FARKLI KÜLTÜRLERİ RUHUNDA HARMANLAYAN ŞAİR: OKAN ALAY


Söyleşen: Habibe Dumlupınar Akbulut

“Öyle ne çok içimin sesi”

Hacettepe Üniversitesi akademisyenlerinden Okan Alay’la, edebiyata, sanata ve hayata dair bir söyleşi yapmak istedik. Çok olan iç sesine kulak vermek ve fikirlerinden istifade etmek maksadıyla…  Daha önce de toplamda 67000 Türkçe ve edebiyat öğretmeninin yer aldığı iki farklı platformda (Türkçe Zümresi Facebook Grubu / Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenleri Facebook Grubu) soru-cevap şeklinde interaktif söyleşiler yaptık kendisiyle. Alçak gönüllüğü sayesinde, sağ olsun, hiç geri çevirmedi bizi. Bu bağlamda kendisine müteşekkiriz.

Okan Alay’ın biyografisine kitaplarından ve Genel Ağ’dan ulaşabilirsiniz. Ben kendi izlenimlerimle, onu size biraz tanıtmak istiyorum. Okan Alay, öğrencileri tarafından sevilen, sayılan bir üniversite hocası… Bunun yanında sözcüklere hükmeden güçlü bir şair; kurmacanın izinde, okuyucuyu bambaşka âlemlere götüren bir öykü yazarı… Çağdaş İran şiirini okumamızı sağlayan başarılı bir çevirmen; makaleleri ve araştırmaları ile bilim dünyasına, kültür hayatımıza katkı sağlayan bir akademisyen... Şair ve akademisyen kimliğinin yanında, yazdığını yaşayan, kendisiyle çelişmeyen bir şair olarak, hatırşinas bir evlat; çocuklarına düşkün bir baba; her sohbetinizde bilmediklerinizi öğrenebileceğiniz bir üstattır. Farsça bir metni, size anında çevirebilir. Halkbilimci olarak Türkiye’nin her bölgesinin kültürüne vakıf biridir. Unutmadan, çayı, şiiri, doğayı, okumayı, araştırmayı, insanı ve insanın öyküsünü yazmayı sever. (H)İç Ses kitabındaki bir şiirinde şöyle der Okan Alay:

    “Kimim ben?

      Sesimde siyahî bir gülle

      Hüzne ram bir meftun

      Yoksa kendine dökülen kül müyüm?

     Ne vakit koşsam ardı sıra dünyanın

     Yetişmek ne mümkün?”

Biraz da kendisine soralım. Okan Alay kimdir? Kısaca bahseder misiniz?

Ben Okan Alay... Bingöllüyüm… Yedi kardeşin en büyüğüyüm. 19 Mayıs Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümü mezunuyum. Samsun’da üniversite öğrenimim benim için çok önemli bir dönüm noktası oldu. İlk şiirlerim, ilk tiyatro oyunculuğu, sinema merakı, kendimi tanıma süreci, kitap dünyası hep bu dönemde serpilip boy verdi. 1996’da edebiyat öğretmeni olarak Bingöl’e atandım. Öğretmen ve yönetici olarak 2010’a dek memleketimde görev yaptım. Halen Hacettepe Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktayım. Halkbilimi, karşılaştırmalı edebiyat, dünya edebiyatı, kültür antropolojisi, şiir, öykü, çeviri ve dil bilim ilgi alanlarım arasında yer alır. Akademi, edebiyat ve hayat, aile, yaşamak mücadelesi işte…

Ne diyebilirim daha… Evliyim. Babayım. Bir oğlum, iki kızım var. Şiir, öykü, araştırma, çeviri türlerinde birkaç kitabın altında imzası olan biriyim. İlk kitabım 1996’da yayımlandı, en son kitabım 2020 Aralık ayında İçimdeki Uzak’ın yeni baskısı oldu. Ankara’da yaşıyorum ve fırsat buldukça köklerimin olduğu topraklara, memleketime gidiyorum.

*

“Şiirimiz, o, bizim en gür sesimiz!” diyorsunuz. Ondan başlayalım, ilk şiirinizi ne zaman, nerede ve hangi duygularla yazdınız?

