Hep çocuk sevgisi ve tazeliğinde dünyaya bakmak /Nilüfer Açılan Yıldız ile söyleşi


Gazanfer ERYÜKSEL

Sanatçılarla yapılan söyleşiler, tuttukları günlükler ve hatta mektuplaşmalarının edebiyat eleştirmeni ve tarihçisi için eleştirel metinlerden çok daha derinlikli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu anlayışın ışığında şair-romancı Nilüfer Açılan Yıldız ile geniş açılı bir söyleşi yapmaya çalıştım. Umarım keyifle okursunuz.

Gazanfer Eryüksel: Efendim, teşbihte hata olmaz derler. Konup göçtüğümüz dünyanın karaları ve denizleri magma denilen erimiş metal karışımı üzerindedir ki manto kavramıyla ifade edilir. Bu cümleden olarak hayatımızın magması da çocukluğumuzdur. Öyleyse nasıl bir çocukluk yaşadınız? O dönemde biriken yaşanmışlıklar şiir ve romanlarınıza nasıl yansıdı? Çocukluğun sorularına cevaplar mıdır yoksa şiir ve romanlarınız?

Nilüfer Açılan Yıldız: Çocukluğum çok çetin ve çileli geçti. Beş yaşında düşündüğümü fark ettim. Düşünceyi fark etmem kendime ait birçok yetilerimin ve yeteneklerimin olduğunu anlamama sebep oldu. Sonra, neden, nasıl, niçin soruları başladı ve her cevap daha çok soru sormamı gerektirdi.

Yaz kış akan deresiyle, dağları, çeşit çeşit çiçekleri, kuşları, ağaçları, böcekleri, hayvanları, gökyüzü ve dört mevsimiyle kocaman bir doğa, oyun bahçem ve gözlem evimdi. Hangi mevsimde doğada ne olacak hepsini izleyerek öğrenmiştim. Suyun gücünü dereden gelen selden, ışığın ve sesin gücünü şimşekten, tipinin ve soğuğun gücünü ava giden ve donan avcılardan ve daha birçok şeyi birçok doğa olayından öğrenmiştim. Tabiat içimde hissettiğim düzenin açık hâliydi. Her bilginin kökü doğadaydı bunu biliyordum ama hangi bilgi hangi kökün, hangi kök hangi bilginin bunu aramakla bulamıyordum. Her düşüncenin doğada bir karşılığı vardı. Doğayı izlemek bana huzur veriyordu. Güç veriyordu. Her hâliyle doğa benim için sevinç, mutluluk ve özgürlüktü.

Ağabeylerim okula gidiyordu onları izliyordum fakat benim okulum doğaydı. Altı yaşına girdiğimde hayatın başka bir gerçekliği olduğu düşüncesi zihnime kazınmıştı; “Kuşlar nasıl uçabiliyor? Rüzgâr nasıl esebiliyor? Taş neden var? Böcekler, hayvanlar, doğadaki her şey ne yapması gerektiğini nasıl biliyor?” ve benzeri birçok sorular başka bir gerçeklik olduğu hissimi gün geçtikçe güçlendiriyordu. Her fırsatta o gerçekliği arıyordum.

Doğanın oyunları çetindi. Katılmak cesaret gerektiriyordu. Denge, ölçü, ayar gerektiriyordu. Duru bir dikkat, keskin duyuş, keskin görüş gerektiriyordu. Bunların hepsini ve daha başkaca şeyleri öğrenmiştim. Doğa hem okulum hem de öğretmenimdi.

Babam üç bölümden oluşan hârika bir bahçe yapmıştı ve ön bahçede çilli kayısının altında büyük ağabeyimin yatağı vardı, yaz geldi mi orada yatardı. Her akşam fırsat oldukça yatağa uzanır gökyüzünü, samanyolunu, ayı izlerdim. Ne zaman nereden gezegen geçecek ne zaman daha çok yıldız kayacak hepsini öğrenmiştim.

