MEHMET ASLAN'LA SÖYLEŞİ


YAŞAMI GÜZEL KILMANIN YOLU: ELEŞTİRİ

Ödüllü Öykü Kitaplarının Eleştirisi, Klaros Yayınları’ndan (Ocak, 2020) çıktı. Mehmet Aslan’ın ilk eleştiri kitabı. Ödüller alan yedi yazarın dokuz ürünü üzerinden oluşturulmuş. Kitaptaki yazılar farklı zamanlarda farklı dergilerde yayımlanmış. Kitap ödülleri merkeze alması, ödül- eser nitelik uyuşumunu sorgulaması açısından bir ilk gözlediğim kadarıyla. Elbette daha önce eleştiri vardı ama eserden hareket ederek biçim ve tema özelliklerinden birine yoğunlaştılar. Ödül üzerinden ürünleri görmeye çalışmak yenilik. Mehmet Aslan’ın hareket noktası ödül olsa da bir önyargıyla incelediklerine “güzel- çirkin” demiyor. Sanat eserinde “olmazsa olmaz” diye saptadığı kriterler var ve buna bağlı hareket ediyor. Hiçbir eleştirisini dayanıksız ve örneksiz bırakmıyor. Eleştiri anlayışını Toplumcu Gerçekçilik’e dayandırıyor. Kitabın, kör okumalar yapan toplumumuzda ufuk açıcı olacağını düşünüyorum. Lafı uzatmadan, aklıma takılanları sorayım, sizlerin de adına…


Hasan ÇAPİK: Ya dost merhaba… Önsözde kötü ürünlerde (sanat eseri olamayanlarda) var olan sorunları saptamışsın. Bunları konuşacağız elbette ama ilkin şunu öğrenmek isterim: Sanat eserinde bulunması gereken temel unsurlar nelerdir? Bunları bilmeden kötü ürünleri tanıyamayız.

Mehmet ASLAN: Merhaba dostum… Her sanat yapıtı biricik bir bütündür. Bu bütünlüğün hem biçimini hem de içeriğini oluşturan estetik öğeler, senin deyiminle unsurlar vardır. Yazın yapıtlarını, örneğin, öyküyü, romanı oluşturan öğeleri şu biçimde sıralayabiliriz: Dil-anlatım, konu, karakterler, nesnelerin birliği, nedensellik, örge, çatışkılar, canlandırma, itki, uzam, zaman, izlek… Bunlara ek olarak; toplumsal çözümleme, güdücü örge, değer yönlendirmeyi de yan öğe olarak sayabiliriz. 
    Yazarın dili, güzel bir anlatımla yaşamı, insanı doğru yansıtmışsa; yapıt nedensel ilişkiler gözetilerek örülmüşse; nesneler hem işlevli hem de birlik oluşturacak biçimde kullanılmışsa; karakterler kanlı canlı çizilmişse; örge sağlam bir biçimde örülmüşse; karakterler örgenin sağladığı itkiye göre hareket ediyorsa; var olan çatışkılar somut bir nedene dayanıyorsa; zaman, uzam işlevli bir biçimde kullanılmışsa; konu belli bir izlek çerçevesinde güzel bir biçimde işlenmişse vb. o yapıt için, gerçekçi, güzel diyebiliriz. 
    Yapıtta, bu öğelerden birinin aksaması, örneğin; nedenselliğin doğru kurulamaması, nesnelerin işlevsiz bir biçimde kullanılması vb. o yapıtı, estetik yitime uğratır. Estetik yitime uğrayan yapıt için, artık, gerçekçi yapıt, güzel yapıt diyemeyiz.     

H. ÇAPİK: Türkiye’de eleştiri geleneği hakkında neler söyleyebilirsin? Türkiye’de eleştirinin işlevini yerine getirdiğini düşünüyor musun?

