TARİHLE YÜZLEŞMEK EDEBİYATLA MÜMKÜN MÜ?


“Piyasanın edebiyatı yazınsal değeri yerine kullanım değeriyle değerlendirmesi edebiyat üstünde olumsuz etkiler yaratıyor mu?” diyerek dertlenirim. Yayınevi sayısı arttıkça ileride bir edebi değer yitiminden sıklıkla söz mü edeceğiz endişesi oluşur hep. Bir yandan kötü roman, iyi romanı kovuyor, öbür yandan iyi ile kötü arasındaki ayırım giderek büyüyor. Oysa bu ayırım edebiyatın her döneminde, üstelik dünyanın her köşesinde yaşanıyor. Aslında Cumhuriyet dönemi Türk romanının tarihi popüler romanın tarihidir. Sabahattin Ali’leri, Yaşar Kemal’leri, Orhan Kemal’leri, Tanpınar’ları, Atay’ı, Soysal’ı, Pamuk’u, Cengis T. Asiltürk’ü yetiştiren bir geleneği kolayca harcadığı düşünülebilir. Ne var ki gelenek dediğimiz belli bir kesimin, belli bir bakış açısının geleneğidir. Yani gelenek herkesin ortak malı değil, bir azınlığın kazanımıdır. Bu kazanımın ötesine geçtiğimizde, yüksek kültüre dâhil edilen roman sayısının popüler kültür ürünlerinin yanında azınlıkta kaldığını fark ederiz.  Evet, tüm bu yaşadıklarımız kimin umurunda?

Sonuçta kimisi hiç satmayan ve tanınmayan, kimisi çok satmasına rağmen eleştirmenler tarafından iyi bulunmayan yüzlerce yazarın yanında bir avuç iyi yazar, Marks’ın ‘Eşitsiz ve bileşik gelişme yasasını’ doğrulamak ister gibi aynı edebiyat tarihi içinde sıralanıyor. Romanı çok satan yazarlar durumdan hoşnutlar, çok satmalarını halkın kendilerine gösterdiği bir teveccüh olarak yorumluyorlar, edebi çevrelerden gelen eleştiriler ise malum çevrelerin “hasetliğine” yoruluyor. Ancak hiçbiri kendi çoksatarlığına yüklediği olumlu olumsuz anlamları okurlarına söyleyemiyorlar. İşte günümüz kitap ve roman piyasasının hali tam da böyle.

Oysa Julio Cortazar, eleştirmenler ve eleştiri üzerine yazdığı düşüncelerinde “Bir yerlerde, içine açıklamaların doldurulduğu bir çöplük olmalı. Bu düzgün tabloda tek bir şey endişelendirir bizi; ya da bir gün biri çıkıp çöplüğün kendisini de açıklamaya kalkarsa?” diyerek okuruna açık meydan okur, okuru yaratma edimine katılmaya davet eder, yaratıcı edimi pek çok perspektiften ele almaya teşvik eder.

“Antik Çağlardan bu yana derin hikâyeler barındıran İstanbul’un gizemini, dünya edebiyat, sanat ve sinema sektörüne, yerel sanatçılar aracılığıyla taşıyarak birinci elden kaynak oluşturmayı amaçlayan Dark İstanbul Entertainment kuruldu,” diyen gazete haberlerini, Dark İstanbul Yayınları’ndan yeni çıkardıkları kitapları, Dark İstanbul Yayınları’nı ve tüm bu endişelerimi Dark İstanbul Süreli Yayınlar Yönetmeni Özlem Ertan’a ve Genel Yayın Yönetmeni Aşkın Zengin Akkuş’a sordum.

