŞKLAR - 4 (Arabın Aşkı: Karl Marx ve Jenny)


Biliyorsun ki neyim var, neyim yoksa bunları devrimci savaşlar için feda

ettim. Aynı işe yeniden başlayacak olsam gene aynı şekilde davranırdım.

Fakat evlenmezdim.

(Marx’ın P. Lafargue’a 1866 tarihli mektubu.)

 

Aragon’un ‘Mutlu aşk yoktur’ dizesini nasıl yorumlarsınız?

 

Kategorik olarak aşkın, mutluluğun yokluğu üzerine kurulu bir yaşantı hali olduğunu düşünmek istemem. Mutlu süren aşkların, edebiyatın gündeminde yer bulamadığı, daha çok kavuşamama halinin ya da bir biçimde trajik olan aşkın yazılmaya, anlatılmaya değer olduğu tespitinden hareket ediyorum. Bu yüzden olsa gerek hep trajedisi olan aşklar anlatılır. Aragon’un dizesinin de bunu kastettiğini düşünüyorum.

 

Karl Marx’ın aşk hayatı değil ama bütün bir ömrü trajik bir öyküdür. Acılar ve yoksulluklar içerisinde ömür tüketen, her gittiği ülkeden sınır dışı edilen biridir Marx. Politik faaliyetlerde bulunmamak, yazı yazmamak gibi koşullarla ve geçici süreyle oturma izni aldığı ülkelerde Jenny’e duyduğu aşk ve çocukları yaşama sevinci verir, hayatı katlanılır kılar. Elbette ki buna, tarihte benzerlerine az rastlanan bir dostluk, dayanışma ve kader birliği yaptığı Engels’le birlikte yürüttükleri devrimci faaliyetlerini de katmak gerekir. Hayatına trajik boyut katan, sürgünlüğe ve yoksulluğa boyun eğmesine neden olanda devrimci faaliyetleridir. Ne yazı yazmadan durabilir ne de politikasız. Bu da yeniden sınır dışı olması demektir. Aile yadigarı birkaç parçanın elden çıkarılmasıyla tutulan eve henüz yerleşilmemiştir ki, Jenny eşyaları yeniden kolilemeye girişir. Franz Mehring, Marx’a reva görülen sıkıntıları şöyle ifade eder: “Böylesine bir dahiye, antika çağın cezalarından, Orta çağ’ın kazığa bağlayıp yakmalarından, dışardan daha az zalim görünse bile aslında çok daha vahşice işkence ve sıkıntılardan başka verecek bir şeyi yoktur burjuva toplumunun.” Aristokrat bir aileden gelen Jenny, burjuva toplumunun zalimliği karşısında sonsuz ve karşılıklı bir sevgiyle yanındadır Marx’ın.

 

Marx henüz gençlik yıllarında, 1844’te ‘insanlığın yabancılaşmış yeteneği, evrensel orospu, insanların ve ulusların pezevengi’ dediği paranın ‘insani ve doğal nitelikleri karşıtına çevirebilen, göze görünür tanrı’ olduğunu iddia ederken yokluğu ile kendi hayatında da ne gibi felaketler yaratabileceğini düşünmemiş olmalıdır. Üzerinde bir hayli kafa yorduğu ve emin olduğu şey ise paranın sınırsız gücüdür. “Ne olduğum ve ne yapabileceğim, benim bireyselliğim tarafından belirlenmiş olmuyor. Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, iticiliği, para karşısında yok oluyor. Ben –bireysel yaratılışıma göre- topalım: ama para bana yirmi dört bacak veriyor; öyleyse topal değilim. (…) Ben ki para sayesinde, insan yüreğinin isteyebileceği her şeyi yapabilirim, bütün insan erdemlerine sahip değimliyim? Bu durumda para benim bütün yeteneksizliklerimi, karşıtlarına dönüştürmüyor mu?”1

 

Ömrünü paranın diğer bir deyişle sermayenin dolayısıyla da sermayedarın (burjuvazinin) egemenliğini yıkma mücadelesine vakfedecek olan Marx, aşağıda göreceğimiz gibi ne çekecekse bu verili egemenlik ilişkisi yüzünden çekecektir. Zira o bilmektedir ki, “İnsanı insan olarak, dünyayla ilişkilerini de insani ilişkiler olarak kabul ederseniz, sevgiyi yalnız sevgiyle, güveni yalnız güvenle, vb, değiştirebilirsiniz.”

1 Karl Marx, 1844 Felsefe Yazıları, Çev: M. Belge, V Yay. Ankara, 1986, s. 147-153

 

JOHANNA BERTHA JULİA JENNY VAN WESTPHALEN

 

1814 doğumlu olan Jenny, danışma meclisi üyesi olan Ludwig von Westphalen’in kızıdır. Brunswik dükünün danışmanı ve seçkin bir asker olan dedesi, İskoç aristokrasisinden bir leydiyle evlenmiştir. Ludwig von Westphalen, soylu bir aileden olan ilk eşini kaybedip dört çocuğuyla dul kalınca yoksul bir seyisin kızı olan Caroline Henbel’le evlenir. Jenny’nin üvey kardeşleri aile geleneğine bağlı kalırlar. Üvey kız kardeşleri Prusya derebeylerinin en zenginleriyle evlenirler. Jenny’nin üvey kardeşi olan Ferdinand ise gelecekte Prusya bakanlarından biri olacaktır. Üstelik gençliğinden beri Marx’ın bir numaralı düşmanı olmayı sürdürecektir. Ludwig von Westphalen, ailesinin en farklı bireyidir. Fransa’da yayılan fikirlerden etkilenir, liberal düşünceleri savunur. Fransız idaresinin bir yöneticisi olmasına rağmen kentin yurtsever-demokrat gruplarıyla ilişkiye geçer, illegal hareketlere karışır. Kendisi gibi yöneticilerden hoşgörülü davranmalarını istemesi hapse düşmesine neden olur. Siyasal çalkantılar, söz verilen meşrutiyetin ilan edilmemesi, yenilikçilerin birer birer yönetimden uzaklaştırılması sonucunu doğurur. Ludwig von Westphalen da bunlar arasındadır. Ailesiyle birlikte Fransız devriminin derinden etkilediği Treves kentine taşınır. Çok geçmeden bölge yönetiminde birinci müşavir olur. Henüz iki yaşında olan Jenny’nin bütün gençliği bu kentte geçecektir. Ailesinin olanaklarının da katkısıyla hem aldığı eğitim (dans, müzik, dil vb.) hem de dillere destan güzelliğiyle Jenny, bulunduğu her ortamın prensesi olmayı başarır. İnce uzun boyuyla, büyüleyici yeşil gözleri ve kumral saçlarıyla çevresindekileri hayran bırakır. Annesinin ölümü nedeniyle 30 yıl sonra Marx, Treves’i ziyaret ettiğinde komşuları Jenny’i hala eski güzelliğiyle anımsayıp sorarlar. Bu durumu gurur ve aşkla karşılayan Marx, Jenny’ye şu mektubu yazar. “Günlerimi, beni tüm eski Roma harabelerinden daha çok ilgilendiren Römerstrase’deki (Romalılar caddesi) Westphalenlerin eski evi önünden geçiyorum. Çünkü bu ev, bir zamanlar, benim en değerli hazinemi içinde barındırmıştı. Şimdi bana, gençliğimin en mutlu yıllarını anımsatıyor. Öte yandan herkes bana Treves’in en güzel kızını, ‘balo kraliçesi’ni soruyor. Bir erkek için karısının bütün bir kentin belleğinde yaşaması, kutsallık derecesinde yüce bir duygu; hele bu kadın benim ‘büyüleyici prensesim’ olursa.”

