HÜSEYİN KALYAN İLE EXODUS ÜZERİNE


Klaros Yayınları’nın Dip Serisi’nden çıkan kitapları hep ayrı değerlendirmişimdir. Genelde buradaki kitaplar okumaktan zevk aldığım tarzda (her ne kadar ben o tarzda yazamasam da) oluyor. Başkalarını bilmem ama beni bu okumada tutan hep küçük İskender etkisi olmuştur. O yüzden kendisine minnetimi esirgemem.

Seriden çıkan son kitaplardan biri de Exodus. Kapaktaki “Hüseyin Kalyan” adını görünce açıkçası şaşırdım. Çünkü şairin daha önce okumuş olduğum Boşluğun Kapıları kitabındaki şiir tarzını bu seriden çıkan kitaplarla yan yana koyamadım. Exodus’u bitirince de Kalyan’ın; şiirini başkalaştırdığını, şahsıma göre geliştirdiğini düşündüm. Buradan hareketle kendisi ile bir söyleşi gerçekleştirme fırsatı buldum.

  1. Giriş yazısında da bahsettiğim gibi bence Boşluğun Kapıları ve Tiratlar bir yanda Exodus bir yanda duruyor. Kitabın yayımına kadar hayatınızda, fikirlerinizde ne tür değişimler oldu ki Exodus gibi bir eser ortaya çıktı?

            ***Beni en çok şaşırtan şeylerden biri de, doğruluğundan kimsenin kuşku duymadığı şeylerin bazen sâhiden doğru çıkmasıdır; dolayısıyla hiçbir tercihim, onu değiştirme kabiliyetimden daha değerli değildir. Yeter ki daha iyi, daha güzel, daha doğru olanı görüvereyim.

Kitaplarım arasındaki ilişkideyse değişmeyen şeyler var. Şöyle ki:

Öncelikle belirtmeliyim ki ‘Exodus’, ‘Tiratlar’ adlı şiir kitabımın son şiirinin başlığı. Uzun sayılabilecek o şiirde, başka bir biçimde de olsa  Exodus kitabının muhtevasının önemli bir bölümü mevcut. Boşluğun Kapıları kitabımın giriş şiiri olan Teknik Bir İmkânsızlık Üzerine Beş Konuşma adlı şiir için de benzer şeyleri söylemem mümkün. Ayrıca Exodus'taki kimi şiirlerim de en az on beş yıl önce yazdığım şiirler.

Şiirimin başkalaşması ve gelişmesi meselesine gelirsek:

Ontolojik sıkıntılarımda ve arzularımda kendimi bildim bileli öz bakımından büyük farklılıklar olmadı diyebilirim. Özgürlük meselesini ele alalım. Kadim zamanlardan bu yana genellikle kuş imgesiyle simgeleşmiş bir kavram. Günümüzdeyse insanlar giyilebilir teknolojiler vasıtasıyla uçabiliyorlar. Burada ‘değişende değişmeden kalan şey’, hürriyet kavramının ‘açık ve seçik olarak bilinen ve arzu edilen şeyi gerçek kılabilmek’ vasfıdır. “Gönlün arzularını gerçek kılabilmek” şeklinde de özetleyebiliriz. Dolayısıyla uçabilen insan uçmayı hayal etmez! Artık kuş imgesi uçmak (hürriyet) hayalini taşıyabilecek, bu konuda zengin bir bağlılaşık yaratabilecek kudretten yoksundur.

Yürüyebildiğimiz çağlardan bu yana nasıl ki 'x' gibi yürüsem vb. mısralar söylenmemişse bugün de artık uçmak vasfı üzerinden kuş imgesinin kullanılması şiiri zayıflatan ve hattâ gülünçleştiren bir tutumdur. Dolayısıyla şairin vizyonu değilse bile tekniği değişmek durumundadır. Elbette eşini kaybettiği için intiharı tercih eden bir kuştan bahsediyorsanız durum değişir. Benim burada üzerinde durduğum husus hürlüğü anlatmak gâyesiyle uçan bir kuşu benzetme aracı olarak kullanmak durumudur. 

  1. Şiirlerde güncel dilin fazlası ile kullanıldığını görüyorum. Mesela çağımızın sorunu “Covid”, dizeler arasında kendine sıkça yer bulmuş. Kimine göre bu güncellik şiirin kalıcılığını öldürürken kimi de her şiirin zamanını yansıtması gerektiğini söylüyor. Hangisine inanmalıyız? Kalıcı kılmak için geleneğe mi yaslanmalı, tüm zaman sözcükler mi kullanmalıyız? Ya da eser, yazılmış olduğu çağı mı yansıtmalıdır?

