Biliyoruz, uzun zamandır çeşitli gazetelerde makaleler yazıyorsunuz ve son iki yılda birden roman,şiir ve öykü kitaplarınız çıktı. Bu az zaman bu kadar kitabı nasıl sığdırdığınızı sormadan önce Hasan ŞAHİN kimdir?

-İsterseniz bu soruya çocukluğumla yanıt vererek başlayayım. Malatya’nın bir dağ mezrasında doğmuşum. Yüksek rakımlı bir dağ ve devasa karların yağdığı bir yer. Üstelik kışın en şiddetli ayında, zemheride… Bu nedenledir ki kışı ve karı çok severim. Çünkü bana göre kış mevsimlerin anasıdır. O zamanlar yol yoktu ve üç ay dünya ile bağlantınız kesilirdi. Babam okuma yazmayı kendi kendine öğrenmiş ve okuma sevdalısı bir adamdı. Kışın bize cenk kitapları okur, sonra Kürtçe tercüme ederdi. Çünkü babam hariç, hiç birimiz Türkçe bilmiyorduk. Okumayı bu kadar seven bir insan beni dedemlerin köyündeki ilkokula kayıt etmeye götürdüğünde henüz beş yaşımdaydım. O zaman beş yaşında kayıt etmek yasaktı. Beni yedi yaşımdaymışım gibi kayıt ettiler, tabi beyan üzerine. Bir yıl sonra gerçek cüzdan gelince iş ortaya çıktı ama ben ikinci sınıfa geçmiştim, üstelik sınıf birincisiydim. Sanırım bunun hatırına öğretmenim bana katlandı. Liseyi bitirene kadar hiç sınıfta kalmadım. Sonra günün şartlarında iki yıllık Eğitim Enstitüsü okuyarak, on sekiz yaşımda öğretmen oldum. Dahasını okumak istiyordum. On iki Eylül bizi tüm hayallerimizden etti ve sonradan yurdun çeşitli bölgelerinde öğretmen olarak çalıştım. Öğretmen olarak da sürgünler ve benzeri rahat vermemeler nedeniyle, yaş olayı olmadığı için emekli oldum Emekli olduğumda kırk beş yaşımdaydım.

Evet, kitap okumaya çok erken yaşta başladım ve on iki eylülde babam, yakalanmasınlar diye yüzlerce kitabımı toprağa gömüp saklamıştı. Onları oldukları yerde çıkardığımda uzun süre kendime gelememiştim. Küflenmiş, çürümüşlerdi ve hala acısını yaşarım…

Çok uzun yıllardır yerel gazetelere köşe yazıyordum. Kitap yazmayı hiç düşünmedim. Bunun nedeni bu ülke insanının kitap okumadığıydı. Tabi ki bunun yanlış olduğunu öz eleştiri yaparak anladım ve çevremdeki arkadaşlarla, çocuklarımın baskısı beni kitap yazmaya itti… İlk kitabım XEZAL romanımdı. Doğrusu bu kadar tutulacağını sanmamıştım ve o beni daha çok yazmaya teşvik etti. Xezal’i okuyanlar beni onun içinde geçen karakterleri yazmama zorladı. İşte o karakterlerden SEYRAN ve TAHİRHAN Klarus yayınlarında çıktı. Ayrıca KAÇAK ve KIRMIZI KRAVAT kitaplarımda Klarus ta çıktı. Şimdi yine çalışmasını yaptıkları bir kitabım daha var, ÖTEKİ Mülteci…

-Araya giriyorum, şiirden hiç bahsetmediniz?

Gülerek:

-Evet, iki şiir kitabım var, YİTİK KENT ve HER AŞK ŞAFAKTA DOĞAR. ‘’Her aşk şafakta doğar’’ yine Klarus yayınlarında çıktı. Tabi ki şiir farklı bir yazındır. Kendimi hiçbir zaman şair olarak görmedim. Ben çarık giymiş ve boğmaca hastalığına yakalanınca horozibiği kesilerek iyileşeyim diye kanı içirilmiş biriyim. İşte benim şiir toplamım budur. Kuşaklar arası farklar bu konuda bir birine uzak ve yeni nesil şiirle bizim şiir tarzımız örtüşmüyor. Yani mutfağınızda ne varsa sofranıza o gelir. Ben mutfağımda olanı yazıyorum, şiir mi değil mi, karar okuyucunundur.

-Şiirlerinizde bir hüzün ağırlığı var, özel bir anlamı mı var?

Demek ki mutfağımda hüzün var. Feodal bir alt kültürün yansımalarında hep hüzün çıkar. Yaşamaya dair değil, yaşatmamaya odaklı bir kültür… Bunları görmeyen biri bu şekilde yazamaz. Yani ayağında adidas marka ayak kabı olan birinden çarığın tarifini isteyemezsiniz!

-Peki, bu kadar yazıp çiziyorsunuz, hiç ödülünüz oldu mu?

-Olmadı. Olması için bir çabam da olmadı. Ödül ilanlarına ve yarışmalara hiçbir zaman katılmadım. Zaten günümüzde iyice anlamını yitirdi. Kitap okunmayan ve hala kitabın düşman görüldüğü bir yerde neyin ödülü? Suya, sabuna dokunmadan yazılan ve bunları yücelterek ödüllendiren bir anlayışı iğrenç buluyorum En büyük ödül halktır ve siz kitap üzerinden onlara ulaşmışsanız bundan daha iyi bir ödül yoktur. Tabi ortaokuldayken yazdığım bir kompozisyondan dolayı öğretmenim kolumdan tutup öğretmenler odasına götürmüştü. Ben korkarak ve titreyerek yiyeceğim dayağın hesabındayken, öyle olmadı. Kompozisyonu sesli olarak oradakilere okuyan öğretmenim, diğerlerinin alkışları arasında bana sarılmıştı. Hediye olarak da bir kitap vermişti, hepsi o kadar.

-Kızınız da başarılı bir romancı, nedir bu genetik mi?

-Bilmiyorum belki de… Ayrıca benden iki numara küçük kardeşimde iyi bir şair ve yazar. Kazım ŞAHİN.

-Eğitimci olduğunuzu biliyoruz, peki sizce hangisin de daha başarılısınız?

-Bu soruda kendimi bir yere koymama doğru olmaz. Eğitimciliğimi öğrencilerime, yazarlığımı da okuyucularıma soracaksınız. Onlar ne derse kabulümdür. Zaten ikisi de bir birine çok yakın iki kavram. Kitaplar geniş kavramlı eğitimdir. Ne kadar çok kitap okursanız insanlık merdivenine o kadar çok tırmanırsınız. Geri kalmışlığımızın temel sorunu eğitim ve okumadır. İstatikler, torpil yaparak kitap okuma oranımızın yüzde üç olduğunu söylüyor!

-Bundan sonra yeni kitaplar olacak mı?

-Durmak yok, yola devam.

-Aşk mı, özgürlük mü?

-İkisi bir arada olsun dersem, çok şey mi istemiş olurum? Tabi ikisi de çok geniş kavramlar. Kime göre, neye göre diye sormak lazım. Ben yaşama ve doğaya delicesine aşığım. Karşı cins anlamındaki aşka inanmıyorum. Bana göre tüm insanlar aşk kapsamında olmalı ve buradan iyileri seçip aşık olmak gerekir. Özgürlük, önce insanın iç dünyasında olmalı. Kendi iç dünyanda yakalamadığın hiçbir özgürlüğü dış dünyaya yansıtamaz ve paylaşamazsın. Tabi yine tüm bunlar, özgürlükten neyi anlayıp, çıkardığımızla alakalı.

-Keşkeleriniz hiç oldu mu?

-Hiç dönüp geriye bakmam. Önümde hangi yol var ona bakarım. Girmişsem, sevabını da, günahını da severim.

-Son olarak, sevdiğiniz bir koku var mı?

-Ne alaka bir soru demeyeceğim; evet, özlediğiniz koku karakterinizle alakalı olabilir. Yağmur sonrası toprak kokusu, küçük bebeklerin ten kokusu öylesine masum ki… Keşke hep öyle kalsalar… Birde derin deniz dalgalarının kokusu…

-Teşekür ederiz.

-Ben teşekkür ederim