Nezihe Altuğ: Günümüz dünyasında kültürler yazıya dökülmüş sözlerle değil, televizyonla şekillenmektedir. Okur ve yazar oranını, yayımlanan kitap, dergi ve benzerlerini yok saymıyoruz fakat basılı yayın ve okur-yazar oranı artık eskisi gibi değil. Zaman içerisinde teknolojik yeniliklerin etkisiyle değişti. Basılı yayımların en yaygın olarak yer aldığı eğitim kurumları bile günümüzde teknolojik gelişmelere uygun olarak kendini yenilemek mecburiyeti hissetmektedir. Yayıneviniz; “Kitaplarımızdaki öykülerin tamamı yazarlarımız tarafından sinema veya dizi olabilecek nitelikte yazıldı. Dark İstanbul Antoloji Birinci Kitap, Dark İstanbul Antoloji İkinci Kitap, Kutsal Cehalet, Dolunay Ayini, Işıkları Kapatma Anne, Sempatizan, Bize Bir Katil Lazım, Babamın Gölgesi, Her Şeyin Bittiği Yerden adlarındaki ilk dokuz kitabımızı okuyucularımız ile buluşturduk, yeni işlerimizi de okuyucularımız, dinleyicilerimiz ve izleyicilerimiz ile buluşturmak için sabırsızlanıyoruz,” diyor. Bu yayınevinden çıkanlar ya da sizlerin bu hızda yeni çıkardığı bu romanlar, aynı zamanda film ya da dizi mi olacak?

Aşkın Zengin Akkuş: Öncelikle bu güzel söyleşi için hem kendi adıma hem de Dark İstanbul ailemiz adına çok teşekkür ederim. Sorunuza yanıt vermeden önce projemiz hakkında küçük bir bilgi vermek isterim. Dark İstanbul kitap, dergi, müzik ve sinema ayaklarından oluşan çok kapsamlı bir proje. Şu an bu projenin sadece kitap kısmı hayata geçti, diğer bölümler ise gün sayıyor.

Sorunuzun cevabına gelince; evet, öykü ve romanlarımız, zamanı geldiğinde film ya da diziye dönüşecek. Aslında edebiyatla sinema ya da televizyon arasında her zaman ilişki vardı ve olmaya da devam edecek.  Biz sadece bu etkileşimin adını koyuyoruz ve doğrudan hedef belirliyoruz kendimize. Fakat bununla da kalmayıp, meydana getirdiğimiz öykü ve romanlardan esinlenerek hazırlanan müzik eserlerini piyasaya süreceğiz. Sanatsal etkileşimin ortamını hazırlıyoruz şu anda. Yelpazeyi tamamladığımızda muhteşem bir manzarayla karşılaşacaksınız.  

Nezihe Altuğ: Popüler kültürün roman şekline bürünmüş örnekleri günümüzde sayısal üstünlüklerini koruyor. Popüler sözcüğüyle ne kastedildiğini belirtmek için tüm özellikleriyle “okuyucu edebiyatı” gözü ile bakabilir bu edebiyata, olanca varlığını belirleyen okuyucudur. Yazar yalnızca ama yalnızca okuyucunun isteklerine uygun bir gereç durumundadır. Romanlarınızı hangi zaman aralıklarında yazıyorsunuz, edebiyatta var olma sorununu siz nasıl anlatırsınız?

Özlem Ertan: Kendini yazarak, öykü anlatarak var eden biriyim. Neredeyse okuma-yazmayı öğrendiğim günden beri yazıyorum. Aynı zamanda iyi bir okur olduğumu da söyleyebilirim. Zaten yazar olabilmek için öncelikle iyi bir okur olmak gerekir. Sizden öncekilerin ürettiği metinleri, özellikle de edebi anlamda değer taşıyan yapıtları okumalısınız ki zihniniz ve hayal dünyanız gelişsin ve yazın tarihinin nasıl katman katman şekillendiğini görebilesiniz. Ben fantazya ve korku yazarıyım. Okur olarak ilgim de öncelikle bu türlerin iyi örneklerine yöneliyor. Ancak bundan diğer türlere ilgi göstermediğim sonucu çıkmasın. Hâlâ fantastik edebiyatı, gerçeklerden kopuk bir “kaçış” edebiyatı olarak değerlendirenler var. Buna kesinlikle katılmıyorum. Belli bir düzeyi yakalamış fantastik eserler de tıpkı gerçekçi yapıtlar gibi hayatın gerçeklerinden beslenir. Ben bir fantazya ve korku yazarı olarak o gerçekleri başka bir dünyaya taşımayı ve onlara farklı bir açıdan bakmayı seviyorum. Örneğin Dark İstanbul’dan çıkan son romanım Dolunay Ayini, bir kadın romanı. Günümüzün ötelenen, taciz edilen, şiddet gören kadınlarıyla antik çağın kadınlarını bir araya getiriyorum bu romanımda. İçinde yaşadığım toplumun sesleri, görüntüleri, dertleri ister istemez kurgularıma sızıyor, onları biçimlendiriyor. Bunların başında da kadınların yaşadığı dertler geliyor. Tabii bir de antik tarih ve mitoloji çok besliyor beni. Aynı zamanda arkeolog olduğum için mitlerle ve eski çağ tarihiyle içli dışlıyım.

