NEDA OLSOY'LA TÜRKİYE TAHLİLİ ÜZERİNE


Neda Olsoy'un Mart -2020 de Klaros Yayınlarından çıkardığı şiir kitabı -Türkiye Tahlili-özelinde şiirini, o şiirin içine girmek için kullandığı haritaları konuşacağız.

Hicran Aslan

1-Türkiye Tahlili kitabı üzerine yazarken çok detaylı bir Neda Olsoy okuması yaptım.Diğer şiir kitaplarını da dikkatle okuduğumu bilmeni isterim.Benim izlenimim;genç bir şair olarak ötekinin yaşamından hareketle bedenini ve dilini zamansızlaştıran duruşun. Yazdıklarını ülkede yaşananlarla terbiye eden bir genç yürek.Türkiye tahlili nasıl bir kitap?Neler söylemek istersin?

             Zamansızlaştırmak için; bir duyguyu zamandan sıyırıp her şeyin soyutlanıp beraber uçtuğu o kısma yani onu oluşturan her nesnenin veya biçimin dışına almak diyebiliriz. Nedense hep bu gözle baktım şiirime de kendime de. Benim zamanım yoktu. Zaman iki çizgiyse ben onlarla kendime örgü örer,yalnızca oyalanırdım zamanla. Bu yüzden Türkiye Tahlili’nin bir zamanı olamaz.‘Ne zaman ve nerede?’ sorularına asla cevap vermez bu kitap. Belki ‘Neden?’ diye sorarsak konuşur fakat ben asla cevap almak için açamadım hiçbir kitabı. Hep elimdeki o kitabı dinleyerek buldum cevapları. Zaman işime yaramadı benim hiç. Sizin doğru tespit o deyiminizle ben yüreğimi terbiye ettim durdum. Niçin Türkiye Tahlili benim de bir tahlilim olmasın? Niçin sizin de bir tahliliniz olmasın? Şair bir yüreği kendi yüreği gibi tanıyamayacaksa neden yazar durur? İşte zamansızlaştırmanın ve yürek terbiyesinin eseri böyle oluştu. Herkes politik görüşler, siyasi fikirler vesaire sansa da, bu kitap benim hüznümde eğildiğim, mutluluğumda uzandığım toprağın sesi olabilir olsa olsa. Bunu ben bile yeni görüyorum, inanır mısınız her şeyi yeniden fark ediyorum. Beni hep en başa, en taze ve çamursuz halime geri götüren bu eserin size de uyuyan fırtınaları, yolculukları, dolan gözleri, titreyen kalpleri geri getirsin isterim.

2-Şiirinin türkü formuyla ilişkilenmesini,isyanlarla, kadınlarla ,eskiyle, şaşırtıcı sözcüklerle ilişkilenmesini nasıl açıklarsın?Protest -epik bir şiir. Günümüzün şiir kitaplarının kurgusu yok senin şiirinde.Artık yüz dönülmüş sözcükleri, karakterleri ,yaşama biçimlerini kitabına işlemeni nasıl açıklıyorsun?

            İnsanlık hangi güzelliğe sırtını dönüp gitmişse onu tuttum da yürüdüm yolculuğumda. Bunu ben seçtim. Gerçek sevdaya sırt dönen herkesin içinden ben çıkıp yirmi yıllık ömrümde sadece birini sevdim. Sadakati tuttum karanlığın içinden, nazikliği, kan dökmeden yaşamayı, bir sardunyanın inadını, unutulmuş her güzelliği çamurların altından çıkarıp kendime ekledim. Bunu yapmak istedim hep, belki de zorundaydım. Antigone’nin dediği gibi ben sevmeye geldim asla ama asla nefret edemem. Artık şiire bile kötülük eklendi. Küfrü bile kirlettiler. Oysa insan öldürmek için yaralamaz, yaralamak için yaralar. Küfürde bile yaraladım, öldürmedim. Şiirde artık olamayan, oturmayan taş bu. Etik ve estetiğin unutuluşunun dönemi yirmi birinci yüzyıldır. Buna adım kadar eminim herkesin unuttuğunu alıp bu kitaba ben koydum. Yalnızlığı bir tek ölüm öldürürken tüm yalnız kalmışları son bir kez sahneye çıkardım. Evet, amacım başından beri buydu. Çünkü unutulmuş her şeyi taşımak artık beni silikleştiriyordu. Ölüyordum ben. Hala daha... Ne zaman aklıma gelse bir gün unutulacağım, kahroluyorum ama neden bilmiyorum. Unutulanlar için de kahrolurken sizce bu yaşam bana hafif gelebilir mi? Yeniye ait olmak zor, geçmişin kuytu köşesine saklanmak daha kolay geldiğinden belki de o epik, lirik sesleri dinliyorum. Çünkü bir şiirimde de dediğim gibi, ‘bu çağ kesmeden artık saçlarımı/o bütün savaşlar pılını pırtını toplayıp gitmediler.’...

