A. KADİR’İN SOLUK RÜZGÂRINDA YANARAK ÇEKİLEN SEVDASI


Kendi şiirlerini okumadan, Hayyam çevirisinde görmüştüm, A. Kadir adını. Cep kitabı boyutunda, mavi karton kapaklı, bir okunuşta bitirilebilen bir kitaptı. A. Kadir’in çevirilerini okuyunca, Hayyam’ın şimdi asıl çevirmenine ulaştığını düşündüm. Yazınsal tarihin tartışılan konulardan biridir, şiirin başka bir dile çevrilemeyeceği. İyi çeviri, şiiri yeniden bir başka dilde yazmaktır. Bunu da yine şiir yazan şairler yapabilir. Hiç kuşku yok ki A. Kadir de iyi çeviri yaptığı gibi, iyi şiir yazan şairlerdendir. İyi şiir yazdığı içindir ki, iyi çevirmendir de. Çevirmenliği şairliğine ne kattı bilinmez ama şairliği çeviri şiirlere has şiir tadını katmıştır.

Paul Valery, şiir tanımlaması yaparken şiirin yalnızca kendi yazıldığı dilde olması durumunda şiir olarak kalacağı, asla bir başka dile, taşıdığı sesi yitirmeden taşınamayacağını düşünür, onun şiir tanımı da bu çevrilemezlik ile dokunulmazlık zırhına bürünmüştür, açıkça “çevrilmeyen, başka türlü söylenemeyen” şeydir şiir. Cahit Sıtkı da aynı kanıdadır: “Şiir çevrilemez!” Bütün bu yargılara karşın, yine de onun çevrileri için çeviride usta bir şair tanımını yapabiliriz. Onun çevirdiği şiirler, çeviri şiir gibi durmaz, duyumsanmaz. A. Kadir çevirirken, şiiri yeniden yazmış, çeviri ‘şiir kokusundan’ şiiri arındırmıştır.

1940 kuşağı toplumcu şairleri arasında A. Kadir’i de saymak yerindedir. 1940 Kuşağı için şunu da çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonraki kuşaklar için bir başlangıç noktasıdır 40 kuşağı. Bu kuşak toplumcu gerçekçi yazın anlayışını geliştirmiş, 1968 Kuşağı’nın da yetişmesinde öncülük etmiştir. Bu kuşağın şairleri, muhalif ve sosyalist toplum anlayışlarından tek parti dönemi de söz konusu olsa yoğun bir biçimde baskılanmış, kitapları toplanmış, tutuklanarak, uzun yıllar hapiste kalmış, kimleri yurtlarından uzakta yaşamak durumunda bırakılmışlardır. Şükran Kurdakul, Attila İlhan, Rıfat Ilgaz, Arif Damar, A. Kadir hemen sayabileceklerimiz arasındadır.

1940 Kuşağı bir tepki kuşağıdır. Nâzım Hikmet’in susturulmak üzere tek bir adamın gerçekleştiremeyeceği suçlarla suçlanarak tutuklanması, ağır hapis cezalarının birbiri ardına istenildiği dönemde, diğer 40’lı şairler için üstü örtük faşizme tepki vermenin en akılcı yöntemi başkaldırı ve toplumcu gerçekçiliği savunan yazınsal üretimleri olmuştur. Bunun bir diğer gerekçesi de ikinci paylaşım savaşında tek parti iktidarının faşist uygulamaları olarak gösterilebilir. Nâzım Hikmet’in şiiri yasaklıydı ve sakıncalı görülüyordu. Bunu kabullenmek, Nâzım Hikmet dışındaki aynı sosyalist/toplumcu gerçekçi görüşleri benimseyen şairlerin de şiirlerinin yasaklanması, sakıncalı olarak değerlendirilmesi ve şairlerinin de aynı suskunluğa mahkûm edilmesi anlamına geliyordu ve bunun kabul edilebilir olması olanaksızdı.

