TÜRK ŞİİRİ VE ELEŞTİRİ-I


Genel olarak yazınımızda ne yazık ki köklü bir eleştiri geleneğinin olduğunu söylemek olası değildir. Tabii ki çok önemli yazarlar iyi yazılar yazmışlardır ancak bu tam anlamıyla bir gelenek oluşturamamıştır. Yine de Tanpınar’dan başlayarak Fethi Naci, Berna Moran, Memet Fuat, Adnan Benk, Hüseyin Cöntürk, Asım Bezirci, Doğan Hızlan, Konur Ertop, Mehmet H. Doğan, Bedrettin Cömert, Orhan Koçak, Semih Gümüş, Sadık Aslankara, Yücel Kayıran  ve bazı akademisyenlerin (Örn.Yıldız Ecevit, Mustafa Durak vb.) önemli eleştiri yazıları ve inceleme yazdıklarını belirtmeliyim. Öznel eleştirinin en önemli temsilcisi sayılan Ataç apayrı bir tutum içindedir, önemlidir ancak gelenek oluşturacak bir yöntemi yoktur. O bir bakıma şair eleştirmenlere öncülük etmiştir, diyebiliriz. Cemal Süreya , Turgut Uyar vb.

Günümüzde giderek ne yazık ki daha çok kitap tanıtma yazıları yazılmakta ve onlar da gerçek eleştiri yazısı olamamaktadırlar. Tanıtım yazıları farklı bir kategoridedir ve işlevi de farklıdır. Çok seyrek olarak nitelikli, eleştiri yazısı denmeyi hak eden tanıtım yazıları görülmektedir. Ömer Türkeş, Sadık Aslankara, Birsen Ferahlı, Orhan Kahyaoğlu, Hülya Soyşekerci  vb. anılabilir. Gazetelerin kitap eklerinde yayınlanan, tanıtım amaçlı yazıları ayrı bir bağlam içinde değerlendirmek gerekir. Dergilerdeki yazılar ya da kitap boyutundaki metinleri ayrı bir çerçevede, eleştiri olarak görmek uygun olur. 

Türk şiir eleştirisine gelirsek, genel olarak bu alanı belirleyen yaklaşım Ataç yaklaşımı olmuştur. Öznel; sevdim, sevmedim yaklaşımı. Bu, genelde zorunluluktan doğmuştur denebilir. Çünkü Batılı anlamda yazın eğitiminden geçen, yabancı dil bilen, literatürü izleyen fazla insan yoktu. Yabancı dilimiz Orhan Pamuk’un çok güzel belirttiği gibi “16 yılda yes ve no demeyi öğrenmek” düzeyindedir.

Şiir eleştirisi, genel olarak eleştiri kurulamamıştır ve baş neden ekonomiktir. Tabii ki sorun sadece ekonomik olmaktan öte insan malzemesinin yapısıyla da ilgilidir. Genel olarak bu topraklarda ve olası ki doğu toplumlarında eleştiriye fazla önem verilmemekte, enerji yatırılmamaktadır. Çünkü eleştiri ciddiye alınmamaktadır. Öyle olunca da bazı insanlar bir süre yoğun çalışmakta ve daha sonra ilgisizlik ya da olumsuz tepkiler nedeniyle bıkmakta ve eleştiriden uzaklaşmaktadırlar. Eleştirmen harcadığı emeğin, zamanın karşılığını hiçbir zaman alamamıştır. Şairler ve yazarlar “yazmasa deli olacaklardır”, yani bir bakıma varoluşsal bir zorunluluktan yazarlar ve onun karşılığında da şair, romancı vb. parlak nitelikler kazanıp narsisistik doyum sağlarlar. Eleştirmenler ise bence hem böyle bir varoluşsal zorunluluk içinde değildirler (farklı dürtüleri olabilir) hem de düşmanca tutumları karşılamak zorunda kalırlar. (Onlardan da az da olsa narsisistik doyum sağlayanı, gücünü kötüye kullananı olabilir). Ekonomi dışında en önemli engellerden biri de eleştiriye açık bir toplum olmayışımız ve şair-yazarların bu nedenle aşırı, yersiz tepkileri. Ne yazık ki yazar şairlerimizde narsisistik kişilik özellikleri genel olarak yaygındır ve bu da eleştiriyi kaldıramamayı getirmektedir. En küçük olumsuz bir değerlendirmede, bu yüzden, ciddi düzeyde örselenmekte, eleştirmene yönelik öfke vb. saldırgan duygular taşımakta ya da küsmektedirler. Aynı biçimde eleştirmenler de böylesi tepkiler karşısında eleştirinin zaten nankör bir uğraş olduğunu düşündükleri için hemen olumsuz etkilenmekte ve ketlenmektedirler. Örneğin, Türk Şiirinin en önemli eleştirmeni Mehmet H. Doğan birçok abartılı tepkiye, saldırıya maruz kalmıştır. Sonunda küsmüş, yıllarca yazmamıştır. Belki M. H. Doğan’ın asıl engelleyicisi ekonomiktir. Yazdığı eleştirilerin karşılığını alabilse, geçimini sağlayabilse o kadar çok çeviri yapmayacak ya da başka işlere zaman ayırmayacak ve çok daha fazla sistematik incelemeler yapabilecek, eleştiriler yazabilecektir. Bu toplum ne yazık ki Mehmet H. Doğan’dan da Fethi Naci’den de gerektiği kadar yararlanamamıştır. Benzer durum olası ki Selahattin Hilav için de geçerlidir. Neden bu kadar az yazmıştır bilmek zor. Tabii şimdilerde benzer sorun Orhan Koçak* için de geçerlidir. Yazın dünyası, özellikle Türk Şiiri, metne nesnel yaklaşım içinde derinlikli bakabilen bu eleştirmenden daha fazla yararlanmalıdır. Reklam destekli birçok dergi var, onlar emeğinin karşılığını vererek Orhan Koçak’ın daha fazla yazmasını sağlamalıdır. Tabii ki az yazmanın tek nedeninin ekonomik olduğunu söylemek olası değildir. Doğan Hızlan ise çok geniş ilgi yelpazesiyle ve günlük gazete yazısı yazma zorunluluğuyla eleştirmen damarını istenen düzeyde işletememiştir. Hasan B. Kahraman da farklı nedenler ve yazın dışı ilgileri nedeniyle bu alana yeterince yoğunlaşamamaktadır. Yüzeysel ve arkadaş ilişkilerine dayanan sözel bilgilerle, yuvarlak laflarla gereksiz şeyler yapıyor. Resim vb. farklı alanlarda daha yoğun çalışabilir. Ramis Dara da olası ki tepkiler, ekonomik sorunlar nedeniyle eleştiri yazmaz olmuştur. Mehmet Yaşar Bilen ve İbrahim Oluklu’nun da hangi nedenle olursa olsun artık yazmadığını biliyoruz. Asım Bezirci’nin verimli döneminde Sivas yangınıyla öldürülmesi eleştiri geleneğimizin oluşmamasında en önemli etkenlerden biridir.

            Hüseyin Cöntürk, Anglosakson yaklaşımıyla, metni istatistik hesaplarına boğsa da önemli bir nesnel eleştiri başlangıcı yapmış, daha sonra uzun süre suskun kalmış, sonra da  obsesif biçimde ayrıntılara takılarak yazmamış ve zamanına yazık etmiştir. Ardından gelenler yeterince çalışsalardı (olası ki onlar da ekonomik nedenlerle savrulmuşlardır)  belki bir şiir eleştirisi geleneğimiz oluşabilirdi. Yine iyi bir başlangıç yapan Mustafa Öneş’in de çok uzun süre yazın dünyasından kopması onu edebiyat ortamına yabancılaştırmıştır. Arayı kapatıp kapatmayacağını ve nereye varacağını zaman gösterecektir. Ancak daha sonraki yıllarda da ne yazık ki ilk yıllar düzeyinde inceleme yazıları yazamamıştır. Benzer bir durum Sabit K. Bayıldıran* için de kısmen söz konusu olabilir. Daha az bir süre kopması ve son yıllardaki çalışkanlığı onun avantajı olacaktır. Eser Gürson da uzun süre yazmamış ve yeniden yazın dünyasına dönmüş ancak genç denebilecek yaşta kaybedilmiştir. Yapısalcı eleştirinin de fazla çeviri ağırlıklı oluşu ve yazarların metni kendilerinin kılma konusundaki yetersizlikleri nedeniyle sorunlu olduğunu söyleyebilirim.  

            Dikkati çeken diğer bir durum, son yıllarda giderek şairlerin aynı zamanda eleştiri yazmaya yönelmeleridir. Eleştirmen yokluğu ya da azlığı şairleri böyle bir yola itiyor gibi görünüyor. Batıda da şairlerin incelemeler de yazan insanlar oldukları görülüyor. Ama orada çıkış gerekçeleri farklı olmalı. Eleştiri de yazan şairler; ilk çıkışından beri eleştiriyi şiirle birlikte yürüten Metin Celal, benzer konumda ki Oktay Taftalı (uzun zamandır eleştiri yazmamaktadır), Yücel Kayıran, Mahmut Temizyürek, Halim Şafak, Mehmet Can Doğan, Baki Ayhan T. (Baki Asiltürk), Celal Soycan,  uzun zamandır şiir yazıları yazan Güven Turan, Veysel Çolak, Hüseyin Peker, Metin Cengiz, Gültekin Emre, Ahmet Ada, Osman Hakan A., Ahmet Günbaş, Fergun Özelli, Hilmi Haşal, Ahmet Güntan, Celal Fedai,  şairleri ve şiirlerini ( N. Hikmet, C.Süreya, A.Erhan, H.Ergülen) psikodinamik açıdan inceleyen  Yusuf Alper. Tabii Ahmet Oktay’ın bu çerçevede özel bir yerinin olduğunu belirtmek gerekir. Turgut Uyar’ın da gençliğinde önemli yazılar yazdığını unutmamalıyız. Abdulkadir Budak ve Haydar Ergülen’in de deneme ağırlıklı şiir yazıları yazdıkları görülmektedir.

            Görüldüğü gibi Türk şairleri artık kendi göbeklerini kendileri keser durumdadırlar. Bu durum bir yönüyle olumlu gibi görünebilir. Yani bu şairler şiir üstüne çok fazla düşünüyor, poetika konusunda kafa yoruyorlar. Ancak öte yandan bence şairin temel işi şiir yazmak olmalıdır. Poetika üstüne okusa da düşünse de yazmaya girişerek şiire yönlendireceği enerjisini eleştiriye yönlendirmektedir. Bu da şiirinden kaçırılan bir zaman ve enerji demektir. Oysa iş bölümüyle bu işi eleştirmenler yapsa bu enerji de şiire yönlenecek ve belki çok daha üst düzey şiirler yazılacak. Ama bu olmuyor, olamıyor. Şairler çaresizce şiir ve başka şairler üstüne yazıyorlar. Çünkü yeterince eleştirmen yok. Son yıllarda olumlu bir gelişme olarak Bilkent Üniversitesi’nin yetiştirdiği genç eleştirmenlerin giderek ciddi, Batılı anlamda sistematik, bilimsel kurallara uygun, iyi eleştiri yazıları yazdıklarını görüyoruz. Onlara ilişkin kaygımı daha önce belirtmiştim: İyi şair-yazar adaylarını alıp sadece iyi eleştirmen yaparlarsa bazı genç arkadaşlar için üzülürüm. Umarım onlar hem iyi şiirlerini sürdürecekler hem de iyi eleştiri yazıları yazacaklardır: Nilay Özer, Selim Temo, Devrim Dirlikyapan vb.

*Bu kişilerin gelişimi için Türk Şiiri Ve Eleştiri-II ‘ye bakılabilir

Benzer Yazılar