SEVİYE ON, ÖLÜME BEŞ KALA AZİZ NESİN


Aziz Nesin 1915 yılında doğdu, doğum tarihini kendisi de bilmiyor. Oğlu Ali Nesin tuttuğu ayrıntılı güncede, kendisinin de babasının doğum tarihini bilmediğini yazıyor. Nesin Vakfı’nın ayrıntılı güncesinde bu tarih için “galiba” notu düşülmüş. Bir gülmece ustasına da bu “galiba”nın çok yakıştığını düşünüyorum. Bu tarih birinci dünya savaşının içindedir. Emperyalist savaşlar için “çözülemeyen krizlerin çözümü” nitelemesi uygundur, savaşların çözülemeyen krizleri çözmede yeterli olup olmadığı tartışılabilir ama Birinci Dünya Savaşı, toprak kayıplarının ve bir devletin yitirilmesinin yanı sıra, bir gülmece ustası kazandırmıştır. Bana sorarsanız yıkalan Osmanlıya bedeldir Aziz Nesin.

 

Onun yazar olmasından da öte, gülmece yazarı olmasını galiba bir komşu kadına borçluyuz. Onu elinden tutup ilk defa tiyatroya götürüyor ve götürdüğü tuluat tiyatrosudur. O komşu kadın Nesin’i tuluat tiyatrosuna değil de, klasik bir taragedyanın oynandığı bir tiyatroya götürseydi, Aziz Nesin yine yazar olurdu ama galiba gülmece yazmazdı. Tiyatro dönüşü tuluat tiyatrosundaki oyuna öykünüyor ve 47-09 diye bir oyun yazıyor. İstanbul’dalar, Cerrahpaşa’da oturuyorlar ve Aziz Nesin 6-7 yaşlarında. Ludwing Van Beethoven de aynı yaşlarda ilk konçertosunu yazmıştı. Gerçi beş yaşında ilk menuet’ini ve ilk senfonisini de otuz yaşında bestelemiştir. Beethoven ne kadar dahi ise, Aziz Nesin de o yaşta o kadar dâhi. Beethoven’in sağırlığı 26 yaşındadır, 1796 tarihinde ilk dumamamazlık sorunu ile karşılaşmaya başlamıştır. Diğer bir deyişle ilk menuet’i, ilk konçertosunu yazdığında henüz sağır değildir. Ünlü 9. Senfoni sağırık dönemi ürünüdür. Aziz Nesin’in ilk romanı Davutpaşa Orta Okulu l. Sınıfta yazdığı romanıdır. Okul defterlerinden birine yazar romanınını ve kaç sayfalık bir defter olduğu bilinmez ama ilk sayfasından son sayfasına kadar bu defteri doldurmuştur.

 

Yazarlığa ilk adımını tuluat sonrası eve dönünce yazdığı oyunla başlatabilir, romancılığını Davutpaşa Ortaokulu l. Sınıftaki defrere yazdığı roman olarak göstersek bile, ilk bilinen oyunu, Ortaoyununlarındaki, onun olmazsa olmazı İbiş karakterini andıran oyundur. Şehzadebaşı’nda iki tiyatro kumpanyasının müdavimlerindendir; Millet Tiyatrosu ve Ferah Tiyatrosu. Naşit hayranı. Naşit’in oynadığı oyunları kaçırmamaya çalışıyor. Tam da o sıra Millet Tiyatrosu bir oyun yarışması düzenliyor. Ortaoyunu geleneğine uygun bir oyun yazıyor ve onunla yarışmaya katılıyor.

 

Çengelköydeki askeri okulda okuyor ve 1935’de Kuleli’den mezun oluyor.

 

İlk şiirleri 7 gün dergisinde yayımlanıyor. İkinci dünya savaşına iki yıl var. Kars’ta Üsteğmenken Millet Dergisinin 21 ve 23. sayılarında öyküleri yayımlanmaya başlıyor. 1944’de askeri mahkemede yargılanıyor, hüküm giyiyor ve askerlikten uzaklaştırılıyor. Cezasını çekip tahliye edildikten sonra Nuriosmaniye’de bir bakkal dükkânı işletiyor. Karagöz dergisinde ve yedi gün dergisinde yazarlık ve redaktörlük yapıyor. Sertel’lerin Tan Gazetesinde de yine bu dönemde köşe yazarlığı yapmaya başlıyor. Tan Gazetesi yakılıyor, Yedigün Dergisi sahibi Sedat Simavi, Tan Gazetesi’nin başına gelenlerin Yedigün Dergisi’nin de başına geleceği ve bunun da gerekçesinin Aziz Nesin olacağı düşüncesiyle onu gazeteden uzaklaştırıyor.