M. ASLAN: Türkiye’de eleştiri geleneğinin, ilkin iki karşıt yolda geliştiği söylenebilir. Birinci yol, öznel çizgide ilerlerken; ikinci yol, nesnel çizgide ilerler. Öznel eleştiride kişi, bir yapıta temellendirmeye gerek duymadan “güzel” veya “çirkin” diyebilir. Kişinin bu yargısı eleştirilemez. Buna karşın, nesnel eleştiride ise, kişi bir yapıta “güzel” veya “çirkin” derse, bu yargıyı temellendirmeli. Temellendirilen bu yargı eleştirilebilir.
Öznel eleştiri de, Nurullah Ataç başı çekerken; nesnel eleştiri, Asım Bezirci ile başlar, Bedrettin Cömert’le Cengiz Gündoğdu’yla sürer, gelişir.  
    Aynı yolda olsa da, eleştirmenler arasında farklılıkların, ayrımların olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, Asım Bezirci, eleştiriyi sanatsal yaratımlarla bir tutan N. Ataç’ı eleştirirken; eleştirinin/eleştirmenin işi, sanatsal bir yaratım ortaya koymak değil, sanatsal yaratımı irdelemek, çözümlemektir, der. Buradan yola çıkarak, eleştirinin sanattan çok, bilime, felsefeye yakın olduğunu savunur.  Buna karşın, Cengiz Gündoğdu, eleştirinin, estetiğin sınırları içinde estetik ölçütlerle yapılması gerektiğini savunur. Ona göre, eleştiriye bilimsellik yüklemek eleştirinin önünü tıkamaktır. 
    Cengiz Gündoğdu’nun “Sanatta Star Sistemi” olarak adlandırdığı, burjuvazinin yazın alanındaki örgütlenmesiyle birlikte, eleştirinin/eleştirmenin işlevi değişmiştir.  
    “Sanatta Star Sistemi”nde, sanat yapıtı meta olarak görülür... Bu düzende, üretken emekçiye dönüşen yazar, yazdığı meta-kitaplarla sermaye sınıfına artı-değer kazandırır. Yazar, burada, sermayeyi arttırdığı oranda varlık kazanır. Okur, tüketici olarak görülür. Her şey onun beğenisine göre oluşturulur. Bu noktada nitelik göz ardı edilir, nicelik önemsenir. Bu düzende eleştirmene yüklenen görev, yazılarıyla yazarı “star”laştırmak, meta-kitabın, herhangi bir olumsuz eleştiri getirmeksizin, reklamını yapmaktır. 
    Bu düzende, kendisinden beklenileni hakkıyla yapan böylesi “eleştirmen”ler ödüllendirilir. Yayınevinde sorumlu yapılır; gazetede köşe verilir; dergide, kitap ekinde yazıları yayınlanır;  televizyonda, radyoda, fuarlarda konuk edilir; ödüllü yarışmalarda seçici kurul üyesi olur… 
    Eleştiri şuan, yazınımızı başkalaştıran bu örgütlenmeye karşı olan eleştirmenlerce sürdürülmeye çalışılsa da, bu örgütlenmenin tekelleri, ellerindeki kitle iletişim araçlarının, sermayelerinin vb. gücüyle, bu eleştirmenlerin okura ulaşmasını engellemekte, sessizlikte boğmaya çalışmaktadır.  

H. ÇAPİK: Eleştirmen eseri incelerken akımlarla nasıl bir bağ kurmalıdır?

M. ASLAN: Yaşamdaki değişimin bir yansıması olan sanat akımları, yeni bir görüş, duyuş,   anlayış getirip sanatta yeni bir pencere açsa da, gelip geçici bir bakış sunar insana. Gelip geçiciliği, yaşamın durağan olmayışından, sürekli bir akış içinde oluşundan dolayıdır. 
            Eleştirmen, sanat akımlarını izlemelidir elbette, ama sanat akımlarına elini kolunu kaptırmamalıdır. Yöntemli çalışmalı. Yeni gerçekliklere açık, o gerçeklikleri açıklayabilen bir yöntemi olmalı. Eleştirmen, ayrıca, ele aldığı yapıtı sınıflandırmak adına, yapıtın hangi akıma uygun düştüğünü saptamalıdır.  

 H. ÇAPİK: Eleştirmen, eserin içinde mi devinmeli yoksa ufuk açmak için kuramsal bir önerisi de olmalı mıdır? (Sorumu sorarken aklıma Belinski, Lukacs, Çernişevski, Asım Bezirci, Bedrettin Cömert, Cengiz Gündoğdu geldi.)