 

Treves’te, Heinrich Marx’la yakın dost olan Ludwig von Westphalen, genç Marx’a da yakın ilgi gösterir, uzun sohbet saatlerinde Saint-Simon’un düşüncelerinden söz eder. İlerde Karl Marx doktora çalışmasını ona ithaf edecektir. Karl ile Jenny’nin arkadaşlıkları aile çevresinde başlar öğrencilik yılları boyunca ilerler. Arkadaşlıkları giderek derin bir aşka dönüşür. Jenny, kendi sınıfından bir çok taliplisini reddeder. Marx ise aşkını edebiyatla dile getirir. Jenny’e ithaf ettiği üç defter dolusu sone, şarkı, ballad, romans ve epigramlar yazar. Jenny için yazdığı şiirlerden bir örnek verelim.

 

Kalbim zincirlenmişken derinden

Gönlüm açıldı aydınlığa

Ne umduysam karanlıklar içinden

Sende buldum sonunda

 

Hayatın sarp, dikenli yollarında

Bulamadığım her şey

Göründü bana hemencecik

Senin büyülü bakışlarına1

 

Hukuk öğrenimi gören Marx, 1836 yılının yaz tatilinde Jenny ile nişanlanır. Ancak bu nişan uzun süre gizli tutulacaktır. Jenny, aristokrat akrabalarının, vaftiz edilmiş bir Yahudi olan ‘pleb’den birinin oğluyla yaptığı nişana onay alması pek kolay olmaz. Nişanlılık dönemi yedi yıl sürer. Genç sevgililerin, nişanlanmalarına da evlenmelerine de babalarının bir itirazları yoktu. Ancak tabular, gelenekler bu evlilik önündeki en büyük engellerdir. Diğer bir engel ise Jenny’nin Marx’tan dört yaş büyük olmasıdır. Öte yandan Marx’ın hala öğrenciliğin sürmesi, babasının sınırlı olanaklarına karşın sırada yedi kardeşinin olması evlilik işini bilinmez bir geleceğe doğru erteler. Jenny’de sıralanacak itirazları tahmin ettiğinden durumu ailesine açmayı uygun bulmaz. “Romantik bir öykü. Parasız öğrenci ile soylu kızın aşkı!”2 Yaz tatili bittiğinde Marx, babasının da onayını alarak felsefe eğitimine geçer. Nişanlıların aşkları mektuplarla sürer. Ne var ki, Marx doğrudan Jenny’ye yazamaz. Babası ya da kız kardeşlerine yazdıkları mektuplar aracılığıyla Jenny’ye seslenir. Jenny, sık sık Marxlardadır artık. Marx Berlin’de içerisinde bulunduğu ruh durumunu babasına yazar. “Sizlerden ayrıldıktan sonra müthiş bir özlem ve umutsuz bir aşk sardı içimi. Sonra yeni bir dünyaya açıldım, aşk dünyasına. Başka koşullarda, beni mutlu edecek, yaşama sevinci verecek Berlin bile etkisiz kaldı. Gördüğüm kayalıklar, ruhumun derinliklerinden daha sarp ve aşılmaz,büyük kentler düşündüğümden daha hareketli, ekonomi istatistikleri karabasanlardan daha ağır ve karışık. Sanat ise, Jenny kadar güzel değil.” Kimi zaman kız kardeşi Sophie’ye, Jenny’den haberler yazmıyor diye sitem eder. Sophie, tesellide gecikmez. “Sevgili Karl, son mektubun bana çok acı verdi. Ağladım. Seni unuttuğumu nasıl düşünebilirsin. Seni nasıl habersiz bırakabilirim Jenny’den. (…) Jenny seni seviyor. Eğer yaş farkı onu üzüyorsa, bunun tek nedeni ailesidir. Bu arada onları hazırlamaktan da geri durmuyor. Onlara çok güveniyorsun, öyleyse bir kere de kendin yaz. Jenny sık sık bizi ziyaret ediyor. Daha dün birlikteydik. ‘Arzu ve Istırap Gözyaşları’ şiirini okurken ağladı. (…) Geldi mi, saat 10 olmadan gitmiyor. Ne diyorsun bu işe…” Marx’ın defterler dolusu şiirler yazdığı dönemdir. Ama giderek olgunlaşır, coşkulu romantizm yerini dinginliğe bırakır. Aşkı ise güçlenmiş, Jenny’ye kopmaz bir biçimde bağlanmıştır. Karmaşa ve belirsizlik yerini, aşkını elde edeceği güvene bırakmıştır. Bunda babasının telkinlerinin büyük payı vardır. “Kendine güvenmelisin. Kendini yetiştir, eğit. Herkesi, bütün dünyanın beğendiği bir insan olduğuna yalnız kendi çabanla inandırabilirsin.” Oğlunun, Jenny konusunda kaygılanmamsını da sağlar. “Jenny’de dahiyane bir şeyler var. İnan ki, ben inanıyorum, öyle safın teki olmadığımı da bilirsin, bir prens bile onu senden alamaz. Sana tüm varlığı ve yüreğiyle bağlı. Ve şunu unutma ki, onun yaşındaki herhangi bir kızdan beklenemeyecek kadar özveri içindedir.”

