İNCELEMENİN DERİNLİĞİ


Klasik anlamda bir eleştirmen ya da denemeci kimliğiyle tanınmıyorum. Konumum sanki ikisi arasında bir yer gibi. Yani hem bir metni inceliyorum hem de kendime ait bir meseleyi yazıyorum. İkisinin kesiştiği, birbiriyle paslaştığı yeri önemsiyorum. Elbette hepimiz birbirimizin çoğu kere tahmin ya da hayal edemeyeceği hikâyeler yaşıyoruz gündelik hayatlarımızda. Otobiyografimizi zaman zaman ayrıksı, zaman zaman sıradan yaşantılarla kat kat inşa ediyoruz. Bu yaşantılardan bir hikâye çıkarıp öykü kurmak mümkün mü? Evet mümkün… Kendi malzemelerimizden bir ya da birçok öykü çıkarmamız mümkün. Ama bu öyküler başkalarının hayatlarına değen, başkalarının da hayatları kılan bir hikâyeye dönüştüğünde öykü kendini buluyor… Böylesine düşünceyi şiir, roman yazma üzerinde de düşünebiliriz. Burada titizlik gösterilmesi gereken şey incelediğiniz yapıtı kafanızdaki meseleyi anlamanın bahanesi haline getirmek. Yapıtın sesini kısıp, kendi sesinizi öne çıkarmak. Bundan tamamen kaçınmanın bir formülü yok, ama en başta kendinizi, incelediğiniz yapıtta cömertçe teslim ederek başlamanız gerekiyor. Oradan işinize geleni almak yerine, yapıtı istediğiniz gibi talan etmek yerine, kendi probleminizi yapıta dayatmak yerine, yapıta onun probleminin ne olduğunu anlayacak kadar yakından bakmak…
Edebiyat bir anlamda insanı anlama, anlamlandırma sanatı olarak da ele alınabilir. Sonuçta edebi eserler, en temelinde insanı anlatır. Doğumdan, ölümden ve bu iki olay arasındaki süreçten bahseder. Bu süreçte aşklar, ayrılıklar, yalnızlıklar, coşkular, haksızlıklar daha bir dizi kavram, bir dizi duygu yer alabilir Edebiyat bunları dert edinir. İnsanların söz konusu olduğu yerde psikolojiden de uzak kalması mümkün değildir. İnceleme olsun, deneme olsun iyi bir edebiyat yazısının tek bir ölçütü var aslında. Ele aldığı yapıtı konuşturabiliyor mu, yoksa yalnızca inceleme yazarının ya da denemecinin sesi mi duyuluyor orada? Bir edebi metin ile okuyucunun kişiliği arasında dinamik bir ilişki kurulmasıyla başlayan bu süreç üç evrede gerçekleşir. Özdeşim ve yansıtma, arınma, içgörü ve bütünleşme. Birinci evrede öncelikle kitapla okuyucu buluşturulur. Okuyucudan kitap kahramanının sorununu tanıması, kendi yaşamakta olduğu sorunla benzer yönlerini bulup kahramanla özdeşleşmesi sağlanır. Bu evre başarıldığı zaman, yani okuyucu kendi sorunuyla ilgili o kahramana bir yansıtma yapabildiğinde, kişi yavaş yavaş duygularını ortaya koyarak duygulardan arınma evresine hazırlanır. Roman okurken roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor, hem de sosyal bağları güçlendiriyor. Nitelikli bir roman bu etkileriyle insan beynini keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin bilgiler veriyor. İnsan bir kitabın sayfasını çevirmeye neden başlar? Şüphesiz ki ilk niyetimiz iyileşmek değildir. Kimimiz başkalarının hikâyeleri içinde kendini arayıp bulmayı arzularız; kimimiz de edebiyatın bizi şaşırtmasını, hiç bilmediğimiz dünyadan, hiç görmediğimiz yerleri anlatsın isteriz. Ama başkalarının bize anlattığı hikâyelerin içine dalıp gitme isteğinin altında yine de kendimize dair bir arayış, bir iyileşme umudu yok mudur? Edebiyat bize insan ruhunun derinliklerini gösterir doğası gereği. İnsan ruhunu tanımakta, psikanaliz ile edebiyat arasındaki yakın ilişkidir. Gizli duyguları keşfetmek için bilinçdışı materyallerin ve duygulara biçim kazandırmak için kelimelerin karşılıklı kullanımına dayanır. Edebiyatta psikoterapi de, iç çatışmaların çözümlenmesiyle ilgilenir. Her iki durumda da sembolleştirme ve yer değiştirme mekanizmaları kullanılır, metaforların zengin katkısını görebiliriz. Neden insan kelimelerle düşünür de görüntüler yüzünden acı çeker. Novalis ” Aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar” diye, Picasso “ Ben aramam, bulurum. Bir tek doğru olsaydı aynı temada yüz tablo yapılamazdı” diye boşuna söylememişti. Kimsenin bizi anlamadığını düşünüyoruz, başkaları da bizim onları anlamadığımızı. Başkalarını anlayabilmek edebiyat karakterlerini anlamakla başlar. Kahramanlar ve anti-kahramanların düşünce ve duygu dünyasını kavramak, niyetlerini, yaşadıkları olaylara bakışlarını anlamak için gösterdiğimiz çabanın çok katmanlı bir etkisi var. Beyin aktivitesi düzeyinden de bakmalıyız. Bir kitap okurken medikal frontal alanda kan akımının aktığını gösteren bulguların olduğunu söyleyen bilim adamları var. Bunun anlamı şu; kurgu okumak insan beyninde başka insanlarla ilgili bölgeleri net ve kesin bir şekilde aktifleştiriyor. Bu aktivite ruhsal düzeyde bir iyileşmeye de yol açıyor. O zaman kitapçı raflarında ya da vitrinlerde bir alıcı, bir okur bekleyen yüzlerce binlerce kitap da, bildik bir dünya ortasında, bütününü bilemediğimiz bir belli belirsiz dünyanın taşıyıcılarıdır. Kapaklarıyla çağırdıkları okurun, ilkin duyusal dokunuşu, sonra da sayfaları aralayıp ak kâğıt üstündeki lekelerini anlamlandırmaya girişmesi ile taşıdıkları bilinmedik dünyayı açmaya, yaşamaya başlarlar. “Yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer ” diyor D.H.Lawrence Kitaplar adlı denemesinde. Her yazınsal metin, insan yaşamındaki iletişimin biçimlerinden biridir. Bir kitap dilsel düzenlenişiyle bir kurmaca dünyayı taşıdığı gibi, kendisini çevreleyen gerçek, toplumsal-kültürel yapıdan, geçmiş yazın dönemlerinden, kendi dışındaki iletişim olanaklarından öğeler içerir. Okurun metin ile yaşam arasındaki bağları bulgulanmasını sağlayacak kavranış süreçleri vardır. Bu kavranış olgusunu ise yazarın belli dil, yazın, yaşam gereçlerini seçmesindeki ilkeler yönlendirir. Bu bakımdan, bir yazısal metinin kavranışı, metnin içinde bu ilkelerin oluşturduğu okurca alımlandığı an yaşamaya, soluk almaya başlar. Ne zaman bir şey okusak, ilgimizin iki yönde birden işlediğini görürüz. Bunlardan dış doğrultulu merkezkaç nitelikli olan birincisi ile okumamızın dışına çıkarız hep, bireysel yapıtlardan onların anlamlarına, ya da gerçekte belleğimizdeki uzlaşımlarla ilişkilerine döneriz. İkinci yolu ise iç doğrultulu, merkezcil niteliklidir. Okuma edimi, baştan sona, önümüzdeki metni okuma, yaşantımızın, geçmişi, şimdisi, geleceği arasında bir etkileşmedir. Okurun kişisel yapısı ile birikiminin, metinde kendine bir ayna bulması özellikle ilk çırpıda kendi yaşantılarıyla özdeşleyebildiği durumları okurken hep böyledir. Ancak, metnin bütünün yardımıyla somutlanacak gerçek, okura birçok yönden yabancılıkları olan türden bir gerçektir. Burada da, okur, kendi yaşantılarının birtakım yönleriyle, kendi gerçeğinden başka nitelikte bir gerçeğin boyut kazanmasına katkıda bulunur. Ama bir yerde de ancak bildik dünyayı ardına alarak, yazınsal metnin sunduğu yeniyi bulma sürecine katılabilir. Geleceğin bakışını değiştirir, geçmişe bakışını değiştirir. Kitabın insan yaşamındaki aydınlatıcı işlevi de bu etkisinden kaynaklanır.
Dünyayı nasıl gören bir toplumda hangi yazınsal geleneklerin ortasında, neden yazılmıştır bir kitap? İşte bu sorunun karşılığını bulmasıdır yazdıklarım.

03.01.2021-İstanbul

Yazarın Tüm Yazıları