İlk şiirimi, hatta ilk öykü sayılabilecek notlarımı 1992 sonbaharında, üniversite birinci sınıfta okurken kaleme aldım. Ne ortaokulda ne de lisede şiir yazmadım. Ama doğa, yalnızlık, iç ses, müzik ve kitap bana hep eşlik etmişti o yıllarda. Belki de önce şiir içime dolmuş, sonra vakti gelince üniversite dönemimde artık dile dökülmeye başlamıştır. Gurbet, ilk ayrılık, deniz, dağ, yollar, hüzün, öğrencilik… Bu duygulanımlarla şiirle haşır-neşir olmaya başladım. Dün gibi hatırlıyorum, Samsun’da, Atakum sahilinde, dalgakıranlarda otururken bir öğlen sonrası, içim hüzünle doluyken birden dilimden dökülen birkaç dize eşliğinde ilk şiirim ortaya çıktı. Birkaç dizesi şöyleydi:

“Mevsim Sonbahar umarsız ve kırıcı

Ümidim, sevdam dökülüyor tel tel

Gurbet ellerdeyim şimdi

Esen yellerdeyim senden uzak…”

Sonraki günlerde, aylarda ve derken yıllarda daha nice şiirler döküldü benden kâğıtlara, kitaplara.

*

Şiirlerinizde yaşadıklarınızı mı yazıyorsunuz, yaşamak istediklerinizi mi?

Daha önceki söyleşilerimde ve kimi dinletilerde de belirttiğim üzere, benimkisi şiir yazmak mı, söylemek mi? Doğrusu benimki: “Şiiri yaşamaktır!” Yaşadığımı yazdım, yazdığımı yaşadım. Yazdığım ve yaşadığım birbirine ters düşmedi.

Yaşadığını yüklenen, yazdığına inanan biridir Okan ALAY.

Şair Şeref Bilsel’in deyişiyle; “Yaşadığını yüklenen dizelerle kurduğu, bir yönüyle de hayal ettiği bir dünyaya sesleniyor”um… (Yasakmeyve dergisinde (H)iç Ses kitabıma dair yazısında)

Şiirimde yaşanan ve hayal edilen dünya iç içedir. Geleneğe yaslanan ama modern olana da uzak durmayan bir şiir yaşamı diyelim buna. Ve elbette her şair, yazar aynı zamanda hayal ettiği, yaşamak istediği bir gerçekliğin peşindedir ve bunu yapıtlarına yansıtarak var etmeye çalışır, bu benim şiirlerimde de böyle olmuştur.

*

O halde “Şiirin, şairin aynası olduğunu düşünüyorsunuz.” dersek, yanılmış olmayız değil mi? Ne dersiniz?

Yanılmıyorsunuz. Kendi adıma öyle olduğunu düşünüyorum. Öyle olmalı diyorum. İnandırıcılık ve samimiyet adına... Söylem ve eylemin tutarlılığı adına… Önceki sorularınızı yanıtlarken de belirttiğim gibi, şair; yaşadığını, inandığını yazdığı gibi bunu yaşıyorsa veya en azından yaşamaya çalışıyorsa bence kıymetiharbiyesi olur. “İnsan, yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer. demişti ya Edip Cansever, tıpkı onun gibi şair de yazdığı şeye, şeylere de benzer. Şiirinde, şairinin iç sesini, hakikatini, tutkusunu, gerçekliğini, velhasıl şairi görürüz. Şiir aynasına akseder şair.

*

Şiire dair kimler, neler söylemedi ki!  Sanırım aşkın ve şiirin üzerinde mutabık olunmuş tanımı yok neredeyse, belki de tanımlanamayan bir tanımdır… Peki, aşk orada kalsın, şiire dair birkaç söz söylemek isterseniz neler söylersiniz?

Aşk orada kalırsa ne kalır ki geriye. Şaka bir yana. Katılıyorum size, aşk ve şiir herhalde üzerine en çok konuşulan ve herkesin kendince bir tanım arayışında olduğu kavramların başında gelir. Şiire dönersek, benim için aşktır şiir… Hayatın iç sesi, hikmet, erdemliliktir. Ruha ve kalbe aralanan incelik kapısıdır o.

Dil estetiği ve bilinciyle var olup köklü bir geleneğe yaslansa da anı da ıskalamayan bir sanattır şiir. Geçmiş ile şimdiyi buluşturan iki kapılı bir handır.

Bence şiir; içinin sesiyle, derdinin dostu olabilmektir.