 

Karl, Mart 1837 yılında Westphalen’lerden kızlarını ister. Sonuç beklendiği gibidir, reddederler. Jenny yatağa düşer. Gösterdiği inat ve sabır, Ludwig von Westphalen’in istekliliği önyargıların kırılmasını sağlar. Nişanlılıkları onaylanır. Jenny artık eski Jenny değildir. ‘Baloların Kraliçesi’ alışkanlıklarını değiştirir. Konferanslara, tiyatrolara gitmesi sıklaşır, Marx’ın telkinleriyle tarih ve felsefe okumaya, Yunanca öğrenmeye başlar. Bu arada genç Marx’ın da adı belli çevrelerde bilinir hale gelir. Berlin’de dönemin entelektüelleriyle bir araya gelir, kadın şair Bettina von Armin’in davetlerine katılır. Bu durum Jenny’yi biraz kaygılandırır. “Bugün sahip olduğum o çılgın aşkını koruyabilecek miyim? Ah! Karl, evet yakınıyorum. Ama bu senin aşkının güzelliğinden, sarsıntısından, beni kucaklayışından. Öyle güzel itiraf ediyorsun ki aşkını! O coşku dolu anlatımınla, bir başka kızın hayallerini süsleyebileceğini, mutlulukla doldurabileceğini düşünmemek elde değil. İşte o zaman müthiş korkuyorum ve dehşete kapılıyorum. (…) Bütün hayatım, varlığım, yalnız seni düşünmek içindir.”

 

1841 yılında Marx doktora tezini verir, üniversitede fazla uzun sürmeyecek göreve başlar. Giderek siyasete kayan ilgisi nedeniyle Bonn’a yerleşir. Buda Jenny’yle bir süre daha ayrı kalacağı anlamına gelir. Mektuplar sıklaşır. Bir mektubunda Yunancasının ilerlediğini söyler ve ‘Ah!’ diye iç çeker Jenny: “Sevgili aşkım sonunda siyasete atıldın. İnsan boynunu en iyi bu yolla vurdurur zaten. Karlcık kaderini, umudunu asan bağlayan, senin için acı çeken, seni bekleyen bir sevenin olduğunu unutma!” Aşağıda göreceğimiz gibi Jenny’nin ah çekmesi boşuna olmayacaktır. Siyasete atılması boynunun vurulmasına neden olmasa da felaketi olacaktır.

 

3 Mart 1842’de Ludwig von Westphalen ölür. Bu, evliliklerini bir yıl daha gecikmesi anlamına gelir. Babanın yerine aile reisi olan Jenny’nin üvey kardeşi Ferdinand evliliklerine engel olmaya çalışacaktır. Sonunda Jenny’nin direnci kazanır.

 

Köln’de oturan felsefe doktoru Karl Marx ile Kreuznach’da Johanna Bertha Julia Jenny Von Westphalen’ın nikahları” 19 Haziran 1843’te kıyılır. Yeni evliler beş ay kadar Kreuznach’da otururlar. Bu dönemde arkadaşına yazdığı bir mektupta Marx, yedi yıl süren nişanlılık dönemlerini anarak duygularını şöyle ifade eder. “En ufak bir romantizme kapılmaksızın seni temin ederim ki, tepeden tırnağa hem de en ciddi bir şekilde aşığım.” Geçen yedi yılda nelere direndiklerini de ekler. “Nişanlım bu süre içinde, sağlığı pahasına, kısmen ‘Gökteki Efendi’yle ‘Berlin’deki Efendi’nin aynı ibadetin konusunu oluşturduğu aristokrat-sofu kendi ailesiyle; kısmen de içinde mahalle papazlarının ve daha başka muhaliflerimizin de yuvalandığı benim ailemle sonuna kadar mücadele etti. Dolayısıyla biz, şu 7 yılda, bizden çok yaşlı olan ve hep hayat tecrübelerinden söz eden birçok insanı aştık, üstelik hiç de sorun olmaması gereken şeyler için.”

 

Bu birkaç aylık dönem belki de Marx’ın hayatında en rahat ve mutlu olduğu günler olarak kalacaktır. Çünkü genç çiftleri trajik bir yaşam beklemektedir. Ama önce hayat hikayesini kaba hatlarıyla şöyle bir anımsatalım.

 

MARX’IN YAŞAMI

 

Karl Marx, 5 Mayıs 1818’de Almanya’nın Ren Eyaletinin Trevers kentinde doğar. Sonradan Hıristiyanlığa geçmiş Yahudi kökenli avukat bir babanın oğludur. Marx biyografilerinde, babasının liberal düşüncelere sahip biri olduğu ve oğlunun Diderot, Voltaire gibi Fransız yazarlarını Locke gibi İngiliz filozoflarının kitaplarını okumasını sağladığı yazılır.

 

Marx, 16 yaşına, orta öğrenimini tamamlayana kadar, o dönemde de önemli bir sanayi merkezi olan Travers kentinde yaşar. 1835 yılında Bonn Üniversitesi’ne girer. 1841 yılında Jena Üniversitesi’nde İlkçağ materyalistleri üzerine hazırladığı bir tez ile doktorasını verir.

 

Genç bir felsefe doktoru olarak Marx, üniversitede kariyer yapma imkanı bulamaz. Doğduran politikaya karışacağı gazetecilik mesleğini seçer. 1840 Ocak ayında Köln’de yayımlanmaya başlayan Rheinische Zeitung adındaki gazeteye girer. Editörlüğüne kadar yükseldiği bu gazetenin 31 Mart 1843 tarihinde hükümet tarafından muhalif çizgisi yüzünden kapatılmasıyla ilk işini de kaybetmiş olur. Marx’ın basın özgürlüğünü talep eden, hükümet sansürünü eleştiren ağaç kesme cezasına karşı çıkan yazılarında hükümet, “düşmanlık yaymayı amaçladığı” gerekçesiyle suç unsuru bulur. Hükümete göre Marx bu yazılarında kilisenin ve devletin mevcut düzenine karşı çıkmaktadır. Devlet kurumlarının temellerine saldırarak devlet yönetimi ile alay edip onu küçük düşürmektedir. Bu gerekçelerden dolayı hükümet sözcüleri gazeteyi kapatırlar.

 

Ekim 1843’te Marx, eşi ile birlikte Paris’e yerleşir ve orada uzun ömürlü olmayacak, Deutsch-Franzosche-Jahrbüher’in yayıncılığına girişir. Bu dergi Marx’ın hayatında birkaç bakımdan önemli bir yer tutar. Birincisi ömür boyu dostlukları ve çalışma arkadaşlıkları devam edecek olan Engels ile tanışmasına neden olur.3 İkincisi, Almanya’da tutuklanma emrinin çıkarılması nedeniyle sürgün hayatının başlamış olmasıdır. Üçüncüsü ise bir çok ulustan çeşitli devrimcilerle tanışma imkanı bulup, görüşlerini uluslararası alanda örgütlü yapıya kavuşturmaya girişmesidir. L. Blance, Proudhom, G. Herwegh, H. Heine bunlardan birkaçıdır. Marx bu dönemde, Göçmenler Birliği, İşçiler Birliği gibi derneklerle bağlantı kurarak, bunların sorunlarına sistematik bir çözüm arayışına girişir.