Eve her misafir geldiğinde babam çok enteresan hikâyeler anlatıyordu ve ben sorularıma cevap bulabilirim düşüncesiyle hiçbir misafiri kaçırmıyordum. Çünkü her misafir bir başka hikâye demekti. Babam her misafire uygun bir hikâye anlatıyordu, bunu fark etmiştim. Babam bu kadar hikâyeyi nerden biliyordu? O hikâyelerde yaşayanlar neredeydi? Oralara ben de gitmek istiyordum.

Ne zaman radyoda sözsüz hafif müzik çalsa tınılar uzağın ve beldenin her yerinden geliyor, kafamın içinde başka yerler izliyor ve uçarak dans etmek istiyordum. Kafamın içindekilere babam hayal diyor, ben hayal nerden geliyor diyordum. Derken komşumuz bir televizyon almıştı ve ben televizyonun içene insanlar nasıl sığıyor diye çıldırıyordum. Hep bilemediğim, ama başka bir gerçeklik vardı…

Ne zaman konuşan iki insana denk gelsem yanlarına mıhlanıp kalıyordum. Bu davranışımın birçok nedeni vardı…

Kafamın içinde gittikçe çoğalan sorularla mücadele ederken annem sürekli her şeyi yaratan bir Allah’tan bahsediyordu. Ve sürekli: ‘’Allah yakar, Allah cehenneme atar, Allah günah yazar’’ diyordu ve babam anneme bu yüzden hep kızıyordu. Öğrendiğim, cehennemde insanlar yanarmış, çok acı çekerlermiş… Kimdi bu Allah? Neredeydi? Herkesin yaptığını nasıl görebiliyordu?

Altı yaşında annemin bahsettiği Allah’ın peşine düştüm. Beni yaratan O’ydu ve bilmek istediğim her şeyi biliyordu. Allah nasıl yaratıyordu? Niye yaratıyordu? Düşüncelerim benden çok uzaktaydı, ulaşamıyordum, dokunamıyordum. Başka bir gerçeklik vardı işte... O zaman O'nunla görüşmeliydim. Mutlaka konuşmalıydım ki sorularımın cevaplarını alıp yöntemlerini kullanabileyim.

Allah’la ilk tanışmaya gittiğim yer, evimizin hemen üst tarafında bulunan, iki bölümden oluşan toprak kalenin (dağın) en yüksek yeriydi. Kendimce tespit ettiğim en geniş açılı bir yere oturup, saatlerce gökyüzüne bakarak bekledim. Sandım ki bizim misafirler geldiğinde dediğimiz gibi, gökyüzünden bir yerden görünecek, bana ‘’hoş geldin’’ diyecek. Saatlerce bekledim, ama O benimle konuşmadı ve hoş geldin demedi. Koşa koşa eve gittim ve anneme çattım. ‘’ Allah’ına söyle benimle konuşsun anne,’’ diye günlerce uysalladım. Her defasında annem: ‘’ Tövbe tövbe…’’ diye başladı söze. Gerisi mâlumunuz…

Ne zaman hoşuma gitmeyen, zorda kaldığım bir durum olsa aynı yere gidiyor Allah’a konuşuyordum. ‘’Her şeyi sen yapıyor muşun. Neden böyle yapıyorsun? İnsanları neden cehenneme atıyorsun? Neden acı çektiriyorsun? Şu hâlime bak! Herkes bana kızıyor. Neden herkese kızmalarını söylüyorsun! Bana görün. Benimle konuş. Kimse bir şey bilmiyor, düşündüklerimi sen anlat bana lütfen,’’ diye defalarca boşluğa bağıra bağıra tekrar ediyor, saatlerce yalvarıyordum. Allah bana görünmeye geciktikçe havayı yumrukluyor, toprağa vuruyor, umudumu kestiğimde dizlerimi karnıma doğru çekiyor, yüzümü dizkapaklarıma saklayıp ağlıyordum. Yüzümü saklıyordum çünkü kendimi zayıf hissediyor, Allah’tan utanıyordum. Ağladığımı görmesini istemiyordum. Sonra büyüklerin bana kızdığı gibi ben de Allah’a kızdığım için bana görünmediğini düşünüyor, gözlerimi, yüzümü hızla silip gökyüzüne bakarak O’na güzel sözlerle sesleniyordum. -Allaha söylediğim güzel sözler kalbimde hârika bir sevgi hissetmeme neden olmuştu- Ama Allah yine görünmüyor, gelip yanımda ayırdığım yere oturmuyor, benimle konuşmuyor, arkadaşım olmuyor, bilmek istediğim şeyleri bana söylemiyordu. Haftalar, aylar geçiyordu. Beni üzen her durumda dağın tepesine çıkıyor Allah’a çatıyor, kavga ediyor, beni sevindiren her durumda O’nu takdir ediyor, teşekkür ediyor, kalbimdeki sevgiyi O’na sunuyordum.