Bize İNSAN olduğumuzu hatırlatan, duyumsatan insanî en güzel söz’dür.

*

En gür sesiniz şiirin yanında İçimdeki Uzak öykü kitabınızla ve Varlık, Kitap-lık, Hece gibi dergilerde yayınlanan öykülerinizden de biliyoruz. Öykücüdür de Okan Alay. 2020 yılında Senner Sezer Emek-Direniş Öykü Ödülünde öykü dosyanız jüri özel ödülü aldı. Ufukta bir öykü kitabı var mı? Öyküyü şiire yakın görür müsünüz?

 İlk göz ağrım elbette şiirdir ve bende yeri müstesnadır. Şiirin ve öykünün doğal olarak kendine ait, kendine özgü imkânları vardır. Hikâye etmek, anlatmak da şiir gibi çok eskiye dayanır. Öykü, roman gibi aslında şiire göre oldukça yeni türlerdir. Öykünün dil duyarlılığı, hacmi, tıpkı şiir gibi az ve öz bir anlatımı yeğlemesi aslında onu Buket Uzuner’in deyişiyle şiirin kız kardeşi gibi yakın kılar ama yine de her şey kendi olarak güzel, her şey yerli yerinde iyi anlayışıyla şiirsel öykü, anlatımcı şiirin tadında kalması gerektiğini düşünüyorum. Kimi zaman bu iki farklı türde yazanlar için, kendimi de katarak söylemeliyim, şiirden öyküye, öyküden şiire geçişlerde şiirsel dilin öykü için, hikâyeleştirmenin de şiir için riskler taşıdığını unutmamalıyız. 

Gelelim sorunuzun diğer kısmına… İlk öykü kitabım İçimdeki Uzak ikinci baskısıyla Klaros Yayınları’ndan çıktı. Bu kitaptan sonra bazı dergilerde yayımelanin öykülerim artık bir dosya oylumuna ulaştı. Saygı duyduğum edebiyatçılar arasında yer alan Sennur Sezer adına düzenlenen ödül de benim için ayrıca teşvik edici oldu. Sanırım artık kitaplaşma zamanı geldi yeni öykülerin. Bu söyleşimiz vesilesiyle sizinle ve okurlarımızla paylaşayım; yakın bir zamanda yeni öykü kitabımızla bu özlemi gidereceğiz inşallah… Hani derler ya, eli kulağında…

*

Bu güzel habere, sadık bir okurunuz olarak sevindim. Şiir ve öykü demişken çeviri konusuna da değinmemek olmaz. Çevirmen Okan Alay’a soralım, Jean Cocteau; “Şiir öylesine ayrı, öylesine apayrı bir dildir ki başka herhangi bir dile çevrilemez hatta yazılmış olduğu kendi diline bile…” der. Çeviri yapılırken illaki farklılıklar olur. Siz bir çevirmen olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz, aslı gibi oluyor mu?

Cocteau’yu hak vermemek elde değil, tam da bu noktada Ahmet Haşim’in o meşhur tespitini hatırlıyoruz: “Şiir düzyazıya çevrilemeyen dildir.” Yani bırakın başka bir dile çevrilmesini, aynı dil içinde düzyazıya çevrilmesi mümkün olmayan bir türden söz ediyoruz. Şiir, yani dil içinde bir dil… Bir kere bu hakkı teslim edelim ancak öte yandan şöyle bir şey karşımıza çıkıyor: Bu durumda, şiir yazıldığı dilde kalmalı ve o dili bilmeyen onu okumaktan mahrum mu kalmalı? Diyelim ki Fransızca öğrendi okur, Arapça da, Rusça da, İngilizce de… E diğer diller? Türkçe, Korece, Portekizce, Kürtçe, Hintçe, Macarca… Liste uzar gider. Onlarca, belki de yüzlerce edebiyat dili düşünüldüğünde çeviri bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor.  O zaman mesele çevirinin niteliğiyle ilgili oluyor.