Koru Kendini” başlıklı şiirinde A. Kadir “Kaldırınca tabancasını / Nişan almak için sarı saçlıya / parlayıverdi gözleri / Koru kendini / Kırlangıçlar uçuştular / Korkudan çığrışıp / Kanat çırparak koru kendini // Hadi söyle bana müziği seversin sen / Nasıl çalar insan hapishanede / Ağrılardan, sızılardan sonra / Romatizmanın zincirlerin kemirdiği elleriyle. // İşte nişan aldı tam /Kemanın üstüne / Iskalamaz iyi nişancıdır / Koru kendini / Ama teller gene şakıdılar / Doldular havayı titrek titrek hiç umursamadan .// Havasız bir delikte / Gıcırdayan somya üstünde yatakta / Yakalanmışsın berbat bir öksürüğe / Gel de şarkı söyle. / Ama yine de sarı saçlı adam / Devam etti kemanı çalmaya / Dirildi içimizde ölü düşler” diyordu. Şairler tutsak ama şiirleri özgürdü.

Kimi şairler gibi onu asıl ismiyle değil, şiirlerinde kullanmak istediği A. Kadir imzası ile tanıdık. İsmini kısalttı, soyadını attı, anmadı bile. O A. Kadir’di, İbrahim Aldülkadir Meriçboylu değildi artık. Bugün kültür başkenti olarak bilinen ama saltanat ve istibdadın ağır baskısı altında, Tevfik Fikret’in o güzel betimlemesi ile bin kocadan arta kalmış İstanbul’da 1917’de doğdu. Eyüp Ortaokulu ve 1936’da Kuleli Askeri Lisesinde orta öğrenimini tamamladı. Kara Harp Okulu son sınıf öğrencisiyken 1938 Harp Okulu Davasına karıştığı gerekçesi ile Nâzım Hikmet ile birlikte tutuklandı. Onu toplumcu gerçekçi ve şair yapan belki de bu tutuklamadır. Nâzım Hikmet şiirine bu kadar yakın olmasa ve şairini bu kadar içten sevmese tutuklanmayacak, yargılanmayacak, şair de olmayacaktır. Nâzım’ın şiirleriyle ve yaptığı söyleşilerle Kara ve Deniz Harp Okulu’nda askeri isyana yönelttiği öne sürülüyordu. Okuldan uzaklaştırıldı ve on ay hapse mahkûm oldu. Cezası bitince 1941’de İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girdi. Bir süre Tan Gazetesi’nde düzeltmen olarak çalıştı. “Yürüyüş” dergisini çıkardı. 1943’te ilk şiir kitabı olan “Tebliğ”de yazdığı şiirler savaş karşıtı görülerek toplatıldı. Sıkıyönetim Mahkemesi toplatma ile yetinmedi ve şairini de İstanbul dışına sürgün etti. 40’lı yıllarda görüyoruz ki, henüz “Ananı da al git” ya da “Ya sev ya terk et” gibi kerameti kendinden menkul özlü sözler söylenmeyip, işi başkasına değil, sıkıyönetim mahkemeleri kendiliğinden yapıyordur.

A. Kadir sürgünlüğünü Muğla, Balıkesir, Konya, Adana, Kırşehir’de tamamladı. Zorunlu sürgünlüğü bitince yeniden İstanbul’a döndü. Önce bir bisküvi fabrikasında iş buldu. Yayınevlerinde çevirmenlik, düzeltmenlik yaptı. Sıkıyönetim ile arası hiçbir dönem düzelmedi. 12 Eylül sonrası yine gözaltındaydı.1965’te yayıncılık yapıyordu ve kendi kitaplarını kendisi yayımlıyordu. Ali Karasu, ilk şiir kitabında kullandığı adıydı. Henüz toplumcu gerçekçi değildi ve yazdıklarında Faruk Nafiz Çamlıbel, Necip Fazıl Kısakürek tadı duyumsanıyordu. Toplumcu gerçekçi şiirle tanışmasını, Nâzım Hikmet ile aynı cezaevini paylaşmasına borçludur. Ankara Cezaevinde yatıyordu ve Nâzım da oradaydı.