Çok geçmeden rüyalar görmeye başladım. Gördüğüm rüyaların, sorduğum soruların cevabı olduğunu anladım. Gözlerimi her gece bir bilgiye, her sabah bir sevince açıyordum. Gözlerimi açar açmaz sessizce ‘’teşekkür ederim Allah’ım’’ diyerek yataktan kalkıyordum.

Artık tanık olduğum sorunlar, zorluklar beni çok ilgilendirmiyordu. Çünkü sorun oluşturan Allah değil insanlardı altı yaşında bunu anlamıştım ve zorluklara gücümün yetmediği yerde – genelde yetmiyordu- başka bir yere geçiyordum. Benim dünyam çok güzeldi ve çoğu zaman bu tarafa geçmeye, insanların arasına karışmaya zorlanıyordum.

İnsanları çevreleyen bir ‘’ayıp’’, bir ‘’günah’’ vardı ve ayıp olmaması için herkes herkesin yaptığını yapması gerekiyordu bunu anlamıştım.

Ayıbın ne demek olduğunu bazı insanlar biliyordu meselâ Belde’nin imamı… İmam benim arkadaşımdı biz onunla sessizce konuşuyorduk… İmam bana benziyordu çünkü ne düşündüğümü ben söylemeden anlıyordu. Arkadaşın insana verdiği gücü imamla olan arkadaşlığımdan öğrendim.

Benim için ayıp kalbin sesine kulak vermemekti. Doğru olanı bir ayıpla gizlemekti. İmamda böyle düşünüyordu ve sesi çok güzeldi. Her fırsatta yine kalenin tepesine çıkıp İmamın okuduğu ezanı dinliyordum. İmamın sesi her yerden geliyordu, gökyüzünden bile…

Allah’ı ilk sınadığımda yedi yaşındaydım. Sorduğum soruların cevabını bana rüyamda gösteriyordu fakat anladığım her cevap yeni bir soru oluyor ve ben gördüğüm yerlerin yolunu yine bulamıyor, anladığım şeylerin nasıl olduğunu yine bilemiyordum. Elimde sadece doğa vardı ve ben doğaya nasıl dokunacağımı, gördüğüm o yerlere nasıl geçeceğimi yine bilemiyordum. Bu durumlar beni daha da hırçınlaştırıyordu. Bu anlamda annem benden çok çekmiştir. Bana katlandığı için anneme çok teşekkür ediyorum.

Derken şüpheye düştüm. Gördüğüm rüyaların doğru olup olmadığından emin olmak için Allah’ı sınadım. Taşlı dağın arka tarafını hiç görmemiştim. Orada ne var, bilmiyordum.

Toprak kalede her zamanki yerimi alarak Allah’a, bu gece taşlı dağın arkasını göstermesini söyledim, ama O’nun sınayacağımı söylemedim. – O gün ilk defa kendi tutumumdan dolayı niyet meselesini kavradım-

Gece rüyamda Taşlı Dağın arkasını gördüm. Sabah sevinçle gözlerimi açtım. Dışarı fırlayarak dağa baktım. Bütün mesele oraya nasıl gideceğimdi.

İkindi vakti iki arkadaşımla anlaştım. Oraya gidiş nedenimiz korkak mıyız değil miyiz meselesiydi. Dereyi, bağları, bahçeleri, -en çok da cüce kızın bahçesinin altından geçmek büyük bir cesaret gerektiriyordu- yabanı geçip Taşlı Dağın arkasına baktım. Her ayrıntısı rüyamda gördüğümün aynıydı. Gülümsedim. “Sana güveniyorum” diye boşluğa bağırdım. Bu bir teşekkürdü.