 

Bu dergideki yazılar için Lenin şu değerlendirmeyi yapar;

 

Marx’ın bu gazetedeki yazıları artık onun, “varolanın amansızca eleştirilmesi”ni, özellikle “silahla eleştirilmesi”ni savunan bir devrimci olduğunu ve kendine kitlelere ve proleteryaya adadığını gösteriyor. (Lenin’den aktaran, Fedoseyev, P.N., I.Bakh, L. I. Golman, Sorun Yay. 1995:57)

1 Karl Marx Biyografi, Kolektif, Çev: Ertuğrul Kürkçü, Sorun Yay. 1995, İstanbul

2 Pierre Durand, Karl İle Jenny Marx, Çev: F. Yazıcı, Logos Yay. 1990, İstanbul, s.15

3 Bu yazının kapsamını aştığı için değinememekle birlikte şu kadarını eklememe izin verin. Bilindiği gibi Engels bir fabrikatör çocuğudur. Ekonomi eğitimi alır. Marx’la karşılaştıklarında İngiltere işçi sınıfının durumuyla ilgili bir de eser yazmıştır. Biri ekonomiden diğeri ise hukuk ve felsefeden hareketle aynı sonuca ulaştıklarını fark ederler. Bu tarihten sonra Marx ekonomide derinleşerek Kapital’i, Engels’de askeri, politik ve kültürel konularda yazarak Marksizmi zenginleştirirler. Öyle ki politik baskı yıllarında Marx’ın Kapital’i bitirmesi için Engels yeniden babasının fabrikasında çalışmaya başlar, para yardımında bulunur. Çeşitli spekülasyonlar üretilen Marksizm’e katkıları konusunda her ikisinin de açıklamalarını aşağıya alıntılıyorum.

 

Marx 5 mart 1852 tarihli J.Weydemeyer’e yazdığı bir mektupta kendine ait kuramı şöyle belirlemektedir;

(...) ve bana gelince, modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım: 1) sınıfların varlığının ancak üretimin gelişmesindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur. (Marx, Engels, Seçme Yapıtlar I, Sol Yay. 1976:637).

 

Engels ise Marksizme kendi katkısı konusunda şu belirlemeyi yapıyor: “Marx ile kırk yıllık ortak çalışmam sırasında ve ondan önce teorinin hazırlanışında olduğu kadar özellikle geliştirilmesinde de benim belli bir kişisel payım olduğunu yadsıyamam. Ama özellikle iktisat ve tarih alanında yön verici temel fikirlerin büyük çoğunluğu ve özellikle de bu fikirlerin kesin ifadelendirilişleri Marx’ın işidir. Benim teoriye katkımı, olsa olsa birkaç özel bilgi dalı dışında, Marx bensiz de gerçekleştirebilirdi. Ama Marx’ın yaptığını ben yapamazdım. Marx, bizim hepimizi aşıyordu; Marx, hepimizden daha uzağı daha geniş ve daha çabuk görüyordu. Marx, bir deha idi; biz ötekiler ise olsa olsa yetenekli kişiler. O olmasaydı, teori bugün bulunduğu yerden çok gerilerde olurdu. Dolayısıyla teori haklı olarak onun adını taşıyor.” (Marx, Engels, Seçme Yapıtlar II, Sol Yay. 1979:440).

 

3 Şubat 1945’te Paris’ten sürgün edilip, Brüksel’e hareket eder. Bu tarihe kadar yazdıklarında Marx, 1844 Ekonomik ve Politik El Yazmaları, Kutsal Aile ve haftalık Vorwards dergisine gönderdiği makalelerinde mevcut ekonomik ilişkilerin analizini yapar ve proletaryanın bu ilişkiler içerisindeki konumunu aydınlatmaya çalışır. Dönemin toplumsal ekonomik yapısının burjuvazi ve proletaryanın uzlaşmaz çelişkisini barındırmasından ibaret olduğu sonucuna ulaşır.

 

Marx Brüksel’de kaldığı dönem içerisinde Feurbahc Üzerine Tezleri ve Engels ile birlikte Alman İdeolojisi’ni yazar. Belçika hükümeti ancak günlük politika üzerine yazı yazmama koşuluyla oturma izni vermiştir.

 

Paris’te olduğu gibi Brüksel’de de Marx’ın evi göçmen devrimci aydınların ve işçilerin buluşma yeri haline gelir. Çeşitli ülkelerin komünistlerinin buluşma ve tanışma mekanıdır. Aile hayatında da değişiklikler olur, yeni üyeler katılır. Annesi Jenny’ye bir yardımcı gönderir. Bu sıradan bir yardımcı değildir ve ilerde Marx’ların yaşamlarında bir hayli etkili olacaktır. Bayan von Westphalen’in, “İşte sana verebileceğim en güzel hediye; sadık, sevgili Lenchen.” diye başlayan bir mektupla gönderdiği Helene Demuth, sekiz yaşından itibaren Westphalen’lerde büyümüş olan yoksul bir köylü kızıdır. Jenny’den dokuz yaş küçük olan ve artık 22 yaşına basan Helene Demuth Marx’ların bir hizmetçisinden öte iyi ve kötü günlerinde de evden ayrılmayan en güvenilir dostları olacaktır. Yine Brüksel’de birer yıl arayla aile yeni iki üyeye daha kavuşur. 1846 yılında Jenny ikinci kızı, Laura’yı, 1847 yılında ise oğlu Edgar’ı dünyaya getirir. Üç çocuk annesi olmak Jenny’yi Marx’ın yardımcısı olmaktan geri koymaz. Komünist Manifesto’nun elyazmalarını temize çeker. ‘General’ diye çağırdıkları Engels’te babasının onaylamadığı devrimci fikirlerinden dolayı sürekli aşağılanmaktan bıkıp evi terk eder, Brüksel’e yerleşir. Henüz 25 yaşında olmasına rağmen bir sürü yer gezmiş, Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve İspanyolca dillerinde (ilerde buna Avrupa’da konuşulan diğer dilleri de ekleyecektir) yazıp okuyan Engels, Marx’la birlikte politik faaliyetleri hızlandırır.

 

Sık sık gerçekleşen dostluk ziyaretleri 1846 yılında Brüksel Komünist Haberleşme Komitesi’nin kurulmasının temellerini hazırlayacaktır. 1846 yılında Paris’te kurulan “Haklılar Birliği” Marx ve Engels ile iletişime geçerek, çeşitli Avrupa ülkelerinde bulunan bütün işçi derneklerini bir araya getirecek bir komünist kongrenin toplanmasını teklif eder. Bu teklif Haziran 1847’de Paris’te hayata geçirilir. Bu kongrede birliğin adı “Komünistler Birliği” olarak değiştirilir. Merkez Komitesi seçilir, tüzük oluşturulur ve “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin” çağrısını temel alan, Enternasyonal bir kuruma dönüştürülür.