Tebliğ’deki şiirler hem savaş karşıtı düşüncelerle yüklüdür, hem de şiirinde yoksul Türk insanı vardır. Diyalektik materyalist bir bakış açısı ile topluma bakar ve bireylerin kişisel yaşamlarını, toplumsal gerçeklikle harmanlayarak yorumlar. Dili yalın ve çarpıcıdır. Şiirini halk şiirinin tınılarıyla türkülerle besler. Şiirlerinde savaştan, yoksulluktan, mahpusluktan, eşitlikten söz eder. Şiirlerinde Orhan Veli’nin birinci yeni ya da garip akımının da etkileri vardır ve A. Kadir bunları toplumcu gerçekçi şiir anlayışı ile yeniden kurgulamıştır.

Eray Canberk, A.Kadir’in şiir poetikasını “Şiire Nâzım Hikmet etkisinde başlamasına karşın, zamanla 1940 toplumcu gerçekçi kuşağın özgün isimlerinden biri oldu. İçten bir anlatımla toplum sorunları ve yenik hayatların acılığını yansıttı” sözleriyle çizer.

Nâzım etkisindeki şiirlerine örnek olarak “Dağ Başında”yı gösterebiliriz: “Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular, / rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın, / senin etinden, tırnağın ayrı, / senin kokundan uzak .// Benim güzelim, / benim ceylan bakışlım, / benim kafamın ateşi, / yüreğimdeki. / Mümkün mü şu anda rüzgâr olmak, kuş olmak, / şu anda üç dört portakal almak, getirmek sana, / sana tuzlu badem, / kabak çekirdeği. // Şu anda hiçbir şey mümkün değil. / Şu anda her şeyden ayrı, her şeyden uzağım ben. // Şu anda sadece yalnızlık ve kahır. // Hayır güzelim,/hayır, ceylan bakışlım, / hayır, kafamın ateşi, hayır, / hayır, yüreğimdeki. / Şu anda mümkün en güzel olan tek bir şey vardır: / Yanarak sevmek seni.”

Kerim Korcan, “Harbiye Kazanı”nda 1938 yılındaki Kara Harp Okulu Mahkemesine ilişkin yazdığı anılarında, bu davayı izleyen Donanma Komutanlığı Davasına gönderme yapar ve bu davaların “birbirinin başlangıcı ve sonucu” olduğunu ileri sürer. Kitapta ileri sürülen en ilginç tezlerden biri de Nâzım Hikmet’in, Deniz Topçu Başgediklisi Hamdi Alevdaş’la kurduğu öne sürülen siyasal ilişkiye ilişkin saptamalarıdır. 1934 yılında Nâzım ve Hamdi Alevdaş, bir araya gelmekte sosyal/siyasal/yazınsal konuşmalar yapmaktadır. Hamdi Alevdaş, Nâzım’la yaptığı konuşmaları donmadaki diğer arkadaşları ile de paylaşmaktadır. Hamdi Alevdaş yargılamalar sırasında bu ilişkiyi kabullenir. Mahkeme bu ve buna benzer açıklamaları yeterli görür. Nâzım izlenmekte ve izlendiğini bilmektedir. Ancak yine de bu paranoya ile izleyenleri geri çekmeleri için yaptığı konuşma ile her iki davanın açılmasına neden olur. Korcan’ın da belirttiği gibi Kara Harp Okulu ve Donanma Komutanlığı Davası, hem bir başlangıç, hem de bir sondur ve tarihsel süreci değiştirseniz, öndekini geriye, geridekini öne çekseniz de birbirlerinin yerine geçerler ve birbirini tamamlarlar.