Popüler edebiyat konusuna gelecek olursak şunları söyleyebilirim. Ben kendimi popüler edebiyat alanında kalem oynatan biri olarak görmüyorum. Bugüne kadar popüler olmak kaygısıyla tek satır yazmışlığım yoktur. Ben anlatmak istediğim hikâyeleri kaleme alıyor ve bunları okurlarla paylaşıyorum. Bence her alanda olduğu gibi edebiyatta da samimiyet önemli. Başkalarına bir şeyleri beğendirmek için yazmamalı insan. Eğer yazdıklarınızın bir değeri varsa zaten er geç yerini ve okurunu bulacaktır.

Son çıkan kitabım Dolunay Ayini ile birlikte yayımlanmış üç romanım var. Hemen hemen her gün yazan biriyim. Çünkü sadece roman değil, öykü ve sanat hakkında yazılar da yazıyorum. Eğer roman yazma sürecindeysem tamamen romanıma yoğunlaşmaya çalışıyorum. Edebiyatta anlatarak ve kendim olarak var olmaya çalışıyorum. 

Aşkın Zengin Akkuş: Dediğiniz gibi, popüler kültür sanatın her alanında karşımıza çıkıp yozlaşmaya neden oluyor. Bu yozlaşmanın gereci olan kişi de o sanat dalında kalıcı olmuyor. Maddi anlamda kendini tatmin edecek kadar başarı kazanıp geçici bir ün elde etse de bir süre sonra unutulup gidiyor. İlgili sanat dalında ise bu kişinin adı bile geçmiyor.

Kitaplarımı yazarken popüler kültürün dayatmalarını dikkate almayıp, kendi doğrularım doğrultusunda ilerliyorum. Bu konuda netim. Kitaplarımın konusunu, tespit ettiğim toplumsal çıkmazlardan esinlenerek belirlemeye çalışıyorum. Genellikle kadın temalı, kahramanı kadın olan kitaplar yazıyorum. Çünkü bana göre bir yazar, toplum dışında kalmamalı.

Edebiyatta var olma sorununa gelince, aslında sorunun cevabını, soruyu sorarken verdiniz. Popüler kültüre av olmayacak kadar uyanık davranırsanız sorun kendiliğinden hallolur. Kişisel olarak var olma mücadelem ise kendi açımdan son derece yalın; prensiplerimden taviz vermeden yolculuğumu sürdüreceğim. Çünkü bir yazar olarak okuyucunun beni değil, benim okuyucuyu yönlendirmem gerekiyor. Tıpkı Kutsal Cehalet’te ya da diğer kitaplarımda yaptığım gibi… İlk etapta toplumun yazara değil, yazarın topluma karşı sorumlulukları vardır. Eğer yazar yükümlülüklerini yerine getirirse, okuyucu da bir süre sonra o yazara sahip çıkar. Bununla birlikte karşılıklı etkileşim de sağlanmış olur. Dediğim gibi, burada yazara çok iş düşüyor. Okura kendini iyi ifade edebilmeli. Gerisi gelir zaten…    

Kitaplarımı genellikle bir ya da iki yıl aralığında yazıyorum. Fikir, küçücük bir kıvılcımdan çıkıyor çoğu zaman. Nehru’nun Dünya Tarihi kitabını okurken dikkatimi çeken tek bir satır, beni Kutsal Cehalet kitabını yazmaya itti. Orta çağda, sanırım bir İngiliz profesördü, çok iyi hatırlayamadım şu an; öldükten otuz yıl sonra Engizisyon tarafından yargılanıyor, mezarından çıkarılarak kemikleri yakılıyor. Bunu okuduktan sonra konuyu detaylı olarak araştırmaya başladım. Bir yandan geçmişin kirli çamaşırlarını karıştırırken öte yandan günümüzdeki kadın cinayetleri haberlerini alıyor, okuduklarımla günümüzde yaşananlar arasında paralellik olduğu farkındalığını yaşıyordum. Bir kadın yazar olarak, omuzlarıma büyük bir sorumluluk alıp bu kitabı yazmaya başladım. Araştırma ve yazım süreci iki yılımı aldı.

