HALİM VAKTİME KÜSKÜN ya da YENİLGİLERDEN BİR APOLET!..


      

Ahmet GÜNBAŞ /

Yiğit Ergün’ün, -seçiçi kurul üyesi olduğum- 2020 Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü’ne ait dereceye giren dosyasında, Dar Geçit adlı bir şiirin girişindeki beş dizeyi anımsıyorum kendine özgü ironisiyle. Aynen şöyle:

“başıboş, zincirsiz, mülksüzmüşüz

tabiatın meyvesi

evlanın özüymüşüz

nerdeymiş anasının patiği

haniymiş babasının devleti”

Gerçeği ninni diline dönüştürürken kendini zor tutan, patlamaya hazır bir söylemdi bu dizelerin bende bıraktığı izlenim.

Kısa süre önce okumaya başladığım Halim Vaktime Küskün⃰, bir kitap adı olmanın yanında, hal'’ ile vakit arasındaki çelişkiyi duyurması açısından oldukça başarılı. İnsanı ortadan bölen, çiğnenmiş BİR ruh hali yani! Aşk mı?.. Onun da tadı tuzu yok. Her gün yenilmekten gelen şairin,  "saçı sakalı karışmış bir sevda içinden bildiriyorum" dediğinin altındakilere dikkatinizi çekmek isterim:

“üzerime bir vinç yenilgi boşalttı

duymadı bağrışlarımı, erken sönüp gitmelerimi

sarmadı yaralarımı, arsız bir bataklık belledi yatağımı

gecenin bir körü eve dönüp

sifona çektiğim günahlar kadar

özledim ondan kalanı” (s:17)

Şiirler boyunca dışa vurulanlarda,  her yanıyla kırgın bir tip çıkmakta ortaya. Sanki bir ifade tutanağına geçilmiş gibi çok keskin çizgiler var satır aralarında. ‘Hal’ ile ‘vakti’ arasındaki perişanlık ilk bakışta göze çarpıyor. Az önceki yenilgiler bahsini tam bir bozgun olarak niteleyebiliriz. Adını vermese de müsebbibi “biri var aklımda” diyerek özetliyor meçhulümüz. Kesik kesik, yorgun bir ruh haliyle konuşuyor bir karaltı kimliğiyle. Yakınmalar hep aynı yönü, aynı kişiyi gösteriyor:

“kavil oldum çıktım kerevetine

ziyan oldum basarak dinamitine

ulağıydım gecenin, seni aradım perişan

bir sancı oldum bir meczup, ikiz heyecan” (s:21)

Özellikle son dize delip geçiyor yürekleri. Ziyan olmanın sarsıntısı büyük. Dünyayı sallıyor desek yeridir. Yara ağır.  “içimde yalvarmanın ikna olmamış yolları” (s:13) diyerek tüketmiş her çırpınışı. Nereden gelip nereye gittiği tevatürden ibaret sanki.

“yüz bin kavşak, milyon otoban

yolumu buldurur mu bir tanesi?” (s:13)

Hele İç Vuruş beyanında üç dize var ki pimi çekilmiş bombayı andırıyor:

“dünüm yorgun, günüm iflas

içimde içimi oyan bir makas..

parçalar birleşmez bir daha” (s:14)