 

28 Kasım - 8 Aralık 1847’de yapılan İkinci Kongreye Almanya, Fransa, İsviçre, İngiltere, Belçika ve Polonya delegeleri katılır. Marx’ın kaleme aldığı Komünist Manifesto program olarak kabul edilir.

 

1848 yılı Avrupa’nın devrimci dalgayla sarsıldığı bir yıl olur. Fransa’da krallık devrilir, yeniden cumhuriyet ilan edilir. Viyana ve Berlin ayaklanmalara, hükümet değişikliklerine sahne olur. Fransa’da cumhuriyetin ilanı Belçika’yı da etkiler. Brüksel Demokrasi Birliği’nin işçi ve zanaatkar hakları uğruna mücadele çağrısı yapması, hükümeti harekete geçirir. Bu Demokratik Birlik, Komünistler Birliği’ne bağlıdır ve önderlerinden birisi de Marx’dır. Belçika hükümeti Marx’a 24 saat içinde ülkeyi terk etmesini bildirir. Geceleyin de tutuklarlar. Dönemin havasını ve tutuklanma olayını Jenny şöyle anlatır. “Belçika’da ufuk aynı biçimde kararmıştı. Özellikle halk yığınlarının örgütlü gücü işçilerden korkuluyordu. Polis, asker, burjuva muhafızlar seferber olmuştu. Bu durumda Alman işçiler de silahlanmak gerektiğini düşündüler. El bombaları, tabancalar vb. elde edildi. Karl elindeki parayı bağış yaptı. Hükümet bu işte bir komplo, suikast sezdi. Marx madem para buluyor, silah satın alıyordu, o halde sınır dışı edilmeliydi. Gece yarısı iki adam kapıya dayandı. Karl’ı görmek istediler. O görünür görünmez de kendilerini polis olarak tanıtıp tutuklama kararını gösterdiler. Karl’ yakaladılar ve arama yaptılar. Onu geceleyin götürdüler. Müthiş kaygılandım. Onu izledim, neler olup bittiğini anlamak için etkili kişilerle görüşmeye çalıştım. Gecenin karanlığında o evden öbürüne koşuyordum. Birden muhafız beni yakaladı, tutukladı ve karanlık bir zindana attı. Sokaktan topladıkları dilencileri, vatansız serserileri, kaybolmuş zavallı kızları buraya hapsediyorlardı. Zifiri karanlık bir odaya itildim. Hıçkırıklarla sarsılıyordum. Talihsizliği yoldaş edinmiş biri bana yatağını verdi. Tahtadan sert bir döşek. Üzerine yığıldım. Gün doğarken, demir parmaklıkların ardındaki pencerede, ölü gibi solgun bir yüz gördüm. Hüzünle bakıyordu. Yaklaştım, ihtiyar dostumuz Gigot’yu tanıdım. Beni fark edince bir işaret yaptı ve aşağıdaki odaları gösterdi. Baktım, Karl, askeri bir kıta koruyuculuğunda götürülüyordu. Bir saat sonra sorgu yargıcının önüne çıkarıldım. Benden pek az bilgi alabildikleri sorgu iki saat sürdü. Sonra yanıma iki jandarma katıp bir arabaya götürdüler. Akşama doğru üç zavallı çocuğuma kavuşabilmiştim. Olay büyük gürültü kopardı. Bütün gazeteler bunu yazıyordu. Biraz sonra, hemen o saat Brüksel’i terk etme koşuluyla Karl da geldi. Zaten Paris’e gitmeyi düşünüyordu ve tutuklanmadan önce, Louis-Philippe devrinde hakkında verilen sınır dışı edilme kararının kaldırılması için Fransız Hükümetine başvurmuştu. Geçici hükümetin kararı yeniden gözden geçireceğini bildiren bir mektup aldık Flocon’dan. Bol bol da iltifat ediyordu Karl’a. Böylece yeni bir devrim güneşi doğarken, kendimizi daha güvenli hissedeceğimiz Paris yolu da açılmıştı. Çabuk! Çabuk! Çabuk! diyorduk kendimize. Aleacele eşyalarımızı topladık, satılabilecekleri sattım, bütün gümüşlerimi, en iyi yatak takımlarımı tam yola çıkarken, çok yardımını gördüğüm kitapçı Vogler’e emanet ettim. İşte böylece üç yıl geçirdikten sonra, soğuk ve kurşuni bir havada Brüksel’den ayrıldık. En küçüğü henüz bir yaşını doldurmuş çocukları ısıtmak için oldukça zorlandık.”

 

Sınır dışı edildiği Fransa’ya bu kez cumhuriyet hükümetinin davetlisi olarak geri döner. Ancak, Fransa’da fazla kalmayıp yeniden vatandaşlık başvurusu yaparak ülkesi Almanya’ya gider. Köln Demokratik Birliği’ne üye olup, Engels ve diğer komünist aydınlarla, kapatılana kadar proleter harekete politik mücadelesinde yol göstericilik görevini üstlenecek olan Nuerheinische Zitung gazetesini çıkarır. Gazete özellikle, proletaryanın bağımsız bir parti oluşturmasının propagandasını üstlenir. Olayların gelişimi gazetenin beklentisinin tam tersi yönde geliştiğinden hükümet gazetenin kapatılması kararını alır. Marx’ın vatandaşlık başvurusu da kabul edilmeyip sınır dışı edilir. 24 Ağustos 1849’da artık Marx ömrünün sonuna kadar yaşayacağı (14 Mart 1883) Londra’ya hareket eder. Ömür boyu peşlerini bırakmayacak olan yoksulluk ve ölümlerde arkalarından hareket edecektir.

 

Marx Londra’daki yaşamı boyunca devrimci pratik mücadele ile daha sınırlı bir ilişki içerisinde olmak zorunda kalır. Kendini tamamıyla yazma faaliyetine verir. Ancak politik mücadeleden de hiç bir zaman geri durmaz. Uluslararası işçi dernekleri ve partiler ile ilişkisini koparmaz. Bu ilişkileri nedeniyledir ki, 1864 yılında Uluslararası Emekçiler Birliği (I. Enternasyonal’in) kurucu üyesi olur.