Allah benim arkadaşımdı ve O her şeyi biliyordu, artık kimse O’na bir laf edemezdi.

Ve evet, çocukluğum mânevî anlamda son derece sıra dışı ve zengin geçerken, maddi ve imkân alanında oldukça çileli geçti. Romanlarım ve şiirlerim yetişemediğim çocukluğumun birer uzantısıdır.

İlk fırsatta çocukluğumu bir romanda ayrıntılarıyla anlatmayı düşünüyorum.

Gazanfer Eryüksel: İnsanın doğanın bir parçası olduğu gerçeği ne yazık ki çokluk görmezden geliniyor. Doğa-insan ilişkisinde ortak bir hayatın paylaşımcısı olmak yerine gündelik çıkarlar için yağmalanması gereken bir yapı gibi görülüyor. Öyleyse insandan dünyaya ve kâinata baktığınızda olan ve olması gereken ikileminde neler söylemek istersiniz?

Nilüfer Açılan Yıldız: Dünya insanlığın sömüreceği bir alan değildir. Doğa ve insan bir bütündür. Aksini düşünen kendine bir dünya yaratsın. Doğada kusursuz işleyen yasalar var. İnsanlık bu yasalara katılmalı, üzerinde akıl yürütmeli. Doğa yasalarına saygı duymalı.

Kâinatta zerreden kürreye her şey ışık ipiyle birbirine bağlı ve bunca sonsuz çeşitlilik insanın hizmetine sunulmuş, bu cömertliğe karşı sorumluluğumuz yok mu? Tabiat insanın şuurudur. Kendimize iyi bakalım.

Gazanfer Eryüksel: Sanatçı çeşitli damarlardan beslenerek yürür zamanı. Derin kökümüz çocukluğa değindik. Dünya yürüyüşünüzde sizi etkileyen, şiire ve romana kışkırtan ‘’tetikçiler” nelerdir?

Nilüfer Açılan Yıldız: Beni yazmaya iten ilk el içgüdümdür. Sonra doğa gelir. Sonra rüyalarım. Sonra insanlar ve babamdır. Ve hangi yaşta olursam olayım her büküşte beni karşılayan çocukluğum gelir.

Annemin, üstü plakçalar büyük bir radyosu ve gözü gibi koruduğu plakları vardı, şarkılar, türküler çalardı. Ve annem boş zamanlarında kanaviçe işlerdi. Kısık tiz bir sesle türküler söylerdi. Annemin yanına uzanır, uzaklara sesinin özlemini, umudunu, hüznünü çizerdim. Sesini alıp gittiğim uzakta annem bana benzerdi. O türküleri ne zaman dinlesem kalbimde tarif edemediğim bir yangı, bir sızı oluşurdu. Yazdıklarım muhtemelen o sızıların tarifidir diye düşünüyorum.

İlkokulda kendimce şiirler yazardım. Ama beğendiğim ilk şiirim, ‘’Hasret Dolu Düşünceler’’ (1977) babamın etkisiyle yazdım.

‘’Hasret Dolu Düşünceler’’le kendi psikolojime adım attım. Yazmak, benim içim büyük bir rahatlama, içimden geçen hayallerin, soruların, sıkıntıların dışa dönmüş, bir kâğıt üzerinde durağanlaşmış, beni bana görünür kılan bir hâlidir.

Bu durum zaman içinde büyük bir keyfe dönüştü. Kendi kendiyle söyleşi yapan bir keyif. Sebep-sonuç aralığında insanları, doğayı, uzayı, ben kimim sorusuna yüklediğim anlamı gözlemleyen ve kendince akılsal, mantıksal, duygusal çıkarımlarda bulunan, hayat üzerine fikir yoran bir keyif…

Gazanfer Eryüksel: İnsanın kendini ifade etmesinde ve kâinatı anlayıp, anlatmasında en eski ve en çileli söylem şiir. Öyleyse şiir yolculuğunuzda Türk şiirinde hangi şairler veya şiir anlayışlarıyla kan grubunuzun tuttuğunu sorsam…

Nilüfer Açılan Yıldız: Beğenerek okuduğum birçok şair ve romancı var. En çok beğendiğim şair, Nazım Hikmet. Romanda, Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.