Ölümcül yorgunlukla iflasa varan savrulmanın öyküsünde hareketlenen bir ‘makas’ imgesi var ki bana, Metin Altıok’un Kavaklar şiirindeki, “beni hoyrat bir makasla / eski bir fotoğraftan oydular”  dizelerini anımsatıyor tüm dehşetiyle. Dehşetle diyorum; çünkü sonuçta yaşama sevincini söküp atıldığı içsel bir çöküşten, oyulgan bir ağrıdan söz ediyoruz. Tartışmasız devlet kırığı da dahildir bu müzmin hüzne, bu can çekişen kıvranmaya.  Şairin, kimliğini siluetten ibaret bir altüst oluşu sergileyen,  “aynam kırık, bilmecem aykırı / ne geceden huşu buldum ne karşıladım sabahı / tıpkı bir kelaynak kuşu inceliğinde gördüm de hayatı / ağladı bulutlar, kıtalar ayrıldı / kapını kapa / göçsüz yollar getirdim sana” (s:12) feryadına bakılırsa, “göçsüz yollar” dağınıklığı yeter bize vakitsiz halini anlatmaya. Ancak bunu sadece aşktan kırılmışlık olarak ele alamayız. Her bakımdan yorgun bir yolcudur güçlükle karşımıza dikilen. Öyle ki Aç Kapını’n devamında dile getirdiği, “yolum peş peşe keşlere durak / günüm uzak epeydir huzurun tatlısından / piyasada peşkeş, gururda apolet / tanrıdan bir nakış, avucumu kaşındıran” (s:19) gibi ipuçlarını irdelerken, yaşamsal anlamda bireyi darmadağın eden zamansız bir çöküşten haberdar oluruz. Devlet ideolojisinin kırıp dökerek kalıba koyduğu bezginliğin arasından seslenmek kolay şey değildir. O bezginliğe kulak kesildiğimiz oranda ikili ilişkilere çöken karabasanı daha iyi anlarız. Örneğin, dil ucundan fırlayan şu iki dize yeter bizi düze çıkarmaya:

“elbet bir bildiği var bu yetkililerin

yoksa bir hayat neden eşyalara adanır?” (s:20)

Bilindiği şekliyle yabancılaş(tır)manın altyapısına döşenen bir olgudur eşyaya tapınmak! Sonuçta –insani yanlarınızı hiçe sayan-  kapitalist bir şekillendirmedir. Yabancılaşma dediğimiz olgu ürettiğimize yabancılaşmakla başlar, bir ahtapotun kolları gibi yığınla ayrıntıyı etkileyerek, bireyi etkileyen toplumsal bir uyuşukluğa yerini bırakır.  Aslını, doğalını, sahiciliğini arayanlar için de süreğen bir varoluş ağrısına dönüşür. Abus devletin kalıcı kılmaya çalıştığı böyle bir karanlığa direnç göstermek kuşkusuz her şeyi göze almakla olasıdır. Bireyi en çok yoran tersyüz edilmiş kavramlardır bu süreçte. Belki de bir ‘sahicilik’ duygusunu paylaşma isteğidir özlemle. Öyle sanıyorum ki aşağıda geçen “sahici dua” dileği, doğrudan ‘sahicilik’ kavramına denk düşer:

“usul esen yeldim penceren aralandığında

kaçak günah oldum her sahici duana” (s:21)

Hemen ardından, kendinden başlayarak çift yanlı bir sorgulamaya açık olan, özellikle öz eleştirel boyutlu şu iki dizeyi de merama dâhil edebiliriz:

“sen konforundan vazgeçmeyen bir metropol gibisin

şairler şansına küssün” (s:24)

 

Böyle bir ortamda çıkış yolu arayan bireyin düştüğü tuzaklarla aldığı darbelerin haddi hesabı yoktur. Sanki Yolun Başı şiiri didişmenin seyrini özetler gibidir. Gerek yolun başında sırta vurulan görünmez ağırlıkla, gerekse her şeye karşın “başka bir zamana” kaçabilmenin umarını hayal etmekle adeta ikilemden kurtarıyor darda kalanı:

 

 

“yolun başı, sırtımda ağırlık

arzuyla daldığım aranız neden hep karanlık?” (s:26) …

 

“sevgili! geçmiş flu, gelecek karanlık

kaçalım bu ağrıdan, doğalım başka bir ana

yumalım gözümüzü, açalım başka bir zamana” (s:27)