 

Marx’ın Londra’da yazdıklarını kabaca iki gruba ayırabiliriz. Birincisi başta Almanya ve Fransa olmak üzere çeşitli ülkelerin proletarya ve bağımsızlık mücadelelerini, deneyimlerini ve bu deneyimlerden çıkartılacak dersleri politik ve tarihsel bakımdan çözümleyen yazılardır. Almanya ve Fransa’daki sınıf mücadelelerini, İngiltere’nin sömürge bölgelerindeki kurtuluş mücadelelerini, Polonya’nın bağımsızlık hareketini, Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gelişmeleri yakından izleyerek, sonuç alıcı dersler çıkarmaya çalışır. İkinci bir grup altında toplayacağımız diğer yazıları ise, Marx’ı bir ekonomi analisti olarak ününün doruğuna ulaştıracak, Kapital'ler ve buna hazırlık olan Ekonomik Politiğin Eleştirisine Katkı, ve başka bazı el yazmalarıdır.

 

PEŞLERİNDEKİ HAYALET: YOKSULLUK VE ÖLÜM

 

Marx’ın hayatındaki en traji-komik olaylardan birisi Kapital’in birinci cildinden eline geçen paradır. On yıldan fazla süren bir hazırlık evresinden sonra kaleme aldığı, kapitalizmin hareket yasalarını ortaya koyduğu kitaptan eline geçen miktar, kendi ifadesiyle, yazma sürecinde içtiği tütünü bile karşılamaz. Engels’e şu ironik satırları yazar. “Bu kadar parasızken, şimdiye dek para üzerine böyle çok yazı yazılmamıştır. Bu konuyu ele alan yazarların çoğu, ‘araştırma’larıyla tam bir uyum içindeydiler.” En ağırı da bir suskunluk denizinde boğulmaya terkedilmiş olmasıdır. Uzun süre görmezlikten gelinip hakkında tek satır yazı çıkmaz.

 

Marx ailesi yıllar boyu yoksulluk içerisinde yaşarlar. Çoğu zaman evde tek metelik bulunmaz. Bırakın gazete, kitap, yazmak için kağıt yada yazdıklarını postalayacak pul parasını, çocukları için ilaç ve doktor parası bile bulamaz. Sık sık Marx elbiselerini rehine bıraktığı için dışarıya bile çıkamaz. Kimi zaman haftalar boyu patates ve ekmekle öğünlerini geçirirler. Borç aldığı kişiler ise sürekli icraya vermekle tehdit ederler. 20 Mayıs 1850 tarihli Weydemeyer’e yazdığı mektupta Jenny içerisinde bulundukları durumu şöyle anlatır. “Paramız olmadığı için iki icra memuru geldi ve elimde kalan birkaç şeyi, yatakları, ipek örtüleri, elbiseleri her şeyi hatta çocukların en güzel oyuncaklarını bile onlar orada gözyaşları dökerken alıp götürdü. İki saat içinde ne var ne yoksa onları da alacaklarını söyleyerek tehdit ettiler. Ve ben orada çıplak döşemenin üzerinde titreyip duran çocuklarım ve ağrıyan göğsümle kalakaldım.”

 

Marx ailesinin yaşadığı kaygı ve sıkıntılar, kötü beslenme ve yaşam koşulları ciddi sağlık sorunlarına neden olur. Jenny göğüs rahatsızlığı, Marx ise karaciğer hastalığına yakalanır. Çocuklar ise daha az şanslıdır. Aile kayıplar vermeye başlar. Yedi çocuktan yalnız üçü hayatta kalabilir. Heinrich Guido 19 Kasım 1850’de bir yaşındayken zatürreden, 14 Nisan 1852’de de Fransizka ölür. Bir göçmen dostlarının kefen ve cenaze masraflarını üstlenmesiyle defnedilebilir. En acı kayıplarını ise 6 Nisan 1855’te yaşarlar. Bir süredir mide rahatsızlığı çeken sekiz yaşındaki Edgar ölür. Engels’e yazdığı mektupta Marx duygularını şöyle anlatır. “Bu güne kadar bir çok güçlüklerle karşı karşıya kalmıştım ama ancak şimdi gerçek elemin ne olduğunu anlamaya başlıyorum.” Bir evlat kaybetmek yeterince acıdır. Marx’ın acısını katlayan başka etkenleri de saymak gerekiyor. Bunlardan birincisi, ilk defa bu kadar büyük bir evlat, sekiz yaşına gelmiş bir çocuğunu kaybediyor. Denilebilirse eğer küçüklerin acısı daha küçük olur. Daha önceki çocuklarını en fazla bir-bir buçuk yaşlarında kaybederler. Edgar ise sekiz yaşına gelmiş, yaşından beklenilmeyecek bir olgunluğa erişmiştir. Akıllı, neşeli ve düşünceli bir çocuktur. Oldukça zayıf düştüğü, artık yatağından kalkamadığı ölümünden birkaç gün önce, annesinin yatağına yaklaştığını görünce ablası Jenny’ye “Möhm’cük yatağıma gelince mutlaka ellerimi ört ki ne kadar zayıf olduğumu görmesin.” dediği söylenir.1 Evin neşe kaynağıdır. Çoğu zaman eve gelen alacaklılara kapıyı Edgar açar ve Babasının evde olmadığını ikna edici bir biçimde anlatarak geri gönderir. El arabasıyla satış yapan ekmekçiyi de birikmiş borçları istediğinde, bir yandan belli bir ödeme tarihine ikna eder bir yandan da göstermeden koynuna birkaç tane ekmek indirir. Jenny, bir akrabasına “O benim sevgili Karl’ımın bütün neşesi, bütün gururu, bütün umuduydu. Çocuk da ona özel bir şevkatla bağlıydı.” diye yazar. Marx’ın acısını katlayan diğer unsur da buradaki ‘umut’ sözcüğünde gizlidir. Daha sonra büyük kızları, dördüncü oğlunu doğurduğunda Marx sevincini eşine şu satırlarla bildirecektir. “Ben, tarihin bu dönüm noktasında dünyaya gelen çocuklarda ‘erkil’ cinsiyeti tercih ediyorum. İnsanlığın hiç görmediği kadar devrimci bir dönem onları bekliyor.” Son erkek çocuğu da kucağında can verdiğinde, bir gün sonra simsiyah saçlarına aklar düşen Marx’ın yasa boğulması anlaşılır bir durumdur. Marx’ın bu özlemidir ki, Edgar’ın ölümünden birkaç ay önce doğmuş olan kızı Tussy’yi (Jenny Julia Eleanor Marx) onun yerine koymasına neden olacaktır. Tussy de kendi trajedisini yaşayacak, 1898’de henüz 43 yaşında iken girdiği ağır bir depresyon sonucu intihar edecektir.

