MUHAMMED MÜNZEVİ İLE “ŞEHRE BODOSLAMA” ÜZERİNE


 

Elbette bazı kitap adları dikkat çekicidir, okurda merak uyandırır. Şehre Bodoslamada hem kapağıyla hem de adıyla bende aynı uyanışı sağladı. Muhammed Münzevi tarafından yazılmış 5 formalık bir şiir kitabı…Okudukça sardı. Güncel dil, kelime oyunları, ortak çocukluk… İnsan bazı dizelerde kendinden bir şey buluyorsa daha bir seviyor, içselleştiriyor eseri. Buradan hareketle daha önce tanış olmadığım Muhammed’e ulaştım. Merak ettiklerimi ona sordum.

Kısa bir özgeçmiş var kitabın başında. Ben bu sayfaları genellikle en son okuyanlardanım. En azından eseri değerlendirirken yargılarımı bir kenara bırakmak adına… Sonra, altını çizdiğim dizelerle şairin yaşamını ortak bir noktada birleştirmeye çalışıyorum. Şehre Bodoslama’da ise birbirinden çok farklı dizelerin altını çizmişim. Açıkçası da şairi bu dizelerin hangileri ile özdeşleştireceğimi bilemedim. Merakıma yenik düşerek sormak istiyorum, kimdir Muhammed Münzevi? Bize kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?

 

Doğum adım Muhammed Yıldırım. Ancak ben sanatımı icra ederken soyadımı bunun dışında tuttum. Çünkü edebiyat derslerinde öğrendiğim çoğu şair mahlas alıp şiir yazıyordu. Bu geleneğe vefa göstermek istedim. Tokatlıyım. Yaklaşık yirmi sene Tokat’ta yaşadıktan sonra Bursa’ya üniversite okumak için geldim. Bölümümü tercih edişim de sanatıma katkıda bulunacağını düşündüğüm içindi. Okul da bitti bitiyor. Yıllardır çeşitli dergilerde şiir yayımlarım. Bununla yetinmeyip Mahfel adında edebiyat dergisini kurduk arkadaşlarla. Edebiyata tutunmak için ne gerekiyorsa yaptım, yapıyorum. Kısaca şair, uzunca yazdığım satırlar kadarım. Benim kim olduğumu merak eden herkes kitabımdaki şiirlerde beni bulabilir. Kitabın dışında bir özne değilim. Ne fazla ne eksik. Zahiri Yıldırım, batıni Münzevi.

 

İki dergi ve bir fanzin eskitmiş eski bir yayın grubu sahibi olarak dergici arkadaşlara aynı soruları yönetiyorum. Dergi işleri (Mahfel) nasıl gidiyor? Gelen ürünlerin niteliği, dağıtım sorunu, baskı maliyeti, ülkedeki dergi ortamı vs.

 

Dergi işleri iyi gidiyor dersem yalan söylemiş olurum. Türkiye’de dergicilik yapmak dün olduğu kadar bugün de zor. Hatta daha da zorlaşıyor. Basım maliyeti, kargo maliyeti, tasarım ve tanıtım maliyetini hesap edersek her sayı zarar ediyoruz. Tabii zarar ediyoruz diye edebiyattan da vazgeçmedik. Ustalarımıza bakıyorum. Dergi çıkarmak için arabasını, halısını satanlar olmuş. Biz de banka borçlarına girdik de kotarabildik bu işi. Yaklaşık dört yıldır çırpınıyoruz diyebilirim. Ama diğer genç dergilere nazaran Mahfel çok daha iyi durumda. Genç dergi diyip küçümsenebilecek bir dergi olmadı hiçbir zaman Mahfel. İlk sayısından son sayısına her zaman bir önceki sayının üstüne çıkarak devam etti. 2020 senesinde iki büyük soruşturma ve bir dosya armağan ettik edebiyat arşivine. Belki şimdi bunlar görülmüyor ama on yıla kalmaz herkes Mahfel’i konuşacak kanaatimce.

Gelen ürünlerin niteliğine bakacak olursak dışarıdan yazı alımına muhtaç bir dergi olmadık hiçbir zaman. Ama ara ara da iyi metinler gelmiyor değil. Bizi eleştiren insanlarla savaşmak yerine onlarla iş yapmayı tercih ettik. Bu yüzden Mahfel için dışarısı içerisi yoktur. Mahfel’i bilen, tanıyan, seven herkes Mahfellenmiştir, o kadar. İyi bir ekibimiz var. Ancak bu ekibin üyelerinin her biri farklı şehirlerde yaşıyor. Bu bizim için büyük bir sorun olabilirdi. Bu durunu avantaja çevirerek büyük işler başardığımıza inanıyorum. Bursa, İstanbul, Ankara, Denizli ve Batman gibi birbirine uzak illerde ekip arkadaşlarımız var ve bu, Türkiye’de her yere doğrudan bağlantı sağlayabiliyor. Ancak satışlara ne kadar yansıyor orasına diyecek sözüm kalmadı. Türkiye’de dergi okuru kaldı mı bilemiyorum doğrusu. Satılan dergiler fotoğraf çekmek için dekor olmaktan öteye gitmiyor. Biz bunu yıkmak için yola çıkmıştık ama ancak bu mücadele hiçbir zaman hafiflemedi. Aksine şiddetini artırarak devam ediyor.

Dağıtım sorunu bu sayıya (12. sayı) kadar bizi epey uğraştırıyordu. Artık Ankara merkezli bir yayınevi ile beraber yürüyoruz. Dizgi Kitap Eğitim Yayıncılık, bizim gücümüze güç katarak dağıtımımızı ve basımımızı üstlendi. İşi bir kişi yaparken iki kişi yapmaya başladı ve artık daha az yoruluyoruz ya da diğer işlere vakit ayırabiliyoruz.

Ülkedeki dergi ortamı belki yirmi senedir yok. Biz olmayan bir ortamda hayat bulmaya çalışıyoruz. Yazarların bile dergi okumadığı bir zamanda yaşıyoruz, farkındasınızdır. Kişioğlu şiiri yayımlanınca çok mutlu oluyor. Dergiyi bedava(!) ediniyor. Hemen kendi şiirini bulup fotoğrafını çekiyor ve tamamını sosyal medyada insanlarla paylaşıyor. Ama önceki sayfada yahut sonraki sayfada kim ne yazmış onun için hiç önemli değil. Onun için kendi şiiri önemli. Çağın en büyük şairi o çünkü. Diğerlerini okusa ne olur okumasa ne olur…

Uzun lafın kısası Türkiye’de dergi ortamını konuşmak şöyle dursun edebiyat ortamı da kalmış değil. Piyasa kimin elindeyse onun dergisi yahut kitabı satıyor. Kimde para varsa o iş yapıyor. Böyle bir ortamda edebiyattan bahsedebilmek samimi gelmiyor bana. Son yıllarda yaklaşık on tane dergi öne çıkarıldı (!). Bu dergiler popüler edebiyat yapan dergiler tabii. Kimisi arabesk yaparak, kimisi Yeşilçam fantezisi yaparak, kimisi ünlü yazarları kapağa taşıyarak, kimisi de şairlerin bardakaltlığı olduğu magnetler, kartonlar dağıtarak çok satabildi. Nerede edebiyat? Cemal Süreya’ya yazık değil mi bardakaltlığı olmak? İyi ki görmemiş bugünleri. Kahrından ölürdü kuvvetle muhtemel.

 

 

Şiirlerde güncel dilin fazlası ile kullanıldığını görüyorum. Mesela “Dijitaldir kederimiz/kadınlarımıza sarılamayız biterse şarjımız”, “Modemden uzak kaldığımız kadar/gönülden de uzaktayız artık” gibi dizeler bunlardan bazıları. Kimine göre bu güncellik şiirin kalıcılığını öldürürken kimi de her şiirin zamanını yansıtması gerektiğini söylüyor. Hangisine inanmalıyız? Kalıcı kılmak için geleneğe mi yaslanmalı, tüm zaman sözcükler mi kullanmalıyız? Ya da eser, yazılmış olduğu çağımı yansıtmalıdır?