3-Okur algısını yanıltmak ,otoriteleşmek,şiirin-şairin -yazın dünyasının amacının ötesindeki savruluşları hakkında neler söylemek istersin?

            Yönlendirmeyle zorunlu zevk, seçimle oluşan zevk kadar kişiye zevk veremez. Zaten kişi başlarda zevk alıyormuş gibi hissetse de sonunda zevk aldığı sandığı şeyden tamamen uzaklaşacak, o zevk nesnesini bir kenara atacaktır. Bestseller, şu ödüllü bu ödüllü, en çok okunan bu kitap, en iyi yazar bu damgalar sadece seri üretimin robot ruhlarıdır. Ancak insanın merak duyduğu şey ona zevk verebilir. Merak yaratmak yerine telkinlerle okuyucuyu manipüle etmek en kolay yöntemdir tabii. ‘En iyi sevgili benim’ diyerek partnerinizin kulağına günde dört saat fısıldar durursanız onu kendinize bağımlı hale getirebilirsiniz. Hiç yabancı değil bu iki durum birbirine. Ben ne kapağa ne damgalara bakarım. Ne şaire ne şiirin biçimine bilmem nesine bakarım. Ben okurum. Reklamlara bakmam, yayınevlerine bakmam, sadece okurum. Reklam bir zanaattir. Sanatçılar olarak biz asla zanaatkar olamayız. Yayınevi seçimi de bu dönemde olsa olsa bir duruş olur. Okurun manipüle edilmesine karşı çıkmak kolay ama bunu ortadan kaldırmak imkansızdır. En azından ben kendi içimde okurumu manipüle etmeden kitap çıkarabiliyorum. Ödül aldığım dosyamı kitaplaştırmamam buna örnektir. Ne kimsenin ödül almış bu nasılmış bakalım yargısına ne de okuyucunun bu ödül almış hemen okuyayım manipüle oluşuna bırakmadım dosyamı.

4-Kimleri okuyorsun? Şiirinin ve ruhunun beslendiği kaynaklar neler?

            Her kitabı, her şairi okumuyorum. Dürüst olacağım, kalabalık her zaman bana itici gelmiştir. Zihnimi yeniden bozup yeniden oluşturacak olan eserleri ilk gördüğümde, kılıflarına ve sayfalarına dokunduğumda hissedebiliyorum. Bunu eskiden süper gücüm sanırdım. Ben değil kitap beni seçerdi. Hala daha bir sahafa girdiğimde saatlerce oyalanırım. Ben Flaubert gibi sanatı ciddiye alıyorum asla aylaklık edemem. Ciddiye aldığım bu sanatla yaşamaya çalışıyorum. Ruhumu kaynak alıyorum elime. Boşluğumla, elime değmeyen bir sıcak tenle, karanlığımla, gizemli geçmişimle, her şeyimle ruhumu elime alıyorum. Bunun başka çaresi var mı ki? Acılar içinde kıvranmadan bile mutluluğun elde edildiği anın coşkusunu yazabilmenin başka çaresi yok. Benimle dalga geçerlerdi deli diye. Evet deliyim, bunu biliyorum. Akıllılık sandıkları bu duygu mezarlığında yaşayanların arasında en deli benim. Bu yüzden yazmak erdemli bir sıfat olamazdı benim için. Ben akıllı bir sefildim yazarken. Alay edilmekten korkmayın der Thales bize çünkü kuyuya düştüğünde, onunla alay edildiğinde vazgeçseydi bugün felsefenin cesareti olabilir miydi?