Bunun yanında üretken biri olduğumu söyleyebilirim. Her yıl bir kitap yazabiliyorum. Yazarken dünyanın kirinden, pasından arındığımı düşünüyorum; yazdıklarım yine o dünyanın kirini ve pasını anlatsa da… 

Nezihe Altuğ: Fantastik, gotik romanların, edebiyat denen bu kurgulanmış dünyanın en çekici yönü, her milletten okura aynı mesafede durabilme imkânı sağlamasıdır. Bir Türk, bir Rus ya da bir Japon okur, fantastik kurgunun karakterleriyle aynı kolaylıkla özdeşleşebilir. Ayrıca yazara amacının dışına taşmadan, sadece içini acıtan olgular üzerinde kalem oynatma özgürlüğü tanır. Mesela tarihteki belli bir savaşı değil, ama savaşın kendisini, insanlar üzerinde yarattığı etkileri işleyebilirsiniz. Ya da belli bir kişinin, belli bir milletin önyargılarını değil, ama bizzat önyargı olgusunu sorgulayabilirsiniz. Böylece tek bir kişiye bile savunmaya geçme, “Biz aslında böyle değiliz” i ispatlama ihtiyacı duymadan, derdinizi rahatça anlatabilirsiniz.” Sizler rahat bir anlatı yapmak için mi bu tür romanları seçtiniz?

Özlem Ertan: Hayır, rahat bir anlatı yapmak için seçmedim. Fantastik edebiyat ve korku yazını benim okur olarak da çok sevdiğim türler. Belki bunun da etkisiyle kalemim o yöne kayıyor. Ancak tek neden bu değil tabii. Hayal etmeyi çok seven biriyim her şeyden önce; hayal gücüm geniştir. Düş gücü yazarken farklı bir kanal da açıyor insana. Düş kurmak önemli bir şey aslında. Çünkü her şey düş kurmakla başlar. Neticede bugün var olan her şey bir zamanlar düştü, öyle değil mi? Bir de arkeoloji ve eski çağ tarihi eğitimi almış olmam zihnimin mitlerle, efsanelerle yoğrulmasını sağladı. Tüm bu malzemeler de tarzımı belirledi, diyebilirim.

Aşkın Zengin Akkuş: Dark, geniş anlam alanına sahip olan bir sözcük. Hayalet gören bir adamın yaşadıklarıyla, tecavüz edilen bir kadının yaşadıkları da “dark”ın alanına giriyor. Bir yanı gerçek, bir yanı gerçeküstü... Ben bu çizginin gerçek tarafındayım. İşin büyülü kısmına zaman zaman taşabiliyorum ama genel olarak durduğum yer belli. Fakat son kitabım Kutsal Cehalet, büyülü gerçeklik izleri taşıyor. Az önce dediğim gibi, gerçek olgusundan uzaklaşmam büyülü gerçeklik mesafesinden öteye gidemiyor. Bunun tek istisnası Dark İstanbul Birinci Antoloji’deki Şeytan Kanatlı Melek adlı öykümdür.

Bir yazar olarak kalıplara girmekten, özgürlüğümün kısıtlanmasından hoşlanmıyorum. Kendi dünyamdaki özgürlük anlayışımı yazın hayatıma da yansıtıyorum. Tarihteki belli bir savaşı da anlatabilirim, savaşın kendisini de… Evet, savaşın kendisini anlatmak özgürlük alanı yaratabilir ama ilgili savaşı anlatırken de kaleminizin hünerini gösterebilirsiniz. Ya da hesabını veremeyeceğiniz hiçbir şeyi yazmazsınız, olur biter.

Kısaca, yazdıklarım Türkleri ya da İtalyanları bile anlatsa, bunu bir İngiliz’e okutabilmeliyim. Yani işin kolayına kaçmak istemiyorum. Bana göre evrensellik budur.

Nezihe Altuğ: Birinci tür fantastik romanlar, okuyucuya gerçek olanın, bilinenin dışındaki coğrafyalar, ırklar, hayatlar sunmayı amaçlayan romanlar. İkinci tür fantastik romanlar ise romanın genelinde gerçek dünyanın içinde gerçeküstü unsurlara yer vererek okuyucuyu şaşırtmayı, tedirgin etmeyi, tereddütte bırakmayı, kararsız kılmayı, kafasını karıştırmayı hatta eğlendirmeyi amaçlayan romanlardır. Kanımca gotik öykü dört ana kısma ayrılır: İlki bir ruh hâlini ya da bir duyguyu vurgulayan, bir diğeri resimsel bir kavramı vurgulayan, üçüncüsü genel bir durumu, koşulu, efsaneyi veya entelektüel düşünceyi vurgulayan ve dördüncüsü de belirli bir dramatik durumun ya da doruk noktasının kesin tablosunu açıklayan. Bir başka şekilde ise gotik öyküler kabaca iki gruba ayrılabilirler: Olağanüstü olayların ya da korkunun bazı durum veya olgularla ilintilendiği öyküler ve bireylerin bazı eylemlerinin tuhaf durumlar ve olgularla ilintilendiği öyküler. Her gotik öykü-özellikle korku türü için konuşacak olursak içinde şu beş belirleyici unsuru barındırır: A) İçten içe temel, bir anormallik korkusu, durum, mevcudiyet. B) Korkunun genel etkileri ve sonuçları. C) Karşı karşıya kalınan dehşet öğesi nesne ya da olguyu ortaya koyma biçimi. D) Dehşete karşı gösterilen korkunun çeşitleri, E) Verilen koşullarda dehşetin belirli etkisi. Gotik öykünün en önemli öğesi eylem değil, atmosferdir. Aslında bu tarz öyküler belirli bir ruh hâlinin canlı bir resminden başka bir şey değildir. Bunun dışında başka bir şey olmaya çalıştığı anda ucuz, bayağı, çocukça, aptalca ve inandırıcılıktan uzak olur. Kutsal Cehalet  bu anlatımların neresinde?

Aşkın Zengin Akkuş: Gotik, kültürel gerilimlerin tetiklediği, psikolojik ve sosyolojik endişeleri açığa vuran bir tür... Hal böyle olunca dehşet verici durumların ortaya çıkışı da kültürel birikimlere göre değişiyor. Yani gotik edebiyatın korku unsurları döneme göre değişiyor. Gotik edebiyatın gelişimi süresinde yorum biçimleri değişse de temel unsurları aynı kalıyor; güç, ölüm, karşı koyma, egemenliğin kötüye kullanımı, insanlığın bitişi, bilinmeyene duyulan ilgi gibi nitelikler... Gotiğin temeli ise bu duyguları ortaya çıkarmak için gerekli atmosferi kurgulamaktan geçiyor. Ürpertici mekânlar, iskeletler, şeytanlar, batıl inançlar, korkunç işkenceler ve tecavüzler, gotik olabilmenin koşullarından…

Bu açıdan bakıldığında Kutsal Cehalet, orta çağın soğuk ve gizemli malikânelerini, zindanlarını, ürperten işkence biçimlerini, batıl inançları, dini ve ahlaki çöküntülerini işleyen gotik bir roman... Bunun yanında gerçek dünyanın içinde gerçeküstü unsurlara yer veriyor.

Nezihe Altuğ: Tekinsizlik kavramı fantastik edebiyatta Freud’un edebiyat kuramı çerçevesinde yer alır. Tekinsizlik; düş ile gerçek arasındaki bocalama, belirsizlik olarak nitelendirilir. Freud bu görüşü yetersiz bularak geliştirir. Freud’a göre tekinsizlik, bastırılmış çocukluk komplekslerinin su yüzüne çıkmasıyla gerçekleşir; bu da geride kalmış batıl inançların ya da edinilmiş izlenimlerin yeniden doