HAL-İ PÜR MELALİMİZDEKİ GİZLİ BERGSON’CU ŞİFRELER


Bergson, felsefe geleneğinin tümüne sistemsel ve soyut düzeyde çakılıp kalmaları, olguya-nesneye denk düşecek, örtüşecek söylemi kuramamaları yönünden karşı çıkar. Salt soyut kavramsal içeriklerin kendi içinde dönüp duran, ilerlemeyen bir düşünme biçimine yol açtıklarını; bunun da felsefi düşüncenin, pozitif bilimlerdeki gibi hem sürekli bir ilerlemeye dönüşmediği hem de nesnel gerçekliği gösteremediği bir pozisyonda kalmasına neden olduğunu söyler. Fakat bu haklı eleştirilerle birlikte yine de filozof, kendi felsefesindeki “süre, bellek, sezgi, yaşamsal atılım” kavramları arasındaki ilişkilerini düzenlerken de sonuçta çoğu insan için felsefesinin anlaşılması zor, soyut bir alanda ilerlemesini engelleyemez. Bununla birlikte Bergson felsefesinde düşüncenin gündelik somut olay ve olgularla ilişkilendirilmesi, Spinoza’yı çemberin dışında tutarsak genelinin düşüncesine göre çok daha müsaittir.

Gülmek Devrimci Bir Eylemdir

Bergson, “Komiğin Anlamı üzerine Deneme’sinde, gülme eyleminin oluşu sırasında insanın duyguyu askıya aldığını, arı zekâya seslenen bir durumun ortaya çıktığını söyler. Bu yönüyle gülmeyi acımasızlıkla da ilişkilendirir. Bu zekâ diğer zekâlarla da ilişki halinde olmalıdır. Ancak gülmeye konu olan komiğin tadının tek başına alınamayacağını, yani en az iki kişiye ihtiyaç duyulan bir sosyal organizasyon olduğunu düşünür. Bu yönüyle gülmenin viral olduğunu da gündelik hayatımızda çok kez deneyimlemişizdir. Birileri gülüyor diye mevzuyu bilmesek de gülmekten kendimizi alamayız. Peki, karda yürürken düşen birine, ayağı bir yere takılarak sendeleyene veya karikatürde gösterilene neden gülüyoruz o halde? Bunlarda komik olan nedir? Çünkü bir başka açıdan bakıldığında yere kapaklanan ve canı acıyan birine gülmek, acımasızlık belirtisi değil midir? Bergson bu soruların cevabının anlaşılması için gülmenin toplumsal yararlılık işlevine bakmamız ve gülmeyi toplumsal ilişki içine yerleştirmemiz gerektiğini söyler. Gülme duyarlılıkların susturulup yalnızca zekâların çalıştırıldığı bir anda ortaya çıkacaktır, der.

Gülme bir dış koşul gerektirdiği için kıçımız üstüne düştüğümüzde, düşme ve canımızın acımasına yönelik duyarlık askıya alınır ve zekâ, hareketimizdeki engelliliğe, aksamaya, acemiliğe odaklanır ve onu ayrıksayarak komiğin içine yerleştirir. Bu anlamda komik rastlantısaldır ve komik olan gülünçlülüğünden habersiz olduğu ölçüde komik olur. Bu bakımdan komik, herkese görünür olurken, kendini kendisine karşı görünmez kılar. Bu yüzden de bize gülenlerin eylemi bize komik gelmez ve hatta itici, sinir bozucu gelir. Komik olan, gülünç ve kusurlu olarak işaretlendiğinden en azından komik göründüğü durumlar yönünden kendini düzeltmeye çalışır. Bunu en baştan bilseydik, muhalifler olarak rakiplerimizi kızgın ve ciddi bir suratla sürekli eleştireceğimize, onlara kusurlu bulduğumuz yönlerden sürekli ve sistemli biçimde gülerdik ve belki de bu daha iyi bir mücadele yöntemi olurdu, diyen çıkacaktır, belki de. Ama bir kısım muhalif zaten bunun bilincinde olmalı ki “gülmek, devrimci bir eylemdir.” şeklinde bir söylem üreterek bunun sadece bir klişe olmadığını da göstermeye çalışırlar. Ayrıca Bergson, gülmenin bir toplumsal jest olarak korku ve ayrıksılığı bastıran, toplumun yüzeyindeki mekanik katılığı gideren, bunları yumuşatan yararlı bir toplumsal işlevi olduğuna da inanır. Başlıktaki söyleme dönersek, gülmek ne zaman ve neden bir devrimci eylem olur ya da olsun, diye sorabiliriz. Bergson’un gülme ile ilgili saptamalarına baktığımızda, gülmek rakibin, mücadele edilenin, karşısında olduğumuzun eylemlerindeki ayrıksılığa, beceriksizliğe, biçimsel veya içsel yamukluğa karşı geliştirdiğimiz ayar ve denge bozucu bir eylem olmakla ve rakibi kendi işaretli kötücül eylemlerini düzeltmeye icbar etmesi yönüyle devrimci bir eylem olmaktadır. Ayrıca biliriz ki gülmek ve hele ki ağız dolusu gülmek, Nazım Usta’nın da “Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler  “ şiirinde dediği gibi, bir yerde direniş bir yerde yaşama tutunmak bir yerde de devrimci bir eylemdir. Hiçbiri olmasa da o a için bizi neşeli biri yaptığı kesindir.

(…)

“Tıraştan tıraşa yüzüne bak,

Unut yaşını

Koru kendini bitten,

Bir de bahar akşamlarından;

Bir de ekmeği

Son lokmasına dek yemeği,

Bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.

Ya Zaman! Hissettiğimiz Yaşta mıyız, Takvim Yaşımızda mı?”

(…)

Hissettiğimiz Yaşta Mıyız, Takvim Yaşımızda Mı?

Hegel ve Bergson, biri diyalektik biçimde, diğeri ise mutlak gerçeklik olarak süre biçiminde olan zaman düşünürleridir. Özellikle Bergson’un felsefesinin merkezine “zamanı, süreyi, sezgiyi” yerleştirdiğini söyleyebiliriz. Bunu da soyut olarak algılanan zaman ve süre mevzusunun somut düzeyde algılanabilmesi amacıyla yapar. Günlük dilin sıradan ve kullanışlı aforizmalarında, bazen, daha derin hakikatlere dair ipuçları da bulunabilir. Çevremizde sık sık ‘’Ben hissettiğim yaştayım, takvim yaşımda değilim!’’ türünde cümleler kurulduğunu duyarız ve bu tür sözleri de genellikle bir faninin yaşlanmaya karşı çaresiz direnişleri olarak görür, onu müstehzi bir edayla karşılarız. Ama bu mevzuda ilk gözümüze çarpan şey, sözü edilen zamanın nasıl olup da hem dışsal olarak ölçülebilir hem de içsel olarak başka bir ölçünün keyfiyetine dâhil edilebilir olduğudur. Evet, insan, gerçekten hissettiği yaşta olmayı hem arzu eder hem de bunu gerçeküstü bir durum olarak inanılmaz görür. Bu durum, acaba, bilinç ile dış dünya; uzam ile uzam dışı arasında psikolojinin getirdiği bir bölünmeyi mi ifade ediyor? Olduğumuz yaşta değil de olmayı istediğimiz yaşta olmak arasındaki ayrımda hakikati arasak hangi tarafta oluruz? Elbette, bize verilen gerçeklik algısı içinde davranarak takvimsel olarak bulunduğumuz yaşı hakikat sayarız. Fakat yine de içimizde sezgisel olarak işleyen başka bir zaman olduğu ve o zamanın dışımızda işleyen takvimsel zamana uymadığını da güçlü bir duygu olarak taşırız.

Bergsonculukta iki çeşit zaman tasviri var: Dışsal-maddi-sayılabilir olan yapay zaman ve içsel-sezgisel olan gerçek zaman. Dış dünya, madde uzamsaldır ve bu uzamsallık yapay bir zamanın kaynağını oluşturur. Bu zaman, bilincin içinde oluşan zamana benzemez. Çoğu kez alışkanlıklarımızın etkisiyle bilinci bu dışsal zaman içinde ele alırız. Bergsonculuğun sezgiyle elde ettiği ilk şey, önce bilince ait içsel bir zamanla dünyaya ait dışsal zamanı, ya da gerçek zamanla simgesel zamanı karşı karşıya getirdiğidir. Sezginin bize gösterdiği ilk şey, yaygın zaman kavrayışımızın aslında zamana yabancı olan, uzama ait ölçülerle belirlendiği ama bilincimizin bu zamanın ötesinde kendine özgü içsel bir zamana sahip olduğudur.

Dış dünyaya özgü olan zaman ‘homojen zaman’dır, eşit aralıklarla bölünerek ölçülebilir (sayılabilir) hale getirilmiş, çizgiselleştirilmiş, uzaylaştırılmıştır.  Bizim dışımızdaki (psikolojinin alanına girmeyen) nesneleri anlamak için bu homojen zaman yeterlidir. Ama insanın zamansallığı, uzamsal olmayan başka bir tür zaman anlayışını gerektirir. Bergson, dışsal zaman tarafından üzeri örtülen ama içsel yaşantılarımızda kendini dolaysızca gösteren, bilince özgü bu heterojen zamana, yani ‘’süre’’ye sezgi yoluyla ulaşılabilir ve süre sayıyla ölçülemez ve gerçek zamandır, der.  Dış zamanın ölçülebilirliği hep bir uzama ihtiyaç duyar ve uzamın sınırlılığı içinde kalır, dolayısıyla yanıltıcıdır. Oysa içimizde sayıya vurulamayan, sezgisel olarak bilincimizde yer edinen, hiç durmadan akan, değişen, dönüşen ve sınırsız olan başka bir zaman duygusu var.