 

Güncel olmak şiiri ne zaman öldürmüş, ben hiçbir edebiyat tarihinde okumadım. İnanmamız gereken şudur: Şair çağına yabancı mı, değil mi? Ben çağına şahitlik eden bir şairim. Çağımda dönen dolapların elbette farkındayım ve bu sahtekârlıklara bir çift söz söylemeyeceksem ben niye yazıyorum şiirimi. Kimi şairler güncel için söz söylemezler. Varsın söylemesinler. Kimse bunları yazmak zorunda da değil ayrıca. Kalıcılık bizim ülkemizde belirli kurallara bağlı kalınınca olmuyor maalesef. Bu topraklarda kalıcı olmak isteyenler Yunus Emre’yi okumalı, hatmetmeliler. Fuzuli’den, Nefi’den, Şeyh Galip’ten bihaber şairlerin kimi Türk şiirini küçük İskender’le başlatıyor. Bu çok gülünç bir durum. Çağına şahit olduğun kadar geçmiş dönemi de iyi bilmelisin ki gelecek için bir şeyler söyleyebilesin. Günümüz insanının bunlar hiç umurunda değil ki. Ben, geçmiş dönem şairlerini reddetmedim hiçbir zaman. Bilakis bizim şiir geleneğimiz de buna müsaade etmez. Ben, hep kim var kim yok okumaya çalıştım. Orhan Veli ne demiş, Turgut Uyar diye bir şair varmış. Sezai Karakoç ile aynı çağdaymışız, İsmet Özel hâlâ hayattaymış vs. gibi gerçeklerin peşinde gittim. Türk şiir tarihini öğrenmek için Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okudum ancak bu bilginin üniversite görmeden de öğrenilebileceğini fark edince geç oldu tabii.

Edebiyatımızda geleneği reddedenler hiçbir zaman kalıcı olamadı. “Orhan Veli?” diyebilirsiniz. Orhan Veli ve arkadaşları geleneği reddetmediler. Artık geleneğin diliyle şiir yazılamayacağını fark etmişlerdi sadece. Çünkü çağ artık Şeyh Galip’in, Fuzuli’nin sözlerinin anlam etmediği bir çağ idi. Bunu yaparken onlardan da beslendi şairlerimiz. Orhan Veli ve Nâzım Hikmet’in şiirlerine bakarsanız aruzla yazılmasa bile aruz havasında şiirler görürsünüz. Bunu duymak için şiir kulağına sahip olmak gerek tabii. Şiir kulağı da ne? İsmet Özel’in “narodnik” dediği şey işte. İyi bir şiir okuyucusu olmakla şair olmak arasında çok ince bir çizgi var. Orayı yakalamak mesele. Kısaca şair çağına şahitlik edip “söylenmesi gereken şeyi, yani ihtiyaç duyulanı söyleyen kişi”ye denir.

Üniversite öğrencileri arasında bir edebiyat soruşturması gerçekleştirmekteyim. Üç bölümden (Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği, Türkçe Öğretmenliği) toplam 506 öğrenciye sorular yönelttim ve çok ilginç cevaplar çıktı ortaya. Bu sorulardan bazılarını günümüzde şiir yayımlayanlara da yöneltmeye başladım. Hâliyle size de sormak istiyorum. Şiirinizi oluştururken etkilendiğiniz, beslendiğiniz şairler var mıdır? Varsa bunlar kimlerdir? Ortaöğretim veya lisans kademesinde verilen edebiyat dersleri, şiir birikiminizi ne kadar etkiledi? Yaşayan şairlerden hangilerini takip ediyorsunuz? Takip ettikleriniz arasında beğendikleriniz hangileri? En son ne zaman ve hangi şiir kitabını satın aldınız?

 

Ben şiirimi oluştururken çok şairden beslendim. Ki doğru olan şeyi yaptığıma inanıyorum çünkü benim ustalarım da bu yolu izlemişlerdir. Benim şairlerime ilk şiir kitabımda rastlamış olmalısınız. Bunlardan aşikâr olanları Nefi ve Turgut Uyar’dır. Onlar da iki bölümün epigrafi kısmında yer verdiğim şairlerdi. Bunların dışında kitapta birçok şaire selamlama yaptım. Hepsinin ismini vermek istemem açıkçası. Bunu okur keşfetmeli. Ama elbette İsmet Özel ve Ülkü Tamer diğer öne çıkan şairlerim diyebilirim. Edip Cansever de keza öyle. Sezai Karakoç’un adını anmazsam Allah sorar.

Aldığım edebiyat tahsilinde öğrendiğim şey şuydu: Burada seni şair yapacak bir şey yok. Şairin okulu olmaz. Şairin okulu dergiciliktir, şairlerin kendileridir ve hayatın ta kendisidir. Ama küçümsemek de bize düşmez elbette. Edebiyat tarihiyle alakalı her şeye temas edildiği için bu bana birikim olarak epey yansıdı. Teori derslerinde öğrendiğim şeyleri şiirlerimde zaten bilerek yahut bilmeyerek kullandığımı fark edince şiiri daha da ciddiye aldım ve daha çok saygı duydum. Saygı duyduğum ölçüde başarılı oldum. Tahsil, şiirimi çok etkilemese de şiir ve edebiyat üzerine epey bilgiye ulaşabildim elbette.

Yaşayan şairlerden bir haylisini takip ediyorum. Az önce çağa şahit olmaktan bahsettik. Üzerinde en çok durup düşündüğüm şair İsmet Özel’dir. Şükür ki onunla aynı çağda yaşıyoruz. Sezai Karakoç da öyle. Bu iki üstadın dışında şiirlerini severek takip ettiğim birkaç şair söyleyeyim: Süleyman Unutmaz, Ahmet Murat, Yağız Gönüler, Hüseyin Akın, Güven Adıgüzel, Osman Konuk gibi şairler.

En son, dün Mahfel şairlerinden Ahmet Özdemir’in ilk iki şiir kitabı “Avrel” ve “Gögercin Sayıklaması”nı aldım. Bugün onları okuyorum. Mahfel dışından birilerini söyleyecek olursam günümüzün başarılı kadın şairlerinden saydığım Neda Olsoy’un “Türkiye Tahlili” de beni etkiledi son dönemde. Buna Yiğit Ergün’ün “Halim Vaktime Küskün’ünü ve Çağrı Topsöken’in “Güller Kerhanesi”ni ekleyebilirim. Çok şiir kitabı okuyorum. Hepsini buraya sıkıştıramam. En çok beğendiklerim bunlar.

 

 

Bir de farklı bir söyleyiş yakaladım ben kitapta. Açıkçası bu tarz oyunları seviyorum. Mesela “Ve ben pastoral bir şiirde vitamin zerresiydim/organlarımda misyonerler vizyon çizerdi”, “Musikiyi Senar’dan Müren’den de öğrenemiyoruz/Itri desen olay yeri incelemede sanık/tanıklar Baki’den şüpheli Schubert sapık” gibi dizeler altını çizdiklerimden bazıları. O yüzden ben, Muhammed Münzevi’den yeni eserler okumayı beklerim. Var mıdır yeni çalışmalarınız? Varsa bunlar nelerdir, onları ne zaman okuyabiliriz?

 

“Şehre Bodoslama”, 2016-2019 yıllarında yazılıp yayımlanan şiirlerden müteşekkil bir kitap oldu. Bu kitabı tahmin ettiğimden biraz geç çıkarabildim maddi imkânsızlıklardan dolayı. Yeni çalışmalarım elbette var. Elimde bir dosya daha var. Ancak bunu yayımlamak için acele etmeyeceğim. Belki bir iki yıl sonra yayımlarım. 2022 yılı içerisinde belki ikinci şiir kitabımı konuşuruz.

Şiir dışında deneme, günlük, mektup ve makale türlerinde de yazıyorum. Ancak önceliğim her zaman şiir oldu. Belki önümüzdeki yıllarda bu türlerde de eserler verebilirim. Bunu zaman gösterecek. Zaman en büyük düşmanımız ve en azılı düşman da içinde bulunduğumuz zaman. Umarım geleceğe dair güzel sözler söyleyebiliyoruzdur. Bunu başarırsam rahatça ölebilirim.

Teşekkürler

Muhammed Münzevi

6 Ocak 2021