 

Esat Adil Müstecabi’nin kurduğu Türkiye Sosyalist Partisi’ne giriyor. Ancak burada da fazla kalmıyor, iki ay sonra partiden istifa ediyor.

1947’de Amerikan emperyalizmi’nin Türkiye’ye Truman Doktrini ile girmeye başlaması üzerine bir broşür yazıyor ve bu nedenle Sıkıyönetim Komutanlığınca tutuklanıyor, on ay mahkûmiyet cezası alıyor. Esat Adil Mustecabi’nin Türkiye Sosyalist Partisi’nden istifa etmesine karşın Esat Adil ile olan ilişkileri sürmektedir. Esat Adil’in 25 sayı çıkan Gerçek Dergisinde yazılar yazıyor. Dergi kapanınca yerine haftalık bir gülmece dergisi çıkarmayı teklif ediyor, sermaye olarak parti üyelerine başvuruyor. İstenilen para toplanamıyor. Vedat Baykurt’un Yenidünya Gazetesi’nde çalışıyor ama bu kez de çalıştığı gazete faşitlerce basılarak yıkılıyor.

 

Marko Paşa serüveni bütün bu yıkımların, yakılmaların, tutuklanmaların ardından gelecektir. Benzeri bir sonu daha ilk sayıda öngörmüş olacak ki, ilginç bir yazı yazıyor. Yazının başlığı “Hakkınızı Helal Edin Dostlar.” Markopaşa o dönemlerin en önemli siyasi gülmece gazetesi, satışı bir ara yetmiş bine çıkıyor ki, bu bir rekor. Marko Paşa’nın üç sacayağı var, üç büyük yazarı; ikisi gülmece ustası, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali. Çıkış yılı 1946. Çok partili döneme geçilmiş. Ancak Marko Paşa iktidarda kim olursa olsun rahatsız ediyor ve bu yüzdendir ki sürekli kapatılıyor. Marko Paşa çeşitli adlar altında her defasında yeninden yayımlanıyor, önce Malum Paşa oluyor, ardından Merhum Paşa, daha sonraları Bizim Paşa, Hür Markopaşa, Bizim Markopaşa, Ali Paşa, Ali Baba, Yedi-Sekiz Paşa, Öküz Paşa, Medet, Geveze, vs...

 

Marko Paşa 4. Sayısında Milletvekili Cemil Barlas’a açık mektup yayımlıyor, yazının başlığı “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” Tarih 4 Aralık 1946’dır. Sabahın 04.30’u, İzzet Han’a polisler geliyor Aziz Nesin’i tutukluyor.. Tutuklanma sırasında evinden üç çuval dolusu kitap ve yazıları götürülüyor. İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, elinde kırbaçla karşılıyor. Aziz Nesin’i getiren sivil polislere Emniyet Müdür Yardımcısı Kemal Aygün “Bu mu vatanı satacak hain!1diye soruyor. İstanbul Emniyet Müdürü ve yardımcısı vatanı satacak hainlerin iri yarı, bir dudağı yerde bir dudağı gökte devler olduğunu düşünüyor olmalılar ki, karşılarında ufacık tefecik Aziz Nesin’i görünce şaşırıyorlar. Nesin yüzlerine bakıyor, Ahmet Demir bakışı sevmiyor, neden öyle baktığını sorup, yüzüne iki tokat atıyor. Kemal Akgün, devrim sonrası devran değişince aynı Emniyet Müdürlüğünde vatan haini olarak suçlanacak, bayılana kadar dayak atılacaktır. Aziz Nesin, ona yapılan bu muameleyi onaylamadığını, onun adına üzüldüğünü Demirel’e bir mektupta yazacaktır.

 

Kitap toplanma sırasında Aziz Nesin’le evini arayan polisler arasında ilginç bir konuşma geçiyor. “Poliste” adlı kitabında bu konuşmayı şöyle yazıyor; “Masamın üstünde Lenin’in yabancı dilde kitapları var. Bunlardan birini alıp, adını okudular; Dünya İşçileri Birleşiniz!” Hava alanında beni aramış olan, “Birleşsinler de bizi kessinler...’dedi. Sesimi çıkarmadım.” Daha önceki aramaların birinde de babasının sakallı resmini Lenin’in resmi sanıp almaya kalkışmışlardır. Ünlü Sansaryan Han’a götürülüyor. 17 gün ağır sorgu altında kalıyor ve hücrede tutuluyor. Aziz Nesin parasız, evdekilerde de para yok, hücrede altı gün aç bekliyor.