40 Kuşağı öncesi ve bu kuşaktan sapan diğer şairler, şiirlerini bütünüyle bireye yaslamışlardır. Onlar için hiç de tekin olmayan bir önemde toplumcu şiirler yazmak, siyasete bulaşmak, hele hele sosyalizmden söz etmek, daha iyi, daha güzel, daha eşitlikçi, özgürlükçü bir dünyadan söz etmek, gözaltılar, izlenme, fişlenme, tutuklanmak, hapislik ve sürgün demektir. Bile isteye yönlerini dönerler kendilerini, bireysel duygu ve tutkularını anlatırlar. Tehlikeden uzak durmaya çalışırlar ve bunu önce bireyi anlatmak ve bireyi özgürleştirmek olarak nitelendirirler. Öyle mi? Öyle olmadığı görülüyor. Düpedüz kaçıştır ve korkularını bireycilik maskesi ardında gizlemektedirler. Maskeli balodadırlar ve konuk olduklarını sanmaktadırlar, oysa maskeli balonun soytarılarıdırlar. Unutuluş gelir ardından. Ne şiirleri ne de şairleri anımsanır. Oysa A.Kadir ödeyeceği tüm bedelleri ödemeye hazırdı. Bugün de varsa ve anımsanıyorsa, kimi şiirleri, şiirlerinin unutulmaz dizeleri hala anımsanıyor ve mırıldanılıyorsa bu yürekli duruşu yüzündendir.

1976’da Militan Dergisi’ne verdiği söyleşide, hapislik/sürgünlük sonrası, fişlenmiş ve adı komüniste çıktıktan sonra yaşadıklarını bir tokat gibi onu fişleyenlerin, özgürlüğünü ve ekmeğini elinden alanların yüzlerine vuracaktır. "Bir ara boş gezdim. Ne iş bulsam yapacaktım. Ama iş neredeydi? Bütün kapılar kapalıydı. Bir ara günde bir iki liraya bir bisküvi fabrikasında çalıştım. Sonra en pespaye patronların yanında musahhihliğe başladım. Olanca gücümle ve çok ucuza çalışarak kendime tek laf söyletmedim. Polis çalıştığım yere geliyor, benim işten çıkarılmamı istiyordu. Ama patron ne kadar aşağılık olursa olsun, kendisine ucuza çalışan ve işine çok yarayan adamı elinden kaçırmak istemez. Ben de bundan yararlandım, aç kalmak korkusu içinde, kendimi harcamayı göze aldım. O sıralar öyle bir baskı vardı ki, değil bir kitap, bir tek şiir bile yayınlamak hayaldi."

Kimse kitaplarını basmak istemezse, o bunu kendisi yapmaya hazırdı.

Şairler/yazarlar yazmaya koşuludurlar ve yazmaktan başka yapacakları başka bir şeyleri yoktur. A.Kadir de öyle yapacaktı. İnatla ve ısrarla kitaplarını kendi basacaktır. Kavga verilmelidir ve verilen kavganın sonunu düşünmeye gerek yoktur. Kavga verilmesi gerektiği, yaşamın sürebilmesi, başka türlü yaşanılamayacağı için yapılmalıdır ve öyle de yapılır. Bunu yaparken en çok iki kişiyi anımsar ve o iki kişinin gözlerini sırtında duyumsar: Anası ve Nâzım Hikmet. Onurlu yaşamışsa, kimseye muhtaç olup, el-etek açmamışsa bundandır. En çok anası ve Nâzım için yanlış yapmamaya, bozulmamaya ve dizlerini üzerinde dik durmaya çabalar.

Harp Okulunda, başta Nâzım Hikmet’inkiler olmak üzere aydınlanmacı, ilerici yazarların kitaplarını okudukları ve bu nedenle Nâzım’ın da askeri isyana teşvik etmekle suçlandığı davada da yargıca savunmasını yaparken onurla ve gururla durmaktadır. Nâzım’ın on beş yıla mahkûm olduğu bu davada, A. Kadir savunmasını, “1938 Harp Okulu Olayı ve Nazım Hikmet” adlı anılarını yazdığı kitabında anlatır. Yargıç, kürsüden A.Kadir’in ismini söyleyince, ayağa kalkar. Devamını A.Kadir’den izleyelim:

Savcının bütün iddialarını reddediyorum dedim.

Reddediyorsun ama okuduğun kitaplara baksana, dedi Hâkim.