Baştaki aforizmaya dönelim: Kişinin, gövdesi üzerinde gözlemlediği değişimler, yapay olarak oluşturulmuş dışsal zamanın göstergeleriyle mi, kişinin içinde-bilincinde oluşan zamanın göstergeleriyle mi doğru ölçülebilir? Bu ikisi her zaman uyuşmayabilir.  Ki çoğu zaman da uyuşmaz. Kendimizi ya olduğumuzdan daha yaşlı ya da daha genç hissederiz. Bir genel kabul ürünü olan dışsal zamanın verilerinin, içimizde tekil olarak gerçekleşen içsel-sezgisel zamanın verilerinden daha gerçek olduğunu söylemek belki de sadece meselenin hangi tarafında durmak istediğimizle ilgili bir şeydir. Bu anlamda kişinin hissettiği yaşta olması daha hakikidir. Çünkü bu sezgisel sürenin niteliği, kişinin, dışında olup biten her şeye karşı tutumunu belirleyen gerçek duygusudur. Hiç kimse takvim yaşım bunu gerektiriyor, diyerek psikolojik yönelimlerini-içsel niteliğini biçimlendirmez. Bu biçimlenme daha çok kişinin içsel serüveninin arzu ettiği istikamette gelişir. Öyleyse “İnsan, hissettiği yaştadır.” diyebiliriz.

Postmodern Birey Sezgici Gerçeklik Algısına Daha Mı Yatkın?

Bu zemin üzerinden meselenin bir başka boyutuna geçebiliriz. Özellikle postmodern dijital çağın birey ve topluluklar üzerinde nesnel hakikatin yıkımına dair güçlü etkisi, tekil ve çoğul öznelerin her birinde Bergsoncu bir hakikate ulaşma hali yarattığını düşünebiliriz. Nesnel hakikatin yıkımı, silikleşmesi ve öznelleşmesi öznenin daha çok içsel hakikatine yönelmesine yol açıyor denebilir. İçsel hakikatin Bergsoncu bir sezgiyle oluştuğunu söylemek mümkün olmasa da sonuçları itibariyle herkesin bir iç hakikat oluşturduğu ve bu doğrultuda davrandığı doğrudur. Postmodern düşüncenin yapıyıkımı yöntemiyle ilerlettiği fikir üretme fiili günümüz insanını, hiçbir konuda bir sabite, güçlü bir temel referansa bağlı kılmamaya itmiş ve birey sonsuz ihtimal içeren bir hakikat kaosuna mahkûm edilmiştir. Yönünü ve zeminini yitiren insan yalnızca hislerine, sezgisine güvenerek ilerlemeye çalışmaktadır. Amacı bu olmasa da postmodern düşünce sisteminin bireyi Bergsoncu bir idealizme zorunlu kıldığı da söylenebilir.

Geçmişe Takılıp Kalmışsın Arkadaş

Geçmiş, kimimiz için iyicil hatıraların depolandığı ve özenle korumamız gereken bir alan; kimimiz içinse kötücül anıların dehşetiyle sarsıldığımız karanlık ve korkutucu bir odadır. Fakat her durumda geçip gitmiş bir zaman diliminden bahsediyorsak, neden hepimiz için de ölü deneyimlerin gömüldüğü sisler içinde bulanık bir alan olarak görülmüyor da her birimiz geçmişe farklı anlamlar yüklüyoruz? Sanırım bu sorunun cevabı, geçmişin aslında geçmemiş olmasında saklı. Bergson saf bellek, imge-bellek ve algının düşünce yaşamında nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor yazılarında. Ona göre saf bellek, kendini geçmişin imgeleri aracılığıyla gösterir. Yani geçmiş, kendisini şimdiye taşıyan imgeler yoluyla şimdiye müdahale ediyor. Bunu geçmiş üzerine düşüncelerle gerçekleştirdiğimiz için, saf bellek alanında depoluyoruz. Fakat sanırım hiçbirimiz kolay kolay geçmişin, şimdimize somut müdahalelerde bulunduğunu gözlemleyemeyiz.  Bergson’a göre bunun nedeni, sadece vücudun ve eylemin zamanı olan “şimdiye” dikkat etmemizdir ki bu aynı zamanda "şimdiki andan başka hiçbir şeyi işgal etmeyen " beynin de nedenidir. Başlıkta ve gündelik hayatta da sık sık kullandığımız “geçmişe takılıp kalmak” bu anlamda kişinin psikolojik bir takıntısı değil de geçmiş denenin bizde somut olgularla deneyimlenmiş ve deneyimlerin de taşıdığı etkiler yönüyle doğal olarak şimdinin içine taşınması durumu olsa gerek. Ama yine de geçmiş deneyimlerimizi, şimdinin üzerini örtecek ve anlamını azaltacak düzeyde güncelin içine taşımak bir takıntı olsa gerekir.