Hayatı, insanı, kâinatı, kendimi anlama ve anlamlandırma yolculuğunda kan grubumun tuttuğu kişi, Sadreddin Konevî’dir.

Gazanfer Eryüksel: Zaman, mekân, insan üçgeninde Kuantik Yaşam adlı romanınızda tiplemelerde görülen dün-gün-gelecek sarmalıyla, insanın yetilerini kullanabildiğinde yaşanan algı derinliğini anlatıyorsunuz. Gündelik hayatın baskıladığı insandaki çelişme de satır aralarından okunuyor. İnsanı gündelik hayat dışında kuşatan başka şeyler de olmalı… Sizce nedir bu kuşatma?

Nilüfer Açılan Yıldız: Dünyaya baktığımızda iki tür kuşatma içinde olduğumuzu görmek mümkün.

Bunlardan biri: Dünyayı yönettiğini düşünen güçlerin bilimsel gelişmeler, (teknoloji) ekonomi, din ve felsefeyi kurgulayıp genel topluma sunuş biçimidir.

Diğeri ise: İnsanın kendinde bulunan yetilere (akıl, mantık, zekâ, duygu, fikir, ferâset, sağduyu vb.), duru bir şuur ve bilinç ile bütünlüklü olarak bakamamasından dolayı, evrenin sınır ve sırlarını anlamaya kapalı hâle gelmesi veya getirilmesinden dolayı kendine uzak düşmesidir.

Bu durumda, gündelik hayat bizi, hayat yolculuğumuzda nereye götürüyor? İnsanın insana sunduğu düzen, hangi gerçekliklerin üstünü örtüyor veya toplumlara ne tür faydalar sağlıyor, buna bakmak lâzım.

Konulan yasalar dünya genelinin yararına mı? Zamana ve doğa yasalarına, doğal düzene uygun mu? Bakmak lâzım.

Aksı halde, diri bir hayatın içinde ölü bir ömür sürmek, sömürülmek, hep uykuda kalmak mümkün…

Gazanfer Eryüksel: İnsan kendini sürekli yeniden oluşturup, geliştirebilen bir doğaya sahiptir. Egemen yapılar tarih boyunca insanı güçsüzleştirip, âcizleştirerek kendilerine bağımlı, tabi kılmak istemişler. Bir diğer deyişle umudun düşmanı olmuşlardır. Umut ise olan-olması gereken ikileminde olması gerekenin hayata geçirilmesi için enerji kaynaklarından biridir. Bu bağlamda iki romanınızdaki (Kuantik Yaşam ve İstasyon) insana önermelerinizi sormak isterim…

Nilüfer Açılan Yıldız: Kendimi, evrenin düzenini ve toplumu sorgulamam çocuk yaşlarda fark ettiğim şeylerden biri, diğeri de sebep ile sonuç arasında psikolojinin çok yönlü eğilimleriydi. İnsanlara, kurallara, yaşanan olaylara bakarak bir sebebin gideceği sonucu kestirmek mümkün oluyordu.

Bireyleri kendine sıkıştıran, devinimi kısıtlayan toplumsal baskıları, babamın ve annemin koyduğu bazı yasak ve kuralları reddetmiş, alacağım ceza ne olursa olsun kendi doğrularıma uygun akıl, mantık, zekâ, fikir ve duygu kurmayı öğrenmiştim. Yine söylüyorum birçok konularda faydalandığım doğa ve babamdır. Neden sorusu insanın yaşı kaç olursa olsun bir eylemin arka planını okumaya, kendi doğrularıyla kıyasta bulunmaya ve kendi değerlerini korumaya vesile oluyor.