 

Yazıyı Aziz Nesin yazdığı halde, Sabahattin Ali de tutuklanıyor. Tutuklananlar arasında Esat Adil, Dr. Şefik Hüsnü de var, Ressam Faris Erkman da, altmışa yakın insan tutuklanıyor. Onlar içerideyken Sıkıyönetim Komutanlığı bir tebliğ çıkarıyor ve Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ile Türkiye Sosyalist Partisi’ni kapatıyor. Kapatılmadan matbaalar, dergiler ve gazeteler de payına düşeni alıyorlar, Sendika, Gün, Ses, Noro, Dost, Yığın gibi sol nitelikli ve iktidara muhalif dergi ve gazeteler de kapatılıyor.

Marko Paşa’nın 14. Sayısına kadar sahibi ve Yazı İşleri Müdürü olarak Sabahattin Ali’nin adı geçer, 15 sayıda Mucap Ofluoğlu. 18. Sayıda Mim Uykusuz. Daha sonra Rıfat Ilgaz…

 

Dergi çıkarması olanaksızlaşınca, Akbaba’da yazmaya başlar. Yine de kendi adıyla yayımlamaz, takma ad kullanır.

 

İlk şiir kitabı olan “On Dakika”yı, İlhan Selçuk basar. On Dakika’daki şiirlerinde üç şairin şiirinden esinlenmiş, giderek onların etkisi altında kalarak onlar gibi şiir yazmaya öykünmüştür. Bu şairlerden biri Yahya Kemal, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Nazım Hikmet’tir. Kitap basıldıktan sonra Aziz Nesin bunların satışına ve dağıtımına izin vermez, Düşün Yayınevi’nin bahçesinde yakar.

 

Aziz Nesin, CHP döneminde de, Demokrat Parti döneminde de hep baskı altında olmuş, tutuklanmış, hapsedilmiş, asılmak, giderek yakılmak istenilmiştir. Hangi dönem söz konusu olursa olsun, hangi siyasal parti iktidarda olursa olsun, iktidarlarca yok edilmek, susturulmak istenilmiş, her defasında cennetten kovulan Âdem gibi istenmeyen yazar ilan edilmiştir.

 

Demokrat Parti 6-7 Eylül olaylarının tahrikçisi Aziz Nesin’i göstermiştir. “Yargılanmadan da idam cezası yedim bir kez. 6-7 Eylül’de” diye anlatır Demirtaş Ceyhun’a.2 İdamla gıyabında yargılanacak olan yalnızca kendisi değildir üstelik. O gün kimler tutuklanmışsa, Sıkıyönetim hepsinin asılmasını isteyecektir. 6-7 Eylül olaylarının olduğu günün ertesinde evleri basılan bütün olası şüpheliler toplanılır, hapse atılır. “Vala Nureddin, ya da karısı, bizi ziyarete gelmiş ve arkadaşlardan birine demiş ki; Haber aldık, sizin hepinizi asacaklarmış... Hepimiz bir hassittir çekip kahkahalarla gülmüştük o gün.” 6-7 Eylül olaylarına karışmadıkları gibi, olaydan haberleri bile yoktur. Tutuklanmaları için gerekçe de yoktur, Demokrat Parti gerekçeyi kendisi yaratacaktır.

 

Dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Nurettin Aknoz, 6-7 Eylül olaylarının tertipçileri olarak yargılamalar sırasında, davanın yargıçlarına baskı yaparak “Bunları Eminönü Alanı’nda salkım salkım sallandıracaksınız, hepsini asacaksınız!” diye emir vermiştir. 6-7 Eylül olayları tam bir provakosyondur ve Adnan Menderes’in bilgisi altında gerçekleştirilmiştir.

 

1955 yılında, ENOSİS isteyen çeteler, Kıbrıs’lı Türklere yönelik şiddet ve eylemlere girişirler. Ada’nın taksimi ve üslerin kurulması için bir provakosyona gereksinim duyuluyordur. Hürriyet Gazetesi, İstanbul’da yaşayan Rum azınlığın aralarında para toplayarak ENOSİS çetelerine bağışta bulunulduğunu yazıyor. DP Dışişleri Bakanı Londra’da Kıbrıs’la ilgili görüşmeleri sürdürürlerken, 6 Eylül 1955 tarihinde, radyoda 13.00 haberlerinde Atatürk’ün Selanik’deki evine bomba atıldığı haberini verir. Haber doğru değildir ve provakosyon amaçlı yayımlanmıştır. DP çizgisinde yayın yapan Mithat Perin’in çıkardığı İstanbul Ekspres gazetesi de tirajının çok üstünde baskı yaparak “Atamızın Evi Bombalandı” diye manşet atar. 20 bin basan gazete bu manşeti atarak 290.000 basar.3 Daha sonra bu olayın dönemin kontrgerilla işi olduğu açıklanacaktır. 6 Eylül akşamı başlayan yağmalama, kundaklama eylemleri ertesi gün sabaha kadar devam eder. Kolluk kuvvetleri yağmalamayı, kundaklamayı izlemekle yetinir, müdahale etmez. Öyle ki, kimi azınlıkların işyerlerine girmek için yağmacılar tel makasları ve kaynak makinaları kullanarak demir parmaklıkları keserler. 5 binden fazla işyeri ve ev yağmalanır, yakılır, yıkılır.

Serafim Sağlamel, Demokrat Parti üyesidir. Sağlamel 6-7 Eylül olaylarında kilit adam olarak bilinir. Serafim Sağlamel’i kendince önemli yapan, 6-7 Eylül olayları olarak adlandırılan yağmalamalarda elinde, İstanbul’da işyerleri basılacak, malları yağmalanacak gayrimüslimlerin listesinin bulunmasıdır. Birileri Sağlamel’in eline bu listeyi vermiş ve “Hadi koçum, kim tutar seni!” diyerek İstanbul sokaklarına salıvermiştir. Serafim Sağlamel, kendisine verilen görevi yapmış, oynaması için kendine biçilen rolü oynamıştır. Bu liste olaylardan çok sonra tutuklandığında üzerinde bulunmuştur.

 

Fatin Rüştü Zorlu, DP’nin Dışişleri Bakanıdır. 6-7 Eylül’den önce Londra’da yaptığı basın açıklamasında “Orada…” der, orada dediği yer İstanbul’dur ve ekler, “bir şeyler yapılması lazım.” Zorlu’nun yapılmasını istediği şey, İstanbul’daki gayrimüslimlere saldırılması, işyerlerinin basılması olayıdır.

 

Sıradan İstanbul halkı bu kışkırtmaya gelmez, kurulu oyunun figüranlarından olmayı kabullenmez. Ancak kuklacılar zaten bunu önceden öngörmüşler ve gerekli önlemleri almışlardır. Yerli halk oyuna gelmezse, oyuna getirecekleri ve kullanacakları provakatörleri dışarıdan getirmişler ve yıkım/kırım için ellerine sopalar, kazmalar, kaynak makinaları, demir makasları vermişlerdir. Kullanılan figüranların tamamı yoksuldur. Yoksullukları ve yoksulluklarına öfkeleri, bu oyunun için kullanılmıştır. 4-5 Eylül günü, bu insanları İstanbul’u gezdirmek adı altında kamyonlar ve trenlerle, Anadolu’dan, İstanbul’a taşımışlardır. Yine bunlar yaşanmadan önce, görünmeyen bir el, Kahramanmaraş’ta olduğu gibi İstiklal Caddesi üzerinde bulunan, Rumlara ait ev ve işyerlerinin duvarları kırmızı haçlarla işaretlenmiştir.

 

1950’li yıllarda Kıbrıs İngiliz sömürgesidir. Adadaki Ortodoks Rumlar İngiltere’nin Kıbrıs’ta tek karar verici oluşunu içlerine sindirememektedirler. Yunanistan ile bütünleşme savlarını gündeme getirmektedirler. İngiltere bu girişimlerden rahatsızdır. Ancak doğudan müdahale etmek yerine, hem müdahalelerini haklı gösterecek, hem de bu gerekçeyi İngiltere’ye altın bir tepsi içinde sunacak maşaya gereksinimleri vardır. Milliyetçilik düşüncesi Kıbrıs’ta bu iş için kullanılacaktır. Londra’da düzenlenen ve Fatin Rüştü Zorlu’nun da katıldığı bir konferansta, İngilizler, Kıbrıs’taki bu olayı bahane ederek, Türk tarafına gelişmelere seyirci kalmamalarını, sert davranarak dizginleri ellerinde tutmalarını önermektedir.

 

6-7 Eylül İngiltere’ye müdahale edebilmek için aranılan gerekçeyi vermiştir. Kuklacı İngiltere’dir. Konu İngiltere’nin istemi üzerine Birleşmiş Milletlere taşınacaktır.

 

Demokrat Parti 6-7 Eylül olaylarını değerlendirirken,“Türk Halkının duygusal bir tepkisi”, olaylarda adı geçenlerin “milli hisleriyle tahrik oldukları” savını ileri sürerek geçiştirmek istemiştir. Demokrat Parti’nin daha kuruluşaşamasında, amacını gizleyip demokrat ve ilerici görüntüsü vererek takiyye yapma geleneğinin olduğunu biliyoruz. 6-7 Eylül olaylarında da aynı takiyyeyi yapmış, çayın taşı ile çayın kuşunu vurmaktan kaçınmamıştır. İngilizlerin, Türk Dışişleri kullanması gibi, onlar da toplumsal muhalefeti bastırmak için bu olayları ileri sürerek, adı “Komünist”e çıkmış ne kadar aydın varsa hepsini toplamışlar ve bu olayların komünist işi olduğunu söylemişlerdir.

 

Bu olay, komprador burjuvazinin, İstanbul dukalığını ve finans kapitali ele geçirmelerinin ilk adımlarından biridir.. Öncesi de Varlık Vergisi kullanılarak, ticaret burjuvazisini kirli oyunlarla yerli komprador burjuvaziye sunmak biçiminde gelişmiştir ve 6-7 Eylül olayları da bu ele geçirme harekâtının zorbalıkla uygulanan diğer aşamasıdır. Serafim Sağlamel ya da Fatin Rüştü Zorlu da bu adımların atılması için bu oyunun oyuncularından başka bir şey değillerdir.

 

Aziz Nesin, Demirtaş Ceyhun’a şunları söyler; “Meğer, yağlı ilmik boğazımıza gerçetken geçmişmiş... Meğer, bizleri gerçekten asmayı düşünüyorlarmış. Vâlâ ile Muzehher’in işittikleri meğer doğruymuş. Biz farkında değilmişiz başımızın üstünde sallanan darağaçlarının. Bu yüzden de, işi gırgıra alırmışız.4

 

6 ay bu gerekçe ile içeride tutulacak, daha sonra sorgulanmadan serbest bırakılacaktır.

 

Antik çağlarda simyacılar, bakırı altına, yılan saçlı Medusa gözlerine bakanı taşa, Frig Kralı Midas da dokunduğu her şeyi atına çevirir. Efsaneye göre, şarap tanrısı Dionisos’un yakın arkadaşı Satiros, Midas’ın gül bahçesinde uyuyakalmış, Midas onu oradan alıp sarayına getirmiş ve on gün on gece eksiksiz bir biçimde ağırlamış. Bu konukseverlik karşısında borçlu kalmak istemeyen Satiros bir dileğini gerçekleştireceğini söylemiş ve dile benden ne dilersen demiş. Açgözlülük yapan Midas, dokunduğu herşeyin altına dönüşmesini istemiş. Bu bir ödül mü, lanet mi? İkincisidir. Aziz Nesin’de Tanrıların ödüllendirdiği insanlardan biridir. “Dile benden ne dilersen” diye sorulduğunda, seyahat ya da altın dememiş, gülmece demiştir. Bu yüzdendir ki hep güldürerek eleştirir. O bir Gülmece Tanrısı’dır, Midas’ın tersine bu lanet değil, ödüldür!

 

Gülmece en çok baskı dönemlerinde ortaya çıkar ve saldırı değil savunma aracıdır. Çelik bir mızrak, hızlı bir ok değil, kalkandır daha çok. Ne zaman ki, halk çaresiz kalır, erke karşı savunmasız olduğu bir an gelir, gülmece ile direnir, baskıya karşı susturulan sesini gülmece ile yükseltir ve baskıcılara yöneltir. Aziz Nesin gülmece yazmak için gülmeceye gitmez, toplumsal aksaklıklar o denli yayındır ki, gülmece gelip Aziz Nesin’i bulur.

 

Demirtaş Ceyhun “Asılacak Adam” kitabında ilginç bir anıdan söz eder. 1970 yılında gazetelerde resmi bir ihale ilanı yayımlanır. İcra nedeniyle Edirne’de bir Genelev, içindeki sekiz kadın sermaye ile kiralanmak üzere il mahkemesince açık arttırmaya çıkarılır. Aziz Nesin “Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, uygar sayılan bir ülkede, sekiz kadının mahkeme kararıyla ve mahkeme aracılığıyla sermaye olarak kiraya verilmek üzere açık arttırmaya çıkarılması ilanı üzerine gazeteci arkadaşları ile birlikte açık arttırmaya katılmak üzere Edirne’ye giderler. İhaleyi yapacak kurum Aziz Nesin ve İstanbul’dan gazetecilerin geleceğini duyunca ihaleyi ertelerler. Nesin bunu yazar. Yazdığı için de “Adliye’yi küçük düşürdüğü” savıyla hakkında dava açılır. Yargılama aşamasında Yargıç Aziz Nesin’e, “Genelevdeki kadınların avukatı mısınız?” diye sorar. Nesin de “Elbette avukatıyım” diyecektir, “Salt onların değil, bütün insanlığın avukatıyım...” Bu söz söylenmiş olmak için söylenmemiştir. Gerçekten öyledir. Aziz Nesin bu kadarla da kalmaz, sözlerini bütün aydınların, yazarların halkın avukatı olduklarını söyleyerek tamamlar.

 

Mısır Kralı Faruk’un kızkardeşi ile evli olan İran Şahı hovardanın teki. İngiltere Prensesi Elizabeht de şımarık ve hoppa. Bu zayıf yanlarını gülmecemsi bir biçimde yazdığı gerekçesi ile de Aziz Nesin hakkında bir hakaret dava açılmıştır. Davanın gerekçesi de şudur; ülkelerin arasının açılması olasılığı.

 

Erk’i ele geçerinler Aziz Nesin’i asmak ve asıldığı ağacın altında ağlamak için gerekçeler yaratır, yargılar, tutuklar, yakmak ister.

Aziz Nesin toplumsal sorunlarda önde ve öncü olmuştur. 1984 yılında Aydınlar Dilekçesi’nin düzenleyicileri ve imzacılarından biri olduğu gerekçesi ile de hakkında dava açılacaktır. 1980 karanlığına karşı bir deniz feneri gibidir. Üstelik bu bilgidergeye imza atan kimi sözümona ilerici sanatçılar “Ben kooperatif için imza atmıştım” diye kıvrıtmakalarına karşın o asla görüşlerinden ödün vermeden, Aydınlar Dilekçesi’nin yükünü omuzlamıştır.

 

Yüreği, boyundan büyük bir adamdır Aziz Nesin. Hani Nazım Hikmet, Varna’dan Mehmet’e yazdığı şiirde der ya; “Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden / Teper ha babam teper / paralanmaz / teper taşlı yolları / Bir vapur geçer Varma önünden / Uy Karadeniz’in gümüş telleri / Bir vapur geçer Boğaz’a doğru / Nazım uluscacık okşar vapuru / Yanar elleri” İşte Aziz Nesin’in yüreği de böyle bir yürektir; manda gönünden yapılıdır.

 

12 Eylül karanlığına karşı verdiği savaşımlar arasında roman şiir yazmanın ötesinde siyasal yazılara ağırlık verir. Bir söyleşisinde neden böyle yaptığını sorarlar. Transatlantik örneğini gösterir yanıt olarak. Bir tansatlantik vardır, bu transatlantikte okyanusun ortasında bir patlama olur, gövdenin dört bir yanında delikler açılır. Gemi battı batacak.Batmaması için deliklerin kapatılması gerek. Yolcular can havliyle bu delikleri kapamak için didinmekteler. Yolcuların arasında bir de dünyanın en büyük keman virtiözü vardır. Nesin o virtiöze bu karmaşada, “delik tıkamayı bırak, bize keman resitali ver” denilmeyeceğini söyler. 12 Eylül karanlığına batmakta olan bir ülkede, yazarların görevi Aziz Nesin’e göre, ülkenin batmaması için delik tıkamaktır, roman yazmak değil!

 

Hint asıllı İngiliz yazar Salman Ruşdi Şeytan Ayetleri romanını yazınca, neredeyse bütün Ayetullahlar ölüm fermanı yayımlarlar. Bağnazlar kurguyu dine saldırı olarak algılarlar.

 

Aziz Nesin bu tutumu eleştirmek için, pek çok yayıncının yapamadığını yapar ve Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” adlı kitabının bazı bölümlerini Türkçe’ye çevirir, düşünce özgürlüğünü savunmak adına, günlük Aydınlık Gazetesi’nde yayımlatır. Türkiye’de de kendini Ayetullahlarla eşgören Mehmet Ali Şadoğlu da Ayetullahlar gibi yapar ve Aziz Nesin hakkında ölüm fermanı çıkarır, kellesini getirene 250 bin dolar ödül koyar. Aziz Nesin kelle koltukta yaşayan adamlardandır ve bu onun manda gönünden yapılı yüreğine uygundur. 1990’dan sonra kitaplarını imzalamak ya da konuşmak için gittiği her yerde linç ve ölüm tehdi ile karşılaşayacaktır. Onu öldürmek, yok etmek isteyen fanatiklerin sayısı, ne yazık utanç vericidir ki okurlarından çoktur. Aziz Nesin bu dönemde hep yalnızdır.

 

Aziz Nesin üzerine söylenecek bir sonsöz yoktur, onunla ilgili yazılacakların ucu açıktır. Ama bu ölüm fetvasından Sivas’a, Madımak’a geçebiliriz.

 

Pir Sultan Abdal, hainlerle işbirliği yapmamış, özgür aklı ve insanca bir yönetim biçimini savunduğu için asılmıştır. Bu nedenledir ki, Sivas ilinin, Yıldızeli ilçesine bağlı Banaz Köyü 1989 yılından bu yana, her 2 Temmuz’da Pir Sultan Abdal’ı yeniden küllerinden doğurur.

 

2 Temmuz 1993 ise Pir Sultan Abdal’ın 37 canda birden yeniden küle dönüşmesinin tarihidir. Bu tarih, aynı anda Sivas’ta kurulan Cumhuriyet’in, Sivas’ta ateşe verilmek istenilmesinin de utanç yüklü tarihidir. Öyleyse iki Sivas vardır. Pir Sultan’ın yeniden küllerinden doğru Sivas, ikincisi küllerinden doğan Pir Sultan’ı yeniden küle dönüştüren Sivas. Birincisi Sivas’sa, ikincisi Sivas’tan da öte, Madımak’tır. Birincisi Musa’sına sahip çıkan Sivas, ikincisi Firavun gibi ateşlerle 37’sini birden yakan Madımak. İkincisi düpedüz utançtır. Madımak Oteli önündeki kalabalık cehennemdir ve gelen kendi ateşini kendi getirmiştir.

 

Saray, Pir Sultan Abdal’ı astırıp, Osmanlı’yı utanca kesmişti, Cumhuriyet onu yeniden anlatıp utancı silebilirdi. Bunu yapmadı. Utanca yeni utanç katarak, utancı daha da belirginleştirdi. Utanmak güzel bir duygudur, insanın içini temizler.

 

Kentte, “Müslümanlar” diye başlayan bir bildiri dağıtılır. Bildiride, etkinliğe katılacak olan sanatçı ve yazarların “Müslümanlığın kutsal değerlerine hakaret ettikleri” yazılıdır ve kıyamdır. Bildiride, Müslümanlara, Müslümanlıklarını yerine getirmesi çağırısı yapılmaktadır. Sivas Belediyesi, Pir Sultan Abdal Şenliklerine karşıt, başka bir etkinliği yaşama geçirmek istemektedir. Pir Sultan o gün de saray’a, ama dinsel yozlaşmayı savunan bir yerel saraya karşıdır. Saraydaki yeni Hızır Paşa, dördüncü kez Pir Sultan Abdal’ı öldürmeye kararlıdır.

 

Hicret Koşusu” bunun için düzenlenmiştir.

 

Çevre illerden Sivas’a, bu koşuya katılmak ya da izlemek isteyenler gelmektedir.

 

Kimi yerel gazeteler de kendilerine uygun görülen kışkırtıcılık işlevini yerine getirmek için matbaaları ve kalemleriyle hazırdır.

 

Üstelik buna Belediye’nin başka bir katkısı daha vardır. Otelin önünde yol çalışması yapılacağı gerekçesi ile kamyonlar dolusu taş getirilerek, göstericilerin emrine amade yığılmıştır. Namluya sürülmüş ve patlamaya hazır fişektirler.

 

Sivas olaylarına baktığımızda gördüğümüz, bütün bu olumsuzluklara eklenen başka olumsuzluklardır. Bunlardan bir tanesi de güvenlik önlemlerinin alınmadığı gibi, bile isteye alınmadığıdır. Güvenlik güçleri başka gerekçelerle, kent dışındadır. Kent ölümcül safariye hazırlanmıştır.

 

Kıyamete beş vardır ve kıyamet için ilk kıvılcımın çakılması beklenmektedir. Pir Sultan’ı yeniden öldürmeye hazırdırlar.

 

Meydan Cami ile Paşa Cami, Cuma namazı için gelenlerle hınca hınç doludur. Namaz kılınır ve insanlar sokaklara akarlar. Atatürk Caddesinden, Vilayet binası önüne doğru bir yürüyüş başlar. Başlangıçta, sayıları beş yüz civarındadır. Yürüyüşçüler Vilayet Alanına geldiklerinde, onları orada karşılayarak, kendilerine katılanlarla sayıları beş bin olmuştur. İstasyon Caddesi güzergâhından akan kalabalık, etkinliklerin yapılacağı Kültür Merkezine ilerler.

 

Kültür Merkezi’nin önünde Pir Sultan adına bir anıt dikilmiştir, kanlı Sivas’tan bir gün önce: Ozanlar anıtı.

 

İlk kıvılcım çakılır, insanlar yakılmadan önce, anıt asılır. Boğazından ip geçirilir, yerinden sökülür ve hıncını alamayan kalabalıkça sürüklenilir.

Kalabalık artmaktadır ve artık sayılarının on beş- yirmi bin olduğu söylenmektedir. Önemsenmesi gereken bir sayıdır bu ve cehenneme giden yol ilk adımla başlamaktadır. İkinci adım teferruattır.

 

Madımak Oteli, feodal bey’lerin taştan surlarla çevrili kaleleri gibi sarılmıştır. İçeriye gün ışığı bile sızmamaktadır. Kalabalık, yol çalışması yapılacağı gerekçesi ile kamyonlarla getirilerek, yığılan taşlarla oteli taşlamaktadır.