M. ASLAN: Eleştirmen için odak noktası, ele alıp incelediği, çözümlemeye, değerlendirmeye çalıştığı sanat yapıtıdır. Yapıtın daha iyi anlaşılmasını sağlayacaksa, eleştirmenin, yapıtın sınırlarının dışına çıkması, karşılaştırmalı bir ilişki içinde, daha genel bir bakışla yapıtı incelemeye çalışması, elbette daha iyidir. Bu durum, eleştiriyi boyutlandırır. Bu tür bir eleştiride, sınırların belirsiz olması, asıl odak noktasından uzaklaşmaya, yapıtla ilişkisi olmayan bir yığın fazlalığın ortaya çıkmasına neden olabilir. Sık rastlanan bir sorundur bu. Eleştirmen bu durumun ortaya çıkmamasına dikkat etmelidir.   
Yapıtın dışına taşmadan, onun sınırları içinde kalınarak yapılan eleştirilere geldikte… Bu tür bir eleştiri, yapıtı daha yakından, daha ayrıntılı inceleme, çözümleme, değerlendirme olanağı verir. Ödüllü öykü kitaplarını incelerken, ben, bu yolu uyguladım. Elbette, bir bütün olarak kitabımda bir gerçekliği ortaya koymaya, görünür kılmaya çalıştım. Kitaptaki her çalışma, bu gerçekliğin bir parçası, bir kanıtı olarak görülebilir. Her çalışma, hem kendi başına bir bütün, hem de kitabın bütünlüğünü oluşturan bir parçayı oluşturuyor.  
Kendini yapıtla sınırlandırmış olsun, olmasın, her iki durumda, kuramsal bir öneri sunar eleştirmen. Birinde söyleyerek, diğerinde göstererek.
H. ÇAPİK: Eleştirmen için tarafsızlık var mıdır? 
M. ASLAN: Sınıflı bir toplumda, eleştirmenin bu sınıfsal konumdan kendini soyutlaması olanaksızdır. Bu durumu, örneğin dil üzerinden açıklamaya çalışayım. Her sınıfın, olup biteni kendine yontan bir dili var. Örneğin, işveren dendiğinde, genelde; patron, kapitalist anlaşılır. Öyle ya, işçiye iş, ekmeğini veren odur! Böylesi bir dil, kapitalist sınıfın çıkarına yontan bir dildir. Kapitalist sınıfın dilidir. İşçi sınıfın dilinden baktığımızda, iş tersine döner. İşçi, işçinin emeği, yarattığı artı değer olmasa, kapitalist bir hiçtir, işsizdir. Gerçekte kapitaliste ekmeğini veren işçidir. 
Bu durumda, eleştirmenin nerede durduğu, hangi sınıftan yana tutum aldığı, hangi sınıfın diliyle yazdığı önemlidir. Sömürüye dayalı bu sınıflı toplumda, egemen düzenden yana mı olacak, yoksa sömürüyü görünür kılmanın, ortadan kaldırmanın savaşımını mı verecek… Elbette bu seçim, onun “özgür” iradesine bağlıdır. 
    Eleştirmenin bir sınıftan yana oluşu, ona, sanat yapıtına önyargıyla yaklaşma hakkı vermez. Önyargı, yapıtın doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engeldir. Eleştirmen, yapıtla arasına; inancını, ahlak anlayışını, ideolojisini vb. sokmamalıdır. Bu anlamda, nesnel yaklaşmalıdır yapıta. Anlamaya, kavramaya çalışmalıdır. 
    Bu çalışmamda incelediğim ödüllü öykü kitaplarının güzel olmadığını göstermeye çalıştım. Ama bu, bütün ödüllü öykü kitaplarının güzel olmadığını göstermez. Günümüzde de nitelikli yapıtların ödül aldığını görüyorum.  
H. ÇAPİK: Türkiye’de eleştiri kitlesine ulaşabiliyor mu? Okurumuzu nasıl değerlendiriyorsun bir eleştirmen olarak?
M. ASLAN: Sermaye sınıfının kitle iletişim araçları üzerindeki tekeli, nitelikli eleştirinin okura ulaşmasını engelliyor. Okura ulaşan, kitapların satışını artırmak için yazılan tanıtım yazılarıdır. Böylesi yazılarda, ele alınan kitabın eksiklikleri yazılmaz. Yuvarlak, genel ifadelerle, söylenen sözler temellendirilmeksizin, yapıt da yazar da övülür. Gazetelerin kitap ekleri bu tür yazılarla doludur. Çoğu da, para karşılığı ısmarlama yazılarıdır.
