Hicran Aslan Ahmet Güneş'le söyleşti...


Ahmet Güneş ile 2020’de Klaros Yayınları’ndan çıkan yeni şiir kitabı “Her Hayat” özelinde hayatı ve şiiri söyleşeceğiz.

Her Hayat bir önceki kitabın Cinnetzede'den farklı. Tamamen bir neoempresyonist şiir okudum ben. İzlenimlerinde kasılan, şikayetlenen yönlerin Her Hayat'ta daha soğukkanlı, kendine de yüksek sesle söylediğin bir tona bürünmüş. Ne dersin Ahmet Güneş'in Her Hayat kitabındaki şiir derdi nedir? 

Elbette resimle bu kadar haşır neşir olan bir şairin görsel okuması çok farklı. Senin de öyle olmuş. Evet, bazen kendime kızarım ben, kendime bağırırım da. Gündelik hayat şiirden uzakta değil. Ben günümü de gördüklerimi de anımı da şiir etmeyi tercih ediyorum. Sanırım dert de orada başlıyor. Her Hayat ise diyebilirim ki beni kendisi oluşturdu. Ben sadece ona uydum. Adı gibi yarım ama başkasına söz bırakmayı kendisinin devamı sayan bir kitap oldu. Bu kitap beni her anlamda çoğalttı diyebilirim.

Kitap “gitmek”, “vazgeçmek”, “unutmak” fiillerinin bir retrospektif sergisi gibi. Flashback’lerle gitmenin/vazgeçmenin/unutmanın anatomisini izlenimleyerek yazıyorsun. Burda “yeni olan tüm bu anlatımdan sonra oturup çayını yudumlamaya devam eden Ahmet” dedim Her Hayat'la ilgili yazımda. Ben bu tavrını çok sevdim. İmge yaratmak, olay anlatmak, büyük cümleler kurmak dertlerinden sıyrılmışsın. Neler söylemek istersin bu konuda?

Ben gitmeye hep inanırım. Eylem halinde olmak güzel. Öyle ki gitmeye şiir bile yazdım. Vazgeçmek ise benim için farklı bir güç kavgası. Kazanmanın bu kadar teşvik edildiği yerde başka bir güce inanıyorum; vazgeçmenin gücüne. Vazgeçmek unutulmuş demeyelim de kıyıya atılmış bir tavır artık. Vazgeçmeye inanan az kişiyiz, rengimi belli etmek istedim. Unutmak da öyle. Günlük yaşamın kargaşası insanı o kadar dürtüyor ki, savruluyor kendi derdi içinde bile. Diğer taraftan da unutmak bazı konular için doğal bir ilaçtır. Unutmaya uğramak gerek.

Yeni Yaşam gazetesinde yazıyor oluşunun şiirine katkıları neler? Okuyucu toplumcu -öteki bir şiir bekliyor mu?

Yeni Yaşam gazetesi geçmişten günümüze gelen bir hafıza aktarımı ve aynı zamanda sözü, iddiası olan bir mecra. Okuru da gayet politik ve bilinçli. Ben yaklaşık bir buçuk senedir orada haftalık yazı yazıyorum. Şöyle formüle ediyorum aslında; şiir biraz serserilik istiyor. Masa başına hapsetmiyor seni. Her yerde yazabiliyorsun. Köşe yazarlığı ise sürekli gündemi takip ve bunun getirdiği bir disiplin kazandırıyor insana. Zorlandığım zamanlar oluyor. Tabi benim de bu disipline arada sırada isyan ettiğim oluyor. Serseri şiire kulak verip serseri zamanlar geçiriyorum.

Dediğin gibi bir beklenti de oluşmuyor değil. Mesela sen melankolik, aşk ve şarap yüklü, dumanlı hatta erotik dizeler düşünürsün, öyle yazarsın ama diğer taraftan da senden toplumcu şiir bekleniyor. Şiirlerimde politika zaten var, politikanın yarattığı insan tipolojisi de var. Slogan seven bir yerdeyiz. Tabi ki slogan olacak ama şiir militan değildir, şair de beklentiye göre değil, rüyasını ve isyanını dilediği şekilde yazandır. Mesela ben şiirimde argo da kullanırım küfür de ederim. İşte bu bir yerde okuyan için soru işareti oluyor. Olsun, bir yargı veya etiket olmaktansa soru işareti olmak daha iyi.

Şiirde eleştirmen yoksunluğunu neye bağlıyorsun? Protokol tirübünlerini, merkez periferiyi, deneysellik adı altında şiire benzemeyen metinleri de katarak günümüz şiiri hakkında neler düşünüyorsun?

Kimse kimseyi okumuyor bence. Diğer taraftan da şiirde bir cemaatleşme var. Yani her kesimin bir mahallesi var ve herkes birbirini gösterme telaşında. Çok şükür benim hiç mahallem olmadı. Zaten aidiyet sorunu bende her zaman var. Yazdıklarımda da yaşamımda da, o yüzden bir sabitlik yok, bir sokak veya bir evim yok. Akmak lazım, değişmek lazım hem de hep amatörce bunu yapmak lazım. Deneyselliği seviyorum ama o da bir şekilde kendi mahallesinde çıkmaz sokakları seviyor gibi geliyor bana. Oysa deneyselliğin bilinmeyen yeri de kapsaması gerektiğini düşünüyorum. Yine de deneysellik iyidir. Üretimler yeterli mi, bunu zaman belirler.

Sanal ortamlarda yaratılıp yürütülen tartışma ortamlarını, sanal meydanlarda taşlanıp yakılanları, yayınevlerinin geldiğimiz noktada sorumluluklarının nasıl olması gerektiğini düşünüyorsun?

Açıkçası sosyal medyada şiir, edebiyat vs. tartışmalarında oldukça ketum biriyim. Hatta hiç girmiyorum. İnsanın yazdıkları konuşsun ve bence yazar-şairlerden ziyade onları okuyanları dinleyelim. Yazan konuşmuştur zaten, yine de kendileri bilir.

Sosyal medya çok acayip bir yer. Her şey anında tükeniyor. Herkes ekranında muhtar gibi davranıyor. Adalet mecrası olmuş diğer taraftan da. Olabilir de, Türkiye gibi ülkelerde lazım da. Yine de adalet mefhumuna ileride zarar verebilecek potansiyelde olaylar da var. Evet, yayınevleri sonuçta yönlendirebiliyor. Çoğu defa da farklı yerlerde olsalar da aynı ortak noktada birleşebiliyorlar da. Yayınevleri açısından ekonomik kaygı niteliğin önüne geçebiliyor. Yine de iyi işler yapan yayınevleri de yok değil.

Son olarak arınmakla-vazgeçmek arasındaki ince kesitler için düşüncelerini okumak isterim?

Bu soru çok kıymetli oldu benim için. Meramımı da anlattı sanırım. Her vazgeçiş unutmaya bilet kesiyor ve aynı zamanda vazgeçmek geçmişe saygı duruşu olduğu gibi arındırıyor insanı. Vazgeçmek bir direniştir de. Vazgeçmeye şans verelim bence. Bu çağa ve bu sisteme müstahaktır.