Bir eylemi okurken çok yönlü anlamak gerekir ki aldanmayalım. Düşünce ezberlemeyi öğrenmek değil, kendi değerlerimiz, erdemlerimiz üzerinden düşünce kurmayı ve yasal haklarımızla korumayı öğrenmeliyiz.

Kısaca demek istediğim şudur ki; kendi düşüncesi olan insan ne tür bir yanlışın içine düşerse düşsün, yanlıştan bir doğru (şerden bir hayır) elde ederek kendi yoluna çıkar.

Gazanfer Eryüksel: İnsan on binlerce yıllık dünya yürüyüşünde susmamak için şiir, müzik ve dansla başlayarak çeşitli ifade biçimleri geliştirmiş. İnsanın kendisiyle, toplumla, doğayla olan çelişme ve çatışmalarına romanlarınız ve şiiriniz nasıl bakıyor?

Nilüfer Açılan Yıldız: Kâinat titreşen bir bütünlüktür. Bu titreşim alanında her şey birbirinin içinden geçerek sürekli bir bozuluş ve oluş hâlinde. –Buradaki bozuluş bize göre bir bozuluşken kendi bünyesinde ayrışan bir yeni oluştur.- Böyle bir ortanda insanın kendini keşfetme macerası çeşitli sahnelere sebep oluyor. Sanat, bu yürüyüşte algı çeşitliliğinden biri sadece.

Hayatı anlamak için itki ve etkide yürüyen nicelik ve nitelik kavramları insanlarda genişleyen bir anlama biçimi oluştururken, öte yanda fizik yasalarıyla çelişen niyetlerin toplumlara dayattığı düzen, yetilerde daralmaya ve doğadan uzaklaşmaya neden olmakta. Fakat kurmaca düzenin toplumlar üzerindeki baskısı her ne olursa olsun sadece bir kısım insanın kendine gecikmesine neden olur. -  Ayrıca kendine gecikme konusu; zıtlık yasalarında, insanın kendini kendine sunuşu, kıyas yollu değerlendirme fırsatı olabilir.- Çünkü içgüdüyü oluşturan fizik yasaları ve akıl yetisi gerçek yaşamı görmezden gelemez. İdeolojisi ne olursa olsun insan eninde sonunda doğaya, doğanın yasaları doğrultusunda katılmak zorundadır.

İnsanlık âlemi, sonsuz çeşidin sûrete bürünmüş toplamıdır. Ve bu toplamda bozuluş ve oluş o kadar hızlı ki; şu anda her şey oldu, olmakta ve olacak, bu durumu takip edebilmek mümkün değil. Tek çâre birey bilinci. Her insan, giydirilen elbiseden dışarı çıkmak ve kendi kimliğini aramak zorunda.

İnsanlığın bir kısmı kendiyle, doğayla çelişme ve çatışma içindeyken –zıtların birliği gereği- bir kısmı her şeyle uyum içinde ve bu bağlamlarda bireyin ömrüne düşen zaman, yeteneğe göre geçmiş ve gelecek arasında köprü görevi görmekte. Her durumda insan kendini dışa yansıtan (şiir, müzik, dans vb.) bir yol buluyor.

Önemli olan bir evren içinde kendini gösteren insan kimdir? İnsanın gerçek hikâyesi tam olarak nasıldır ve niyedir? Artık anlamamız gerekiyor ki; o sonsuz, o kusursuz güzelliğe ve uyuma tam olarak katılalım.

Dünyayı tanımamamıza ve hayatı yanlış yaşamamıza neden olan uygulamaları, tüm insanlık kendi üzerinden kaldırmak zorunda. Çünkü evrenin herhangi bir yerinde yaşanan bir olay aynı anda evrenin her yerine dağılıyor. Bu dağılımı her türlü bilim ve ilim dalıyla detaylandırmak, gözler önüne sermek mümkün…

İnsanlık gerçek sevgi için, gerçek hayata ulaşmak için dünyada görünen insanın kim olduğunu, nasıl bir varlık olduğunu anlamak için topyekûn bir paylaşım ve dayanışma içinde olmak zorunda. Çünkü kâinatın dili sevgidir. Bir rezonans (titreşim) olan evrene sunduğumuz her niyet sûretlere bürünerek her biri bir görev üstlenir.