    Genel okur kitlesinden farklı olarak, önüne konanla yetinmeyen, ne aradığını, ne istediğini bilen okurlar, eleştiriyi gizlendiği yerden çekip okuyabiliyor. Eleştiri, böylesi okurun varlığıyla sürüyor. 
    Türkiye’de genel okur kitlesi, Cengiz Gündoğdu’nun dediği gibi, bir romanı, bir öyküyü değerlendirebilecek ölçütlerden yoksundur. Dolaysız algılamayla hoşlanma yeterlidir onun için. Oysa hoşlanma estetik bir değer değildir. Böylesi bir eksiklik, yazınımıza zarar veriyor. Meta kitap yazarları, -daha çok popüler yazarlar- daha çok satmak adına, bu okur kitlesinin hoşuna gidecek, merak öğesi üzerine kurgulanmış, insansal-toplumsal herhangi bir sorunsalı olmayan kitaplar yazmaya yöneliyor. Eleştirmenin görevi, bu okur kitlesine, sanat yapıtının nasıl okunması gerektiği konusunda bir yöntem önermek, yazdıklarıyla bu yöntemi göstermektir.  
H. ÇAPİK: Sanatta neden ödüllendirme gereksinimi duyulur? Ödüllendirmenin politik veya sınıfsal bir zemini var mıdır?
M. ASLAN: Eski Yunan’da, Dionysos Şenlikleri’nde halka açık oyunlar oynanırdı. Oyunların artması, egemen düzene karşı konuların işlenmesi, bu oyunların halk üzerindeki etkisi görüldükçe, şenlikler resmileştirilmeye, oynanacak oyunlar da, yarışmalarla belirlenmeye çalışıldı. Böylece denetim altına alındı oyunlar. 
    O günden bu güne yarışmalar, ödüllendirmeler varlığını sürdürdü. Egemen güçler, elindeki maddi-manevi güçle, kendi isterlerine uygun, düzenlerini estetize eden yapıtların ortaya çıkmasını sağlamak adına yarışmalar düzenlemiş, ödüllendirmeye gitmiştir. 
    Günümüzde yarışmalar, ödüllendirmeler araçlaştı. Yazarı, üretken emekçi yazar konumuna düşürmenin, düzenin kanallarında yürütmenin, onu “star”laştırıp kitabını daha çok sattırmanın aracı oldu. Burjuva ekonomi politiğin amacıdır bu. 
    Birde şu var. Her sanat yapıtı, biriciktir. Birbirleriyle yarıştırılması sanat yapıtının yapısına terstir. Hele ki; birinci, ikinci, üçüncü veya mansiyon biçiminde sıralamak doğru değildir.   
H. ÇAPİK: “Eleştirdiğim kitapların ortak özellikleri gerçekçi olmayışlarıdır” diyorsun. Günlük yaşamda gerçekçilik dediğimizde, kimse bu kavramı garipsemez ve herkes anlamış görünür. Sorun şuradaki, gerçekçi olmak çok zordur.  Bilim ve sanat için de bu büyük bir problemdir aslında… Katılıyor musun? Gerçeklikle bağımızı kopartan faktörler mi var acaba?
M. ASLAN: Diyalektiğin öğelerinden biri de öz ile görüngüdür. Çoğunluk görüngüye takılır. Görüngüyü gerçekliğin kendisi olarak kabul eder. Oysa görüngünün ardındaki öz’dür gerçek olan. Görüngünün ardındaki gerçeği görebilmek için olgusal bilinci aşmış aydınlanmış bir bilinç gereklidir. Bu olmayınca, gerçeği görmek, bunun ışığında gerçekçi adımlar atmak zor oluyor. İnsan türü görüngüde kalsaydı, dünyanın evrenin merkezinde olduğu düşüncesi aşılamazdı. 
    Günümüz kapitalist dünyada, görüngüyü oluşturan nesneler, şeyler, geçmişe oranla, daha da çoğaldı, karmaşıklaştı. Bu karmaşık çokluk içinde, bu karmaşık çokluğu bir ağ gibi kuşatıp devindiren kapitalist ilişkileri görmek, bu durumun insan üzerindeki etkisini kavramak gerekir. Bu görülmedikçe gerçeklik kavranmış sayılmaz. Kapitalizm, sömürüye dayalı bu ilişkilerin görünmesini istemez. Bunu en başta, gizleyen, başka türlü gösteren diliyle yapmayı sürdürüyor.        
H. ÇAPİK: Ekonomide “Her malın bir alıcısı vardır” denilir. Birisi, “Zevkler ve renkler tartışılmaz. Bunları okuyoruz sana ne? Hem ödüllü hem de popüler bu insanlar!” derlerse bu tavra eleştirmen olarak nasıl yaklaşırsın?
