NESRİN PEKCAN /DERİNDE BİR YER


Ahmet İlhan, öğrenimini Ankara’da Gazi üniversitesi, Gazi Eğitim Fak. Türk Dili ve edebiyatı bölümünde tamamlamış, çeşitli dergilerdeki yazılarıyla da dikkat çeken, oldukça üretken genç bir yazar. Yağmalanmış Bir Göçün Ardı adlı bir şiir kitabı (2016), Renkli Gölgeler (2017) adlı romanı, Defakto Kanon Miti Olarak Ahmet Arif (2020) adlı bir de inceleme kitabı var. Yazarın bazı yazıları da Tahir Abacı Kitabı, küçük İskender Kitabı adlı ortak kitaplarda yer almış.

Derinde Bir Yer, Ahmet İlhan’ın ikinci romanı. Okurun bir romandan beklentisi nedir?  Bu, okuyana göre değişir elbette ama hem edebi bir tat alma hem de yaşamdan kesitlerin sunuluşundaki kurgunun çekiciliği ölçüt alınırsa; eserin doyurucu, yazarın da başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Ülkedeki kargaşa ortamının egemen olduğu bir zaman diliminde -ki bu zaman dilimi Ankara Garı vb. yerlerdeki bombalı saldırıların yaşandığı yıllara denk düşmektedir- bu olumsuz ortamın yarattığı mutsuzluk ve umutsuzluğun roman kişileri üzerindeki etkileri, sürükleyici bir kurgu ile verilmiş.

Duyarlı kişiliğin en üst noktasında yaşayan Mahir, romanın ana kişisi. Mahir’in birkaç arkadaşı var. Mimar Mahir’le aynı iş yerinde çalışan Yusuf, mühendistir. Mazlum güneydoğudan.  Yüksek öğrenim görmemiş; kitap okumaya, kitaplara düşkün bir işçi. On iki bölümlük romanın sekizinci bölümünde karşılaştığımız ve Mahir’in âşık olduğu Tezer de içmimardır. Varsıl bir ailenin kızı fakat bu hayatı pek umursamayan, kendini yoksul insanların arasında daha mutlu hisseden, mesleğini yapmayıp bir çevre kuruluşunda çalışan, çevreci bir eylemci. Mazlum hariç diğerleri küçük kentsoylu özelliğinde insanlar. Üniversite bitirmiş, işi gücü olan ama bununla mutlu olunabileceği düşüncesini yadsıyan, paraya, hırsa yüz vermeyen, toplumun acı çeken insanlarının yanında ve onların acılarına ortak olmaktan mutlu olan ama bunu romantik anlayıştan öteye taşıyamayan karakterler.

Mahir, yaşadıklarından derinden etkilenen ve bunu hem kişisel hem de toplumsal alandaki duyarlılığıyla içselleştirdiği için genellikle “mutsuz”dur. Aynı mutsuzluk çevresindeki arkadaşlarında da vardır; gelip geçici mutluluklar yaşasalar da hepsi bu mutsuzluk paydasında buluşmuş gibidir. Mahir’deki mutsuzluğun kaynağı; ülkenin içinde bulunduğu kargaşa ortamı, adaletsizlik, eşitsizlik, haksızlığa dayanamama olarak vurgulanmış olsa da bunun ikinci planda kaldığı fark edilmekte; çünkü asıl nesnel kaynak “derinde bir yer”de, çocukluktaki yaşanmışlıklardadır; eserde bu, ustaca sezdiriliyor. Mahir, zaman zaman acı çeken insanlarla kendisini öylesine özdeşleştiriyor ki onların yüzünde adeta kendi yüzünü görüyor. Bu sanrılar Mahir’i uzun süre bırakmıyor. Mahir, Yusuf’a, rahat bir hayatı bırakıp gönüllü olarak sefil bir yerde sefil bir hayatı niçin tercih ettiğini anlatırken Yusuf da arkadaşında önceden gözlemlediği bu empati durumunun nedeninin kaynağını keşfediyor, aslında Mahir’deki bu özellik romanın da kurgusunun ana ekseni. Empati duygusunun tavan yaptığı bu ruhsal durum, gerek Yusuf gerekse Tezer’i çok da endişelendirmiyor; hatta her ikisi de bunun normal olduğu, empati kuramayanların anormal oldukları düşüncesinde birleşiyorlar.

 Ahmet İlhan, psikolojik tahlillerde oldukça başarılı. Mahir’i hep hüzün ve acıya yöneltenin ne olduğu, derinlerden gelen o kırgınlığın rahat olamama sancısıyla birlikte ele alındığı güçlü tahlil cümleleriyle çıkıyor karşımıza. İç çatışmalar ustaca veriliyor. Anlatımdaki eylem kişisinin zaman zaman birinci ve üçüncü tekil kişi olması da kurgu dahilinde. Yazar, uzunca bir bölümde Mahir’i ve onun yaşamından bir kesiti Mahir’in ağzından dinletiyor bize. Bu anlatım romanın ilerleyen sayfalarında zaman zaman iç içe geçiyor. Bu geçişlerde de doğallık sağlanmış.