Yaratan, insanı kendine araç ve amaç kılmıştır. Bu bağlamda insana yakışan duru ve uyanık sorumluluklar üstlenmektir. Aksi halde vebal üstüne vebal üstlenen insanlığın adımları yarımdır ve hep bir kısırdöngüde yuvarlanmasına neden olur…

Kısacık bir ömre sahip olan insan mülkün sahibi değildir. Öldüğümüz artık yeter. Bunca tekrar yeter…

Romanlarım ve şiirlerim hayata böyle bakıyor. Kendince o diri hayatın keyfini arıyor ve bu hususlara hâlâ gözümün önünde çırpınıyor çocukluğum…

Gazanfer Eryüksel: Aydın-sanatçı, toplumun koruyucu virüs programıdır. Ya onlara virüs atılırsa diye soruyorum her vesileyle. Hocalı Katliamı, belli bir kesimin bakıp görmediği, duysa da işitmediği bir insanlık ayıbı. İnsan ve sanatçı olmanın ölçütlerinden biri de yaşanan her türlü acıyı içselleştirmekten, tepki göstermekten geçiyor. Birilerinin üç maymunu oynadığı Hocalı Katliamının bir yansıması olan Aybeniz kitabınızın oluşum sürecini anlatır mısınız?

Nilüfer Açılan Yıldız: ‘’Aydın-sanatçı, toplumun koruyucu virüs programıdır. Ama ya onlara virüs atılırsa…’’ İçinde bulunduğumuz çağ, ancak böyle hazin bir görüyle karşılanabilir. Haklısınız.

Aydın-sanatçının ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. – İnsanlığın gelişmesi için farklılıkları genel ile kaynaştırarak gelişimde ve değişimde rol alan…-

Öte yanda toplumun algısını hoş olmayan amaçlara eğen, kültürünü, ahlâkî değerleri saptırmaya çalışan, tarihe, felsefeye, dine nifak sokarak insanî erdemleri sarsan, kurmaca, satılmış yazarlar yok mu? Var maalesef…

Genel toplumda algı yönetimi yapmaya çalışan, virüs almış aydın ve sanatçı geçinen kesimde, çıkar denetimi; kuşaktan kuşağa geçecek bir vebal olarak çağın üzerinde ne yazık ki…

Dünya milletlerini yönettiğini sanan kesim, insanî vecibelerini yitirmiş olmaktan, habersiz ne yazık ki.

Evreni, insanı, bilim ve teknoloji yoluyla ayrıştıran, parçalayan, mâneviyatını, kültürünü, çeşitli yollarla çocuk ve genç nesilde yok etmeye çalışan bir düzenin içinde insanlık, sarsılıp durmakta, ne yazık ki…

Dünya, hiçbir milletin miras malı değil.

Hocalı ve benzeri katliamlar bu serzenişin bir sonucudur.

Haksızlığı, acıyı, insan olan görmezden gelemez. Geliyorsa, demek ki sorgulamamız gereken şey milyarlarca yıl geçse de hâlâ insandır…

On günlük Azerbaycan gezimde Aybeniz Hanımın rehberliği eşliğinde gittiğim Şehitlik Mezarlığı’nda ayaklarım yerden kesildi. Toprağın üstünde olmak, dünyaya bakmak bir hiçti. Parça parça edilen, topluca mezarlara gömülen gencecik çocuklar şimdi nerede?

Katliamda işkence gören çocukların resimlerinden oluşan küçücük bir müze yapmışlar. Her bir resmin hikâyesini Aybeniz anlattıkça zihnimde çeşit çeşit çığlıklar duydum. İnsan olduğumdan utandım. Mideme ağrılar girdi. Dışarı çıkıp bir kenara oturdum. Nedendi bütün bunlar? Ne içindi?

İnsanlığın amacı savaşmak olmamalı. İllâ ki savaşılacaksa bu savaş âdil olmalı.

Tarihler boyunca tekrar eden bu eylemden insana yakışan bir sonuç elde edilememiştir.

Bu bağlamda her millet savaş yaralısı olmaktan öteye gidememiştir.

Genelin yararından gizlenen bilim, kendini insanlığa açsın artık.

Ve genelin yararından gizlenen ilim, taraf gütmeksizin yeteneklerini insanlığa açsın.

Millet olarak değil, dünya olarak gelişelim ve artık boyutlarımızın farkına varalım.

Hiçbir millet, hiçbir milleti topyekûn yok edemez.

Kimsenin hayatını çalmaya kimsenin hakkı yoktur.

Dünyayı yönettiğini sananlar! Yaptığınız eylem size dönmez mi? Ya bu kadar vebal üstüne vebal ile nereye gideceksiniz? İnsan olarak hak etmediğiniz iki metre toprağa nasıl sığacaksınız?

Kimse eşyanın tabiatına aykırı duramaz. Çünkü Allah, Allahlığını kimseye vermez…

Bu bağlamda dünyayı yönettiklerini sanan ve yapılan haksızlıklara göz yuman milletlere, kitaplarım arasında Hocalı ve Bosna Hersek katliamını konu edinen AYBENİZ ve İLKA, dünya milletlerine sitemimdir.

Gazanfer Eryüksel: Zamanın hem içinde olup acısını çekerken hem kendinden, hem de o vakitten çıkarak kâinata bakan bir gözle yazıyorsunuz.

Hayata dair her şeyi içselleştiren duruşunuz, bilinç katında aynı şeyleri bir kez daha içselleştirerek şiirin gergefinde dokuyorsunuz. Bu söyleyiş tarzı kaçınılmaz olarak şiirinizi girift kılan, içine girilmesini zorlaştıran bir boyuttur. Bir o kadar da her okuyanın kendi dünyasındaki yaşantılarıyla çağrışımlar oluşturarak zenginleşen bir dil.

Bu bağlamda söyleyecekleriniz hem eleştirmenler hem edebiyat tarihçileri ve okurlarınız için önem ve değer taşıyor. İşte bu noktada sözü size bırakıyorum.

Nilüfer Açılan Yıldız: Zamanın hem içinde olup acısını çekmek hem kendinden hem de o vakitten çıkarak kâinata, bütünden parçaya, parçadan bütüne bakan bir gözle yazmak…

Önce Gazanfer Eryüksel’e teşekkür ederim bu hârika tespit için. Bana göre biz, her nefes alışımızda hayatın içinden geçiyoruz. Her nefes verişimizde de hayat bizim içimizden geçiyor.

Bu durumda bin bir çeşit düş, sevinç ve sevgi ile kirpiğimizin ucunda hep asılı duran, kıyılarına attığımız her adımda, içinde bulunduğumuz zamana kozmik dalgalanmalar yayan, her şeyle kılcal bir bağ kuran, kendine hak gördüğü talepte cana dokunmak isteyen gönlümüzün, marifeti olsa gerek…

İçimizdeki ben ile ben arasında, kirpiklerimizde taradığımız cümlesiz sözlerin eleminden olsa gerek, söyleyişin kendini örtüşü.

Çabasından bir sonuç alamayan gayretin kendini merhametin, insafın ellerine bırakmasından olsa gerek.

İçinde yürüdüğü zamanın çilesine dem vurup, gönlünün gördüğü o kusursuz yaratış bahçelerinde kalmak, bir cana bürünme nedeninin hikâyesini anlamak isteyişinden olsa gerek.

Çünkü benim tanıdığım insan, dünyayı evi gören ve bu evde bir misafir olduğunun bilincinde olan, adaletsizliği, düşmanlığı, kini, nefreti, başkalarına zarar veren hırsı sevmeyen, kendi nitelik imkânına, hikmet nasibine razı olan, kâinatın her yerinden bir maya, bir örnek taşıyan yeryüzünde, insanlığa bir yetenek bir fayda sunandır.

Hep çocuk sevgisi ve tazeliğinde dünyaya bakandır.

Gazanfer Eryüksel: Teşekkür eder.

Nilüfer Açılan Yıldız: Ben de teşekkür ederim.

Benzer Yazılar