Neredeyse ilişkileri donduracak denli bir ortamsızlığın getirdiği sıkıntı sanki bir oksijen yetersizliği yansıtıyor ister istemez. Hayal etmek, düşlemek, aşka sevgiye yer açmak sıkıntıyı gideren başlıca yönelimler. Çünkü öncelikle düşlerimizden/hayallerimizden vururlar bizi. Kupkuru benzerliğimizle kolayca kalıba giriveririz. Derya içinde deryayı bilmeyen balıklar gibi aidiyet duygumuz ve yaratıcılığımız körelir, ezberimizden önümüzü göremeyiz. Kişiyi düzlüğe çıkaracak aşkın ya da sevginin bir inandırıcılık boyutu olduğunu da belirtelim. Karşı cins ilişkisi bir yana herhangi bir insana inanmanın, kısaca toplumsal sıcaklığa erişmenin yalnızlığın dibini yaşayan yabancıya bir terapi gibi geldiği açık. Bence şu dört dize hem çekilen çileyi, hem de özlenen o sıcaklığa kavuşmanın erinciyle gelinen noktayı vurguluyor:

“ağınızda okyanusa hasretim

solungacım anne yarası

geçmişte yenilgi aramam artık

geçti çocukluğumun ağrısı” (s:25)

Buraya değin saptamalar sizi bir yere çıkarmıyorsa, doğrudan şairin itirafına bakabilirsiniz. Orada her şey tüm çıplaklığıyla meydanda. Özellikle son dize yabancılaşmanın şiddetini olanca ağırlığıyla duyuruyor. Evet, bir türlü durulmayan bulanıklığın doğurduğu belirsizlik son derece ürkünç bir görünüm arz ediyor. Üstelik az öz değil, “bir dünya insan”ın geleceksizliğinden söz ediyoruz:

“çocukluğunun dibinden vurulmuşlar

sevdiği filmler sevdiği gibi sonlanmamışlar

bir ordu yoksul, iyi yerlerinden yanık

bir dünya insan, birbirinden bulanık” ‘s:33)

İçinizden Geçtim şiirinin labirentinde dolaştıkça artık insan çıkmazının adını ‘çürüme’ olarak adlandırıyoruz. Çünkü fena halde kokular geliyor burnumuza. En başta eylemsizlik kokusu!.. Bunu kişisel anlamda tepkisizlikten kaynaklanıyor. Tepkisizlik yakışmıyor çağının gerçeklerine gözlerini kapayan  en mükemmel yaratığa. Sonuçta ahraz bir toplum çıkıyor karşımıza. Olanca cesaretle birinin içinden geçmek bile o kişiyi harekete getirmiyorsa işimiz zor demektir. Burada da eylem ile vakti arasında bir terslik var.  Hatta eylemlilikten önce  –tümüyle hücre yenilenmesi sayılacak- bir arınma/kendine gelme vaktinden söz edebiliriz. Çürümüşlük böyle sınavdan yoksun bırakıyor bizi. Ölüyü diriltmenin güçlük derecesi de cabası… Yani kalkıp birinin içinden geçmek olacak şey değil! Ve geçerken o katılığı, o vurdumduymazlığı derinden duyumsamak tam bir hayal kırıklığı olsa gerek! Kaleyi içinden fethetmeyi beklerken, o kalenin içinden yıkılmış olduğunu görmek anlatılmaz acılar taşıyor serüven sahibi açısından. Uzun lafın kısası, böyle bir girişimin acısı kan dondurucu:

“içinizden geçtim

taşı sıkan ağabeylerim, gözü pek ablalarım

kargış içinde anne ve babalarım

tehdidinde kör bir bıçağın, değme düzenin

değme zamanın

adımım uymadı astarlarınıza

dilim kulpunuzda sürçmedi

bakmadım fukaraya yukarıdan

içinizden geçtim” (s:39)

Ha, bir de içinden geçilmeye çalışan ölü toplum panoramasını çizen dizelerdeki öfkeyi öfkeme kattım durduk yerde. Egemenlerin “katil makyajlarından”  ezilenlerin kokuşmuşluğuna değin kokuşmuşlar cephesine dair sayıp dökülen her ayrıntı tam bir infial uyandırdı bende:

“iyi ki boyamadım yüzümü katil makyajlarınızla

ve az gelen bayramlarınızla

ve sınırsız düşlerimle

ve aşkı saran kollarımla içinizden,

iyi ki körpeyken böyle,

kanım kaynarken daha

terk ettim sizi bütün bir kokuşmuşluğunuza

elini öptürmeyi seven muallim, sen de dinle

el etek görmeye alıştığım siyasi, sen de

sizi bildikçe iğrendim yaşamaya” s:40)

Yiğit’in, basına hitaben yazdığı Neredeyim Bu Garip adlı gelgitsel şiir de aynı kırıklara dâhil. İnişli çıkışlı dizelerden babayla oğul arasında bir yazgı benzerliği olduğu göze çarpıyor. Tam bir çelişki yumağı içinde “çocukluk ağrısı” sürüyor. Umarsızca dışa vurulan  “senden gittim sana kaçtım / ben kayıp / ben neredeyim?” (s:43) sorusu, yaşama dair yenilgilerde bir ortaklık olduğunu akla getiriyor.

Biz yine aşka dönelim yüzümüzü. Onduran, güldüren aşka…  İçimize bakmanın, dengede kalmanın, ne pahasına olursa olsun “inadına bir gün daha yaşamanın”’ kaynağı olan aşka… Tutunma savaşından başlayarak, ince bir telaşla sarıldığımız her iş önce aşkla açıklamaz mı kendini. Açıklar elbette… Hatta aşkı birincil anlamda bir yaşam belirtisi olarak görebilirsiniz benliğini yitiren bireyde. Geniş anlamda ‘insan sevgisi’yle varlığını duyuran aşk yoksa sevgisi eksik toplum üyeleri olarak kalırız her birimiz. Bence insan, öncelikle karşı cins uyumunun parıltısı ile açıklamalı kendini. İçimize düşen aşk çekirdeği de diyebiliriz buna. Eğer kan revan içinde sevgiliyi yalnızlığı kutlamaya çağırıyorsak, aşktır bunun da nedeni:

“sefersiz bir geminin habersiz ulağıyım

bu acı senden özbeöz

gel de yalnızlığımı kutlayalım” (s:50)

Aşkı güzel kullanmanın, aşkla bakmanın büyüsü ise bambaşka. Örneğin, buzul bir duvarı çözmeye çalışan gecede, İstanbul’u uçuran bir aşk halinin nelere kadir olduğunu aşağıdaki dizelerle daha iyi kavrarız. Bence aşk insanın gözünü kör etmez; daha da güçlendirir; baktığımızla gördüğümüz arasında netlik artar, baht açıklığına andıran bir ruh dinginliği bağışlar bize.

 “kız kulesi’ni ordövr tabağında sun, beyoğlu’nu mücvere kat

kadıköy ekmek arası olsun, yolda tutsun

bir bir değinelim fazla kurcalanmamış meselelere

göz kırpsın güneş, mevsim cıs etsin yüzümüzde” (s:51)

 

Şairin onca kırılganlığa, üst üste yığılan bozgunlara,  birbirinden amansız içli ve dışlı kuşatmalara karşın geldiği noktada umutla karışık bir kaostan söz edebiliriz. Var gücüyle çırpınışı önemlidir bu aşamada.  Artık her türlü tuzağı, yalanı dolanı tanımış, “Üzerimdeki mayhoş ürperti, ceketimdeki arsız derviş” özgüveniyle düze çıkma kararlılığına erişmiştir. Halim Vaktime Küskün’ü bu açıdan ‘yenilgilerden bir apolet’ olarak adlandırabiliriz.

 

“beni kendime müptezel kılan zaman

üzerimdeki mayhoş ürperti, ceketimdeki arsız derviş

kaçtım kolay adımlardan

beklemediğim koşularda ölmeyi öğrendim

bir tesadüf, bir yalan

çıktığım ve çıkacağım yokuş

bir gün düzleşeceksin nasıl olsa” (s:54)

 

 

⃰ Halim Vaktime Küskün – Yiğit Küskün, Kaos Çocuk Parkı/Dip Serisi, 1.basım, Haziran 2020

Benzer Yazılar