 

Edgar’ın ölüm günü Marx’ların evinde olan Wilhelm Liebknecht ortamı şöyle anlatır. “Ölü çocuğun üzerine eğilmiş sessizce ağlayan anne; onun yanında ayakta durmuş hüngür hüngür ağlayan Lenchen; her türlü teselliyi sert, hatta öfkeli biçimde savuşturan, ürkütücü bir telaş içerisindeki Marx; sanki oğlunu kendinden çalan ölüme karşı korumaya çalışıyormuş gibi onlara can havliyle sıkı sıkı sarılan annelerine sokularak sessizce ağlayan kızlar… İki gün sonra defin (…) Marx’la arabadayım; başı elleri arasında sessizce oturuyor. Başını okşuyorum: ‘Arap, bak karın var, kızların var, biz varız ve hepimiz seni öyle çok seviyoruz ki!’ ‘Bana oğlumu geri getiremezsiniz diye iç geçiriyor. Ve Tottenham Court Road’daki kilise avlusuna doğru sessizce ilerliyoruz. (…) Tabut mezara indirilecekken Marx öyle bir telaşa kapılıyor ki, tabutun arkasından mezara atlayacağından korktuğum için gidip yanında duruyorum.”

 

Ölümler Marx’ın peşini bırakmaz. 2 Aralık 1881’de eşini, iki yıl sonra, 12 Ocak 1883’te de birbiri ardı sıra beş çocuğunu kaybeden ve bir süredir derin bir bunalımda olan 38 yaşındaki büyük kızını kaybedecektir. Ömrünün son deminde peş peşe gelen bu ölümlerin ardından 14 Mart 1883’te de Marx hayata veda eder. Jenny’nin mezarının yanı başında toprağa verilen Marx, ateşle sınanmış bir dostluğu paylaştıkları Engels’in sözleriyle uğurlanır. “Cumhuriyetçi hükümetler de mutlakiyetçi hükümetler de onu sınırlarının dışına çıkardılar. İster tutucu olsunlar ister ultra-demokrat, burjuvalar ona iftira etmek için birbirleriyle yarıştılar; ama o, bütün bunları sanki bir örümcek ağıymışcasına elinin tersiyle bir yana itti ve ancak olağan üstü gereklilikler olduğu zaman bunlara karşılık verdi; ve milyonlarca dost ve yoldaş işçi –Sibirya madenlerinden Kaliforniya’ya kadar Amerika ve Avrupa’nın her köşesinde- onu severken, onu sayarken ve onun için üzüntü duyarken öldü. Ayrıca şunu söylemekten gurur duyuyorum ki birçok hasmı olmasına karşın bir tek düşmanı bile yoktu. Adı çağlar boyunca yaşayacaktır, eseri de.”

 

Kızı Eleanor’un ‘şimdiye kadar yaşamış en neşeli, en canlı insan, yürekten kahkahası herkesi saran, şakacı, şaka yapmadan duramayan bir insan’ diye betimlediği, diğer çocuklarının da sakalı ve esmerliğinden dolayı ‘Arap’ lakabını taktıkları Marx, bütün zor koşullara karşın güçlü iradesiyle ayakta duran Jenny’ye her fırsatta sevgisini ve aşkını sunmaktan geri durmaz. 1856 tarihli bir mektubunda şu itirafta bulunur. “Dünyada elbette pek çok kadın var ve bunların kimileri de güzel; ama ben, bir göz kırpıştırması bile bende hayatımın en tatlı anılarını canlandıran böyle bir başka yüzü nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrende sonsuz sıkıntılarımı ve onulmaz kayıplarımı bile bulabilir ve tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öpebilirim.” Jenny, bir eş, bir anne olmanın ötesinde Marx’ın en büyük destekleyicisi ve yardımcısıdır. Marx’ın yazılarını çocuklarından arta kalan zamanlarda temize çekme işini ve yazışmalarını da üstlenir. Bugün elimizde bulunan Marksizm’in temel metinleri Jenny ile tartışılarak olgunlaştırılır. Yazılanların düzeltmeleri, Engels’le birlikte Marx’ların yardımcıları Helene’inde bulunduğu ortamda saatlerce süren tartışmalarla yapılır.

 

Yukarda Helene’den söz etme fırsatı olmuştu. Evi çekip çeviren, Jenny’nin hastalığında çocukların bakımını üstlenen Lenchen, Marx’ın asla kendini affetmeyeceği ve ‘iğrençlik özeti’ dediği bir dönemde bir erkek çocuk doğurur. Rezaleti önlemek Engels’e düşer, çocuğu üstlenir. Marx, Engels’e “Çocuklarım olmasaydı intihar ederdim.” diye yazar. Yaptığını anlayamaz halde umutsuzluğa düşer. Jenny ise bir karanlık içerisindedir. Gözyaşlarına sığınır. Kendini toparlaması uzun sürmez. Marx’ın da toparlanmasına yardım eder, sevgi ağır basar, affeder. Freddy Demuth bir sütanneye verilir. Yalnızca Marx’ı lekelemekle kalmayıp eserlerine de çamur atılmasına neden olabilecek bu konuyu ne Karl ne de Jenny bir daha açmazlar.2

 

Jenny’nin Marx’la olan ilişkisinde yüklendiği ağır sorumluluk onun gölgede kalmasına neden olduğu hep söylenegelmiştir. Bunun bir ölçüde doğru olduğu kabul edilebilir. Ancak söz konusu çağın koşullarını göz ardı etmemek gerekir. Kadın olmak zaten başlı başına gölgede kalmak demektir. Kız çocuklarının eğitim hakkı bile yoktur. Normal okullarda kızların okuma hakkı İngiltere’de ancak 1870 yılında tanınmıştır. Ancak zengin olanlar kızlarını özel kız kolejlerine gönderebilir ya da özel hocalarla dil, müzik ve ev işleri gibi ilerde kocasına ve çocuklarına hizmet edebilecekleri dersler alabilirler. Soylu ve zengin bir ailenin çocuğu olan Jenny, bu bakımdan çok iyi yetiştirilmiştir. Marx’la evlendikten sonra katlanılmaz bir yoksulluk ve sıkıntı içerisine düşen Jenny, hazırlanmadığı bir hayata büyük bir özveriyle katlanır. Marx’ın yardımcılığını ve fikir arkadaşlığını üstlenir. Londra’daki yaşantıları tam bir sefalettir. Dönem dönem ağır bunalımlara girer. Üst üste gelen doğumlar ve ölümler; amansız ve kalıcı izler bırakan (çiçek) hastalıklar, son doğumunda, ileri derecede özürlü olduğu için yaşamayan çocuk Jenny için hayatı fazlasıyla karartır. Bütün bunlara rağmen Jenny, döneminin entelektüel kapasitesi yüksek biri olduğunu fazlasıyla gösterecek ürünler de sergiler. 60 yaşındayken, kızı Tussy ‘nin ısrarıyla kaleme aldığı ve Frankfurter Zeitung’da imzasız yayınlanan yazısı Jenny’nin bir entelektüel ve edebiyatçı olarak derinliğini yeterince sergiler. Shakespeare’in oynanan bir oyunu hakkında olan bu yazısından bir bölüm aktarmadan önce Eva Weissweiler’in şu tespitlerini okuyalım. “Altmış yaşını geçen Jenny Marx gazetecilik alanındaki büyük yeteneğini sergiler, kendine güvenli, canlı, pek çok kelime oyunları içeren yazılar yazar, kışkırtma cesaretiyle bazı erkek ‘meslektaşlarını’ gölgede bırakır. Aynı zamanda Marxların evinde bir çeşit tanrı kabul edilen Shakespeare ‘i ne kadar iyi tanıdığını da gözler önüne serer. Yüzeysel kalmadan hafif yazılar yazmayı başarır. İngiliz muhafazakarlığının gülünç yanlarını anlatır. Onların misafir halka karşı duyduğu nefrete geniş yer verir. Onun tiyatro eleştirileri Heine’nin tahtına adaydır; alaycı, bilgiyle dolu, zarif. Büyük okuma zevki verir insana. Jenny Marx nihayet kocasının gölgesinden çıkmış, kendisinin de bir entelektüel ve edebiyatçı olduğunu göstermektedir.” Aşağıda aktaracağım pasaj okunduğunda hem bu tespitin yerinde olup olmadığı hem de Jenny’nin sınıf tavrı görülecektir.