            ***Şair tüm çağlardan duyan bir öğrenci ve tüm çağlara seslenen bir öğretmendir. Covid 19 pandemisi ilk şiirde çağdaş bir tufan olarak vardır ve insanın yalnızca hayatta kalmak maksadıyla vahşet kapasitesini frenlediği, başka hiçbir yolla tarih boyunca suçların ve yahut günahların azaltılamadığı gerçeği ve bu durumun da geçici olmadığı kanaati dile getirilmiştir. Evet, Covid 19 çağımızın sorunudur fakat küresel yıkım konusu ilk çağlardan bu yana günceldir. Evrenseldir.

Kanımca bir şiirin içerdiği ya da içeremediği hikmeti (kalıcılığı) test etmenin en esaslı yolu onu yatay ve dikey sonsuza doğru yürüterek anlam yoğunluğunun ne hâle geldiğine bakmakla mümkündür. Yatay sonsuz, mekândır. Apokaliptik Plaka şiirini insanların yaşadığı tüm coğrafyalarda gezdirip bu testi yapabiliriz. Dikey sonsuz ise zaman. İnsanın konuşabiliyor olduğu en eski zamanlara götürüp orada okuyabiliriz bu şiiri. Söz bilen herhangi birinden de yorum isteriz. Meramını anlatabiliyorsa şiir kalıcıdır. Bu durum kullandığımız kelimelerin neler olduğundan çok kurduğumuz cümlelerin ne düzeyde aksiyomatik olduğuyla ilgilidir. Uzun konu fakat bu.

İsterdim ki Apokaliptik Plaka şiiri düşlenen herhangi bir tarih dilimi için tüm coğrafyalarda ve dolayısıyla tüm kültürlerde o kültürün herhangi bir şairinin ağzından okunabilsin. Derinliği, genişliği, evrensellik düzeyi anlaşılabilsin. Muhtemelen yapay zekânın gelişimi zamanla bunu da mümkün kılabilecektir. Bekleyelim!

Yaslanmaksa!

Şair yalnızca hakikate yaslanır. Hakikatle yüzleştiğimizde nefsimizden caymayı öğrenelim, kâfî!..

  1. Bazı sayfalarda hiciv ağır basmakta. “Şarap ve et çürüyor sarayda/açlıktan ölenlerin kemikleriyse yollarda” dizeleri ya da Lab(o)ratuvar Tanrısı ve Yazıklama şiirleri bu ağırlığa örnek gösterilebilir. Ayrıca “Vitus” şiirinde açıkça bir dergi eleştirisi görüyorum. Katılıp katılmamak bir yana düşüncenizi bu şekilde iletmeniz bana samimi de geliyor. Buradan hareketle “dergiler”, demek istiyorum; güncel dergiler ve sorunları hakkında ne düşünüyorsunuz?

            ***Martialis der ki: Bazıları kötü, bazıları orta, bazıları da iyidir şiirlerimin; başka türlü nasıl yazılabilir ki bir şiir kitabı! Bu durum kuşkusuz genel olarak dergiler için de böyle.

‘Vitus’ şiiri bilinç akışı tekniğini postmodern bir kurguyla kullandığım bir şiir. “Sadece şiir” dizesi, Sadece Şiir dergisinden haberi olmayan için başka bir şiir olarak okunacaktır fakat her iki durumda da konunun güncel şiirin eleştirisiyle, ölü bulunan yanlarıyla ilgili olduğu açıktır. O ifade bu durumda bir tür tevriye olarak değerlendirilebilir. 

Ve...

Dergiler mi? Dergiler genellikle tabut taşıyıcılarıyla dolu. Cenazeler hayli kalabalık. Ve tabuttakiler çoğu zaman tabut taşıyıcılarından daha canlı.

Martialis’e hak verelim. Başka türlü nasıl çıkarılabilir ki bir dergi?..

  1. “Dîvâneler” bölümü, eski şiire de hâkim olduğunuzun bir nevi göstergesi aslında. Kitap belli bir yolda ilerlerken aniden karşıma böyle bir bölüm çıkınca şaşırdım. “Sanırım eski şiiri iyi bildiğini de göstermek istiyor şair”, diye düşündüm. Yanılmış olup olmadığımı merak etmekteyim. Bu bölümü Exodus’a koymanızın sebebi nedir?

            ***Marifet göstermek için değil de marifet olmadığını göstermek için o şiirleri kitaba koyduğum söylenebilir. İçeriklerine (vizyonlarına) vâkıf olanlar Dîvâneler bölümündeki bazı şiirlerde bambaşka bakış açıları göreceklerdir.