M. ASLAN: Ben, ödüllü olsun, popüler olsun her kitabın okunmasından yanayım. Sorun, bu kitapların gözümüze sokulup, nitelikli kitapların dirseklenmesi, görmezden gelinmesidir. Ödüllü öykü kitapları üzerinde çalışmış, yazmış biri olarak, bu kitapların okunmamasını nasıl isteyebilirim. Benim isteğim, ödülün etkisinde kalmadan, bu kitapların ne söylediğinin kavranmasıdır.  
H. ÇAPİK: Öykü kitaplarını incelerken ‘Nedensellik’ ilkesini irdeliyorsun ve önemsiyorsun. Aklıma şöyle bir soru geldi: Acaba nedensellik ilkesini biliyor ve sosyal yaşamda kullanabiliyor muyuz? Nedenselliği gündelik yaşamda kullanamayanlar sanat eserinde onun peşine düşerler mi?
M. ASLAN: Haklısın dostum… Yaşamda pek çok insan, belli sorunlar içinde yaşıyor ama o sorunları yaratan ilişkileri, nedenleri göremiyor. Görmek bir yana, yanlış tutumuyla bu nedenleri çoğaltarak sorunun varlığını sürdürmesine katkı yapıyor. Böylesi bir insanın, sanat yapıtındaki olaylar arasındaki nedensel ilişkiyi sorun edebileceğini sanmıyorum. 
H. ÇAPİK: Estetikten yoksun bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Bu salt sanat alanında değil yaşamın alanında kendisini gösteriyor bence. Anladıysan örneklememe gerek yok! Buna katılıyor musun? Şayet katılıyorsan bunun nedenleri neler olabilir? Sanat ve eleştiri bu görünümü değiştirmek için etkin bir rol alabilir mi?
M. ASLAN: Ne yazık ki öyle… Estetikten yoksun bir topluma dönüştük. Estetik bir yana, kaba sabalık egemen, diyebilirim. Yaşam alanlarımız, başta kentlerimizin durumu ortada… Çarpık yapılaşma, betonlaşma, araçlarla kaplı kaldırımlar… Doğa; maden ocaklarıyla, HES’lerle, TOKİ’vari yapılaşmalarla yağmalanmakta… İnsan ilişkilerimizde; saygı, hoşgörü, güler yüz yok. En ufak bir olayda, bıçaklar, silahlar çekiliyor. Televizyonlar, birbirlerinin kuyusunu kazanları gözümüze sokup duruyor. Müziğimiz de kabalaştı. Nasıl ki, kentlerde ilk gözden çıkarılan, yeşil alanlarsa; eğitimde de ilk gözden çıkartılan sanat dersleri oluyor. Bu sorunlar, estetikten yoksunluğun hem nedeni, hem de sonucudur. 
Türkiye’de bu sürecin, çok partili yaşama geçmekle başladığını görüyoruz. İnsanın gelişiminin ürünü olan değerler, bizde, karşılıklı çıkar ilişkisine kurban edildi. Oy uğruna, çarpıklıklara göz yumuldu… Yönetenden daha bilgili, daha akıllı halk olamaz, denilerek, halkın kültürel gelişimine çelme takıldı. Sanayileşmede atılan yanlış adımlar, örneğin, fabrikalaşmanın daha çok belli başlı kentlerde yoğunlaşması, bundan ötürü yaşanan göç, oluşan başıboşluk, kentlerin dokusunu, estetiğini bozdu. Geride bırakılan köyler de yıkıntıya dönüştü.
Estetik bilincimizi bozan tüm bu olumsuzlukların ortadan kalkması, yerine estetik ilişkilerin egemen olduğu, estetik bir yaşam alanının yaratılmasında en büyük görev, estetiğe, sanata düşüyor, diyebiliriz. Çünkü estetik, insan soyunun yaşadığı dünyayı güzel kılmanın yolunu, yordamını gösteren bilimdir. Estetik, sanat yapıtıyla kendini sınırlandırmadan, insanın el attığı her işi kapsamına almalıdır. Sanatçılar, yaratacakları nitelikli/güzel yapıtlarla, insanın estetik bilincini geliştirmelidir. Yukarıda saydığımız tüm bu olumsuzluklar, estetik bilinci gelişmiş yani güzel ile güzel olmayanı ayırt edebilen insanlarca ortadan kaldırılabilir ancak. 
H. ÇAPİK:  İnceliğin ve cevapların için teşekkür ederim.
M. ASLAN: Ben teşekkür ederim.