 

Bir yıl önce genç bir oyuncu, Henry Irving, Hamlet’i yeniden sahneleme cesaretini gösterdi. Eski (…) geleneği alaşağı etmeyi ve (…) eskiden beri var olan Hamlet yerine Shakespeare’in orijinal eserinin kendi yorumunu yaratmaya cüret etti. Eleştirmenler homurdandılar, mızmızlandılar, her şeye bir kusur buldular; kimine göre prens rolüne yeterince uygun değildi, diğeri işlenişini beğenmedi, üçüncüsü fazla abartılı buldu, dördüncüsü fazla melodramatik. Tiyatro buna rağmen doluyordu. Sonra bir anda rüzgar ters yönde esmeye başladı. İki yüz akşamın her birinde büyülenmiş, hayran olmuş bir kitle oyuna aktı. Irving’i seyretmek moda olmuştu. Shakespeare hayranlığı moda olmuştu. Irving bir ay önce Macbeth’i sergilemeye başladı. Basından yine aynı homurtular, söylenmeler, memnuniyetsizlikler (…), ama ama bu kez dozu artırılmış olarak yükseldi. (…) Yine de tiyatro doluyor, biletleri aylar öncesinden ayarlamak gerekiyor. Kalabalık nefesini tutarak izliyor, ama sadece zayıf bir beğeni belirtisi geliyor (…), herkes dilsiz, hareketsiz ve büyülenmiş oturuyor. Seyirci neden böyle donmuş gibi hareketsiz? İngiliz orta sınıfı, görgünün kendisini mahkum ettiği Shakespeare bağlılığından yine mi sıkıldı? Seçkinler, gerçek sanat eserinden yanan gemiler, yuvarlanan kayalar, (…) atlar, develer ve keçiler renklendirilmiş sahneler içeren melodramatik oyunlara mı dönmek ister yeniden? (…) İngiliz muhafazakarı ender olarak kendi fikrini savunmak cesaretini gösteriri. Yumruklarını cebinde sıkar. Düşünce tembelidir. Görev gibi her sabah kahvaltıda yediği yumurta ve salam eşliğinde onun gibi düşünen kofti bir gazeteci vardır ya elinin altında! Tamamlanmış, pürüzsüz cümleleri cebine koyup otobüse binmek, şehre gitmek veya (…) akşamları tiyatronun locasında oturmak ne rahattır. Daily News’ ona sabahtan Irvin’in Macbeth’i yanlış yorumladığını, aslında açık, cesur, atılgan bir komutan olan Macbeth’i acımasız, ahlaksız bir katil gibi canlandırdığını söylemiştir. (…) İşçi seyircilerin üstünlüğü buradadır. İşçi, basının kendisini yanıltmasına izin vermez. Tiyatroya gider, kendi gözleriyle görür, kulaklarıyla işitir, içinden geldiği biçimde, kendi fikri doğrultusunda ve doğru sezgiyle alkışlar ya da ıslıklar. (…) Irving’in basının ulumasına ve seyircinin görünüşteki soğukluğuna aldırmamasını, Shakespeare çalışmaları yapmaktan vazgeçmemesini ve yeniden melodrama (…) dönmesini umuyoruz.” (Aktaran: Weissweiler, 2006:113-114)

 

Bir aile reisi olarak Marx, çocuklarıyla birlikteyken bütün yorgunluğundan, sıkıntılarından sıyrılıp afacan bir oyun arkadaşı olur. Çocukların babalarıyla oynamaktan bıkmadıkları, en sevdikleri oyunlar, onun sırtına binip süvari olmalarıdır. Bir leğene su doldurup kağıttan gemiler yüzdürerek deniz savaşına tutuşmalar da bir başka bıkmadan oynadıkları oyundur. Kızları büyüdükçe daha entelektüel oyunlar keşfedilir. Marx kendisinin uydurduğu peri masalları anlatır. Bir oyuncakçı dükkanında, satılan oyuncakların çeşitli maceralardan sonra yeniden dükkana gelmeleri anlatılır. Kurguladığı hikayelerle Marx, iyilerle kötülerin giriştikleri savaşta simgelerle sonunda iyilerin kazandığı maceralar anlatır. Giderek masalların yerini kitaplar, süvari oyunlarının yerini ise satranç alacaktır.

 

Yazının başına aldığım, ‘evlenmezdim’ sözünü Marx’a söyleten şey, bu denli eşine aşık ve çocuklarına düşkün bir babanın tercih ettiği hayat karşısında onlara yaşattığı sıkıntılardan başka bir şey olmasa gerek. Yaşadığı toplumun, sömürüye dayalı ezme-ezilme ilişkilerinin kaçınılmaz ekonomik yasalar olarak sunulduğu ve bunun politik kurumlarla yürütüldüğü burjuva toplumunun hareket yasalarını ortaya seren Marx, yaşadığı sıkıntılara kaçınılmaz bir biçimde ortak olacak bir aile kurmuş olmanın serzenişinde bulunmaktadır.

 

1 Eva Weissweiler, Tussy Marx, Çev: A. Önen, Çitlembik Yay. İstanbul, 2006, s. 25

2 Pierre Durand, Karl İle Jenny Marx, Çev: F. Yazıcı, Logos Yay. 1990, İstanbul, s. 57