Devam edelim;

Ömer Hayyam kendinde büyüttüğü vizyonu (Hayyam’ın ortaya koyduğu vizyonun Rudekî gibi büyük öncülleri vardı zira; bilenler bilir!) kendi zamanına değin fazlasıyla yetkinleşmiş olan rubai formuyla dile getirmiştir. Nâzım Hikmet rubâi formuyla birkaçı harika da sayılabilecek rubailer yazmıştır. Biçime takılırsak ilerleyemeyiz. Esas olan şey şairin ortaya koyduğu vizyondur. Şiir kendi biçimini çağırır, hasbî şair de şiire riâyet eder. Biçim bu noktada çok değerli hâle gelir. Şair de şiir de izden giden bir tekerlek değildir. Şairse eğer şair bunu muhakkak anlarsınız. Söylediğinde/yazdığında ciddi bir başkalık vardır.

“gürültüler arasından 

dan... dan...

gelir bir ses uzaktan

makinenin gürültüsü

pistonun gümbürtüsü

piston... ton... ton... ton...

piston... pis... ton...”

Yukarıda fütürizmin kurucusu sayılan şair Marinetti'den bir alıntı yaptım. Bu şiiri okuyan biri eğer biçimde kalırsa Nâzım'ın Marinetti'yi kopyaladığını düşünebilir; şiirden uzak biri için bu durum hiç de düşük bir olasılık değildir. Bu, herhangi birinin tüm barok tarzdaki binaları kilise zannetmesi gibidir! Oysa Marinetti'de şiddeti körüklemek adına insanları coşturmak için kullanılan bu teknik, Nâzım'da “Silahsız İnsanlar” şiirinde, şiddet karşıtı olanı terennüm etmek saikiyle serdedilmiştir.

Marifet konusunda temel düşünceme gelince: Hiçbir çağda karşısına bir şair olarak çıkamayacağım herhangi bir şair olmazdı. Bu düşüncemin dayanağı kendimi herkesten yukarıda görmem değil hiçkimseyi kendimden yukarıda görmememdir!

  1. Son olarak, üniversite öğrencileri arasında bir edebiyat soruşturması gerçekleştirmekteyim. Üç bölümden (Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği, Türkçe Öğretmenliği) toplam 506 öğrenciye sorular yönelttim ve çok ilginç cevaplar çıktı ortaya. Bu sorulardan bazılarını günümüzde şiir yayımlayanlara da yöneltmeye başladım. Hâliyle size de sormak istiyorum. Şiirinizi oluştururken etkilendiğiniz, beslendiğiniz şairler var mıdır? Varsa bunlar kimlerdir? Ortaöğretim veya lisans kademesinde verilen edebiyat dersleri, şiir birikiminizi ne kadar etkiledi? Yaşayan şairlerden hangilerini takip ediyorsunuz? Takip ettikleriniz arasında beğendikleriniz hangileri? En son ne zaman ve hangi şiir kitabını satın aldınız?

***Kendi olan, özgün kalmaya mahkûm. Özgün olmayansa sanat/şiir değildir. Beslendiğim şiirleri/şairleri bilseydim bunu şiirimi okuyanlar da bilirdi. Benim derdim zanaat göstermek değil. Beslenirken yazılanlara ve yaşananlara bakarım; tümüne...

Birikimimin aldığım örgün eğitimle hemen hiçbir ilgisi yoktur. Edebiyat konusunda yeterli rehberliği yapabilecek olan öğretmen sayısı çok çok azdır. Tersi olmalıydı oysa.

Yaşayan şairler değil ama yaşayan şiiri takip ettiğimi söyleyebilirim. Bazen o şiiri yazan şair hayatta da olabiliyor.

Satın aldığım son kitap, ‘Ali-Şīr Nevāyī'nin Bedāyi'u'l Vasat adlı kitabı. 26 Aralık 2020, Cumartesi günü bana ulaştı.

Minnetle başladık, minnetle bitirelim:

Exodus’un yayınlanması hakkında zarif ve ısrarlı takibi için Nuray Tunç Hanım'a, kitabı ‘Dip’ serisinde değerlendiren Lokman Kurucu Bey'e, mizanpaj desteğindeki yoğun gayretleri için Şafak Özgü Bey'e ve şiir tekniğime en ciddi katkıyı yapmış olan k. İskender'e sonsuz minnetle... Ve bitirelim, k. İskender'den duyduğum en kıymetli sözle:

En güzel şey kitap olmasaydı, Tanrı, peygamberlere resim yollardı!