Ne var benim okuduğum kitaplarda? dedim. Siz ne okumamı istiyorsunuz benim? Ben gerçekleri öğrenmek istiyorum, gerçek hayatı. Halk çocuğuyum ben, babasız büyüdüm. Çocukluğum perişanlık içinde geçti. Tatillerde sepetçilik yaptım, kahveci çıraklığı yaptım, mahalle aralarında kurabiye sattım, karpuz sergilerinde çalıştım, gelecek yılın kitap, defter parasını çıkarayım diye. Mahallemizdeki zengin çocuklarının yaşayışlarını görürdüm. Biz kurufasulyeyi çok zaman zor bulurduk. Ben askerî okula fukaralık yüzünden girdim. Fukara olmasaydık belki de doktor, mühendis okuluna girerdim. Ne okumamı istiyorsunuz benim? Halit Fahri'leri, Orhan Seyfi'leri, Yahya Kemal'leri mi? Elbette ki Gorki'yi okuyacağım, Nâzım Hikmet'i okuyacağım. Ama bunları okuyorum diye isyan falan mı düşünüyorum sanıyorsunuz? Askerî isyan nerede, ben nerede? Bizim aklımızın ucundan geçmiş değil böyle şeyler. Bedava yedirdiğiniz yemekleri kursağımızdan çıkarmak istiyorsunuz bakıyorum. Nedir bu dünyada zenginlik, fakirlik diye düşündük mü, hemen komünist deniyor. Ben zenginleri sevmiyorum. Komünistlik mi bu sizce? Soruyorum, komünistlik mi?” Daha sonra şöyle sürdürür: “Zenginleri sevmemek, fakirlere acımak, Nâzım'ı okumak ve sevmek komünistlik mi? Eğer komünistlikse bu, komünisttim ben işte, ne yaparsanız yapın.”

Söyledikleri bitince, elini sıraya hırsla ve inatla vurup sanık sandalyesine oturur. Bunları söylemeyi düşünmüştür ve düşündüğü gibi de aynen söylemiştir. Yine de bütün bunları söyleyebildiği için hem şaşkındır, hem de rahatlamıştır. Üzerinden büyük bir yük kalkmıştır. Onurluca davranmış ve kendini onurla savunmuş, düzmece iddialara gereken yanıtı vermiştir.

Başka türlü davranabilir miydi? Sanmıyorum. Kendisine, okuduğu kitapları anımsatıp, kitap okuduğu için isyana katıldığını ileri sürenlere karşı başka ne yapılabilirdi? Bu yanıt karşısındakileri de bir o kadar şaşırtmıştır kuşkusuz. A.Kadir, yargı karşısında ve haklı olduğu bir davada, pişmanlık gösterecek, bağışlanmayı dilecek ve mahkemenin istediği gibi Nâzım’ı suçlayacak değildir. Korkuyu görmek isteyenler, boşuna bakacaklardır kararlı gözlerine. Yargıçlarda da bir değişiklik olacaktır bunları duyunca. A. Kadir “Yumuşayıvermişti” diyor. Ama aynı mahkeme Nâzım’a on beş sene verirken hiç de yumuşak değillerdir.

Anılarını yazdığı aynı kitapta şunları da söylüyor: “ Baktım, zabıt kâtibi gözlerini bana dikmiş, yanaklarından yaşlar akıyor, bayağı ağlıyor zavallı! Önümde Fuat Ömer, Nâzım'ın avukatı, şaşırmış kalmış, öyle bakıyor. Nâzım'a baktım, yüzü bana dönük, gözleri yaşlı, bir baba şefkatiyle gülümsüyor. Arkamda bir ses duydum, döndüm şöyle bir, baktım Naci Fişek, içini çeke çeke ağlıyor”

Düşünceler’ şiirinde “Pınarından özgürlüğün al bir yudum / çek bir soluk rüzgârından sevdamızın / seni benden ne bu kapı ne bu duvar ayıracak / seni ne bu kara kara gelen ölüm // Al bir yudum pınarından özgürlüğün / Rüzgârından sevdamızın çek bir soluk // Gelir bir el kırar bir gün kapıları / Karanlığın bahçesinde açar gülüm // Seni benden ne bu kapı ne bu duvar ayıracak / Seni ne bu kara kara gelen ölüm” diyordu.

  1. Kadir 1985’te İstanbul’da öldü.

Mezarında dik yatmaktadır!

Yazarın Tüm Yazıları

Benzer Yazılar