 

Recm’dir. Ve ilk taşı atanların hiçbiri günahsız değildir.

 

Valilik olayların istenilmeyen bir yöne gittiğini görünce, Pir Sultan Abdal Kültürel etkinliklerinin iptal edildiğini açıklamak durumunda kalır. Vali’nin sözleri dikkate alınmaz. Bu kez Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu konuşur ve cinnet’i gazaya benzetir. Cinnet geçiren, gözü dönmüş, eli kanlı canilere “gazalarının mübarek olmasını” diler. Araçlar devrilir, önce araçlar, sonra otelin kırılan camlarından dışarı taşan perdeler ateşe verilir. Cehennem ateşi yakılmıştır ve kurban olarak melekler seçilmiştir.

 

Pervane ışığa koşmaktadır: Ölmek için, yanmak için!

 

Atilla Özkırımlı ve Abdülbaki Gölpınarlı iki ayrı Hızır Paşa’dan söz ederler. Atilla Özkırımlı’nın Hızır Paşa’sı 1548 yılında yaşamıştır. Gölpınarlı’nınki 1560-1567’de. Ancak aynı dönemde yaşayan Hızır Paşa’ların sayısı iki değil üçtür. İnternette yapılacak bir aramada üçüncü bir Hızır Paşa’nın varlığına rastlanılır. Bu üçüncü Hızır Paşa da Ali Haydar Avcı’nın Hızır Paşa’sıdır. Mühime Defterleri Kayıtlarını çözen Ali Haydar Avcı’nın, “Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal ve Bütün Deyişleri” adlı araştırmasındaki Hızır Paşa’sı, Pir Sultan’ı ipe gönderen gerçek Hızır Paşa olarak belirtilmektedir.

 

Biz bu Hızır Paşa’lara, yeni Hızır Paşalar ekleyebiliriz.

 

Üç tane, beş tane, elli, yüz, bin tane değil, 2 Temmuz 1993’te Madımak Öteli önündeki kalabalıktakilerin hepsi, ayrımsız Hızır Paşa’dır.

 

Aziz Nesin’in Sivas cehenneminden ölmeden çıkışı gerçekten bir tansıktır. Dumanlar arasında görüp, yangın merdiveni uzatarak yanlışlıkla kurtaranları onu polis komiseri sanmışlardır. Merdivenin ortasına geldiğinde, kurtardıkları kişinin Aziz Nesin olduğunu anlayınca da bu kez merdivenden aşağı düşürmeye çalışırlar; “Asıl gebertilecek adam o” , “komiser değil şeytan o.” Aziz Nesin olayı anlatırken, içlerinde en çok bağıranan Sivas Belediyesi Encümen Üylesi sakallı bir adam olduğundan söz eder, bu Encümen Üyesi itfaiyecilerin elinden kaptığı ucu çengelli uzun sopayla, Aziz Nesin’i merdivenlerden düşürmeye çalışır. Düşer de. Bir polis arabasına alırlar, arabada o durumda bile polisten dayak yer Aziz Nesin.

 

Aziz Nesin 5 Temmuz 1995’de, İzmir-Çeşme-Alaçadı’da yaşamını yitirdi.

 

Ama aslına bakarsanız -bana göre- o aslında iki yıl önce, 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta öldürülmüştür. Mezalığı bellidir, kendi soyadını taşıyan vakfı! Mezarı belli değildir. Belki de gizlice gömüldüğü yerde her bahar kırmızı bir gül açmaktadır üstünde; bir bağımsızlık gülü!

 

Aziz Nesin, komünisttir, kendi söylemiyle Ateisttir de. Ve en güzel aşk şiirlerinden birini o yazmıştır. “Bağışla” şiiri ile bitireyim: “Ya zamanından çok erken geldim / Dünyaya geldiğim gibi / Ya zamanından çok geç / Seni bu yaşta sevdiğim gibi // Mutluluğa hep geç kalırım / Hep erken giderim mutsuzluğa / Ya herşel bitmiştir yoktan / Ya hiçbirşey başlamamıştır // Öyle bir zamanında geldik ki yaşamın / Ölüme erken seviye geç / Yine gecikmişim bağışla sevgilim / Seviye on kala ölüme beş”

 

---------------------------------------------

  1. Aziz Nesin, Poliste, Tekin Yayınevi,4. Basım, İstanbul-1977

  2. Demirtaş Ceyhun, Asılacak Adam Aziz Nesin, AD Yayıncılık, Eylül-1994

  3. Tiraj rakamlarını aktaran Vikipedi.

  4. Ceyhun, a.g.e

Yazarın Tüm Yazıları

Benzer Yazılar