Bir iki alıntı yapalım Mahir’in konuşmalarından: “En önce annem bana hamile kalmak istememiş ve zorunlu tercihe dönüşlerim oradan başlamış. Ardından doğurmak istememiş, ardından babam aslında benim gibi birini istememiş, hep başka türlü birini hayal edermiş ve ardından ben de hayatımı zorunlu bir tercih gibi düşünmeye başladım ve hiç olmamayı çoğu kez içimde taşıdım. (…) Hangisini düzeltebilirim ki?” (s.104) Yine 97. sayfadan Mahir’den: “Hep bir sıkıyönetim hali vardı evde. Ülkede arada sırada kalktığı olurdu sıkıyönetimin ancak evde hiçbir zaman kalkmazdı. Dört duvar küçücük bir yerde bir düzen mi var, o düzenin de bir diktatörü vardı ve her diktatörün de horladığı, aşağıladığı ezilenleri vardı.” Üçüncü tekil kişi anlatımdan da şu cümleye bakalım: “Babasına hiç katlanamıyordu, en iyi niyetli cümlesinde bile gizli bir iğneleme, taciz vardı. Ama annesinin o ağır hüznünü, hiçbir kokuya benzemeyen mübarek kokusunu çok özlüyordu (…) Babasının duyarsız, kaba saba davranışları değildi, onu böyle içine gömen (…)” Annenin içine gömdüğü hüznün nedeni de ilerleyen cümlelerde açıklanmaktadır.

Alıntılar çoğaltılabilir; ancak bu kadarı bile Mahir’in kişiliğinin oluşmasındaki derin duyarlılığı ve bu duyarlılıkla zırhlanmış hassas ruhunu görebilmek için yeterlidir sanıyorum. Yazarın roman kişilerinin ruhsal durumlarının analizini yaparken, bunu anlatı içine ustalıkla yerleştirmesi, kurgudaki sağlamlığı pekiştirmiş. Yazar, adeta sözcüklerin ruhunu okuyor, onlara yeni anlamlar yüklüyor bu da okuyucuyu esere çivileyen bir etki yaratıyor: “Denizden uzanarak ıslak ve yapışkan diliyle mahallenin gövdesini yalayan lodosun duvarlarda, ağaç kabuklarında, kuytuluklarda bıraktığı kararmış, küflü izler de bu iç karartıcı atmosferin cabasıydı.” Ya da “Göz pınarlarından çıkıp yanaklarından çenesine doğru süzülen o yaşlar bir hançer gibi ruhumda çizikler açıyor.”, “Karanlık, zehirli nefesiyle tüm şehri yalayıp uyuşturmaya başlayana dek büroda kaldım.” gibi…

Olaylar Türkiye’de geçiyor. Bunu vurgulamamın nedeni ilk romanı Renkli Gölgeler’de birtakım toplu kırımlar, patlamalar verilirken, olayların geniş bir coğrafyanın içinde herhangi bir yerde geçtiği düşüncesinde kalınabiliyordu ki roman kişilerinin adları da (Geş, Zal, Melanuş…) bu düşünceyi doğrular nitelikteydi. Türkiye ve bazı kentlerin algısı yaratılsa da yerin net olmayışı, romanın kurgusallığının belirleyiciliğini öne çıkaran bir özellikti. İkinci romanı “Derinde Bir Yer”de ise kent ve semt adlarıyla karşılaşıyoruz. İlk romanındaki betimleme yoğunluğunun bu kitapta azaltıldığını ama betimlemelerin ruh tahlillerine kaydırıldığını, buna ağırlık verildiğini görüyoruz. Renkli Gölgeler’de yazarın kurguyu beklenmedik bir biçimde sonlandırması eserin etkileyici kılınmasında önemli bir noktaydı. Bu romanda da beklenmedik bir sonla karşılaşıyoruz. Eser, odaklanılan bir noktada merak unsuruna yanıt vermeden bitiriliyor. Romanda yakından tanıdığımız iki kişinin Atatürk Hava Limanı’ndaki bombalı saldırıda ölmüş olabileceği düşüncesi, okurun hafızasında tamamlanmak üzere muğlak bırakılıyor.

Genel olarak betimlemeler ve tahlillerde natüralist özellik ağır basıyor. Eserdeki kişiler için romantik diyebiliriz ama roman, natüralist çizginin romanıdır.

DERİNDE BİR YER, Klaros Yayınları, Ankara – 2020, 198 sayfa.