Evet, şiir neredeyse çevrilemeyen bir tür olsa da -yine de kanaatimce- kaynak dili ve ana dili iyi bilen, şiirden anlayan -hatta şair olması tercihimdir- bir çevirmen tarafından, pekâlâ aslı olmasa da aslı gibi ya da aslına yakın bir dil ve estetik bilinçle, bir şiir, başka bir dilin okuruna aktarılabilir. Elbette öz, tını, ritim, söylem değişecektir; bazı deyimler, imgeler özgün haliyle kalamayacaktır ama yine de emek ve sabırla yoğrulan başarılı bir çeviriyle bazı şiirlerin hiç de çeviri gibi durmadığını, son derece akıcı ve doğal olduğunu fark etmişizdir iyi bir şiir okuruysak.             Şunu da itiraf etmek gerekir ki, ses ve sözcük oyunlarına, yerel deyişlere, deyimlere sıkça yer veren bazı şiirler kanımca çevrilmese daha iyi olur. Çevrildiğinde o dil ve estetik kıvamdan eser kalmaz maalesef.  Bir de şuna da değinmekte yarar var, ben kendi adıma, bildiğim dillerde, kendime yakın gördüğüm, hayatını, poetikasını bildiğim şairlerden şiirler çevirmeye; çok fazla farklı sanatçıya ve türe savrulmamaya özen gösteriyorum. Yani tercih ederek ve keyif alarak yaptığım edebî bir uğraştır çeviri.

*

Yazma ritüelinizden bahseder misiniz? Örneğin hangi ortamda, hangi müzikle, nasıl bir coğrafyada yazmayı tercih ediyorsunuz?

Yazmak ve ritüel… Ritüel, genellikle önceden belirlenmiş bazı kurallara göre gerçekleştirilen dinî törenler için kullanılır. Günlük hayatta ise kişiler tarafından sürekli tekrarlanan olaylara da ritüel diyoruz. Bir nevi âdet/gelenek haline gelmiş şeyler bütünüdür. Aslında her şair ve yazarın, daha genel olarak sanatçının, kendince bir yazma geleneği, tarzı vardır ancak hepsi için bir ritüele dönüşmüş müdür, sanmıyorum. Ancak ritüelden kastımız genellikle söz ettiğim gibi daha çok bir âdet, inanış, uygulama tarzı ise bu her bir sanatçı için var olan bir olgudur. Bu bağlamda kimi sabah yazar, kimi müzik eşliğinde, kimi sadece kalemle yazar, kimi bilgisayar ortamında, kimi sessiz ortamda, kimi kalabalık yerde...

Benim için yazmak için önce yoğunlaşmam, hazır olmam gerekir. Şiiri kâğıt-kalem eşliğinde yazarım. Yanımda çoğunlukla kalem, kâğıt olur, olmadığında çok derinden gelen bir seslenim, dize çıkacak oluyorsa onu sesli olarak cep telefonuma kaydederim. Hoş zaten, çoğu zaman gerek kalmaz aldığım bu kayıtlara, zira onu ezberlemiş olurum farkında olmadan. Bu dizeleri kâğıda aktarır, üzerine eklemeler yapar veya ondan bazı kısımları çıkararak manzumeden şiire dönüştürmeye çalışırım. Bu şiir çalışmalarım sırasında genellikle sessiz bir ortam tercihimdir. Çalışma odam veya doğal bir mekân, park, sakin bir kafe de olabilir bu ortam. Bazen de bir otobüs veya uçak yolculuğu sırasında pek çok dize yazdığım hatta yarım kalmış bir şiiri tamamladığım olmuştur. Ayrıca şiir çalışma sürecinde veya yazdığım bir öyküyü, metni düzeltmek gerektiğinde çalışma odamda, kısık sesli enstrümantal müzik eşliğinde çalışmak beni ayrıca motive eder.  Klasik ve tasavvuf müziğini böylesi zamanlarda daha çok tercih ederim.

Öykü ve roman yazımımda ise şiirden farklı olarak önceden notlar alır, bazı araştırmalar yapar, gözlemlerde bulunur ve gecenin geç saatleri veya gündüz kimsenin olmadığı bir vakitte kendimi dışarıdan soyutlayarak bilgisayar başına oturur ve yazmaya başlarım. Saatlerce yazdığım olur ama sonraki okuma ve eleme sürecinde, bu saatlerce yazmalardan kala kala bir sayfa kalır. Şiir olsun öykü veya roman olsun edebî türlerde esin, tasarım, yazma, eleme, işleme ve zamana bırakarak demlenme süreçlerinden sonra en nihayetinde biçim, içerik ve üslup olarak son şeklini verip artık okurun karşısına çıkabilir dediğim merhaleye getiririm. Bütün bunlar bir ritüel mi, tören mi yoksa alışkanlık mı siz karar verin.

*

Sayın Hocam, yazmak sürecinin yanında olmazsa olmaz bir de okuma süreci var. Yazılanlar elbette okunarak varlık bulur. Tam da bu noktada okumaya dair, okumayı özendirme adına -bir yazar olmanın yanında bir eğitimci olarak cevaplarsanız- neler yapmamız lazım?

Biz sözlü geleneğin güçlü olduğu, ama yazılı kültürün ona kıyasla çok da güçlü olmadığı bir tarihsel bakiyeye sahibiz. Dolayısıyla maalesef yazıyla ve okumayla pek haşır neşir olmayan bir toplum olarak son yıllarda nispeten önemli bir ilerleme kaydedilse de, bu kez de dijital bir çağda yazıdan ziyade görselliğin ön plana çıktığı bir sürecin olumsuzluklarıyla karşı karşıyayız. Sözlü kültür, yazılı kültür ve yeni dönemde sözün ve yazının iç içe geçtiği, hatta bazı durumlarda büsbütün geriye itildiği bir imaj/görsellik odağında hızlı tüketim sürecine girdik. Neden mi böyle bir giriş yaptım? Çünkü bunları dikkate almadan salt, neden okumuyoruz? Gençlik niye okumuyor? Öğrenciler okuyalım. Yazarlar, öğretmenler okumayı özendirelim istek ve yakınmaları slogan veya telkin olmanın ötesine geçmeyecektir. Bu mevzuya dair elbette pedagoglar, sosyologlar, alanla ilgili çalışmaları olan araştırmacılar daha derli toplu saptamalarda ve çözüm önerilerinde bulunacaktır. Ben burada onları bir saklı tutarak biraz önce değindiğim noktadan hareket etmek istiyorum.

Yazmak, okuma olmadan bir anlam taşır mı? Yazının ve okumanın birbirini tamamlayan süreçtir. Daha önceki söyleşilerimde de belirttiğim gibi yazmak kadar okumak da ciddi bir emek ve çaba ister, özen ister, sabır ister. Goethe’nin deyişiyle; “Okumayı öğrenmek sanatların en güç olanıdır.” Öyle ki devamında, “Seksen yılımı verdim, yine de tam hakkını verebilmiş değilim, hâlâ da öğrenmeye çalışıyorum” diyorsa, durup bir düşünmek gerekir. Öğrenilmesi, emek verilmesi gereken ciddi bir uğraş değil mi? Bazılarının düşündüğü gibi, boş vakit doldurma aracı değil, bizatihi zamanın en verimli anlarından biri olarak görülmelidir. Bu bilinç ve duyarlılıkla aileden başlanarak ebeveynlerin model teşkil ettiği bir ortamda önce okumanın sevdirilmesi gerekecektir.  Salt okullara ve öğretmenlere havale edilecek bir mevzu değil bu. Kaldı ki okullardaki müfredatın resmî hali, pedagojik boyutu bazen sanatın özgür- doğal dokusuyla uyuşmayabiliyor ya da fazlaca yer tuttuğu için okumanın alanını daraltabiliyor da. Okuma bir ödev olarak veya angarya bir eylem olarak dayatılmadan sevdirilirse kanımca daha çabuk yol alınabilir. Bu bağlamda ebeveynler, okuma tutkunu kişiler, ufku geniş öğretmenler, yazar ve şairler, herkes kendi karınca kararınca, okuma sanatına katkıda bulunmalıdır. Okumaya teşvik etmede, şair ve yazarların söyleşileri, kitap tanıtımları, konferanslar, fuarlar, imza günleri gibi etkinliklerin yanı sıra televizyon dizilerindeki okumayı özendirici sahneler ve kesitlerin de yadsınamaz bir rolü olduğunu unutmamalıyız.

*

Değerli Hocam, Bu güzel ve bir o kadar da faydalı söyleşi için teşekkür ediyor, her alanda başarılarınızın artarak devam etmesini diliyorum. Teşekkür ederim, kaleminiz daim olsun… Okurlarınıza son bir mesajınız var mı?

Ben teşekkür ederim, keyifli bir söyleşi oldu… Şiirle, kitapla ve sevgiyle kalsınlar... Okumaktan ve araştırmaktan hiç vazgeçmesinler...

Benzer Yazılar