            Kendime hep hatırlatıyorum bunu. Ne kadar çok okumuş, her şeyi ezbere bilmiş olsaydım da kanımda olmasaydı, ruhum azabın içinde uyumasaydı, bilirim ki asla yazamazdım. Aslında en zayıflar biz şairleriz. En çok kanayanlar, kanatanlar da biziz. Bizler yalnızca aynalarız. Ne acı değil mi? Bir yeteneğin elinde dolaşıp durmak tüm kırları...

5-"Türkiye'de Yalnız" şiiri beni çok etkiledi.Üzerine çizim de yaptım biliyorsun.O şiir özelinde neler söylemek istersin?

            Bir körün son kez geçeceği o yolu taşlardan temizleyip, ona güzel bir veda edebilmek için yazmış gibiydim o şiiri. Örneğim acı bir örnek biliyorum fakat o şiir çok daha acı bir şiir. Diğer şairler taht kavgalarıyla, olmayan ruhlarını varmış gibi göstere dursunlar ben unutulan ve kurban gidenleri yazacağım dediğim bir anın eseri o şiir. Dört şairin ağzından mısralar yazarak onları ruhumda hissettiğimde bana neler dediklerini söylemiş oldum. Gerçekten bir trans haliydi. Nilgün Marmara’yı sol omzumun arkasında hissettim. Bir süre yazamadım, bitiremedim şiiri. Onun hiç çığlık atmadan atladığı o balkonun, yere düştüğünde kana bulanan mermerin sesini duydum. Beni bir daha insan yaptı bu şiir. Ama ben değil, onlar yazdı. Yazmalılardı çünkü gerçekten ruhları olan dört insandılar... İlk İlhami Çiçek ile başlıyorum. Allah’a inandığı için diğer şairler tarafından dışlanan, yalnızlığın en karanlık kısmında oturup durmuş bir şairdir o. Bir hastahanenin camından atlar sonra dayanamayıp. Hiç düşündünüz mü kelimelerinizin kardeşi İlhami’yi? Onun ağzından ‘kollarına aldı beni Özgem, canım.’ dememin sebebi de inancının güzelliğine ve sevgisine hayranlığımdandı. Nilgün Marmara kısmında ise ‘gümüş sanıyordunuz ceplerimi’ dememin sebebi ise eşinin bile onun şiir yazdığını bilmiyor oluşundan ortaya çıktı. Daha neler vardı sakladığı o güzelim kadının, biliyorum çünkü ben de yaşadım. Bilinmemenin ve buna rağmen yargılanmanın acısı bin idamda yoktur. Bedrettin Cömert’e atılan ispiyoncu iftiraları ve sonunda vurulup öldürülmesi. Sonra hep dışlanan, sorgulanan, yadırganan bir Ergin Günçe... İlk ve son kez dört ölünün sesi olmak istedim. Bence bunu hakettiler.

6-Kitabın için yazdığım yazıda "şiiri bir eylem alanı" dedim.Şiir bir eylem alanı mıdır?

            Evet kesinlikle öyledir. Dünya değil, insan kendinin sahnesidir. Biz şairler de eylem alanımızı böyle yarattık. Nereden mi anlıyorum bunu? Sesimi kimsenin kısamadığı, kimsenin beni coplamadığı, nezarete atıp aç bırakmadığı tek yer benim şiirim. Şiirimizde özgürüz yalnızca. Bir de şu dünyada özgür olabilsek...

7-Son olarak yapmak istediklerin,beklentilerin ,önerilerin neler?

            Antik Yunan Edebiyatı okuyorum. Grekçe öğreniyorum. Yalnızca aydınlanmak, geçmişi iyi özümseyip kendime parlak bir gelecek çizmek istiyorum. Bu parlak gelecekte, ün ve şöhret yok, para ve zenginlik yok. Antik yerlerde olan kazılarda güneşin altında kavrulmak, yazıttan şiirler okumak, ufak bir evde bir çay içip bir sigara sarabilmek ve yağmuru dinleyebilmek var. Ben huzuru kendinde arayanlardanım. Nesnelerden bana huzur gelemez. Siz okurlarıma, can dostlarıma da önerim de sizi ne kadar çok sevdiğimi bilmenizdir. Ben hep yüreğinizin ve aklınızın bir köşesinde küçücük bir hanım şair olarak kalayım. Daha ne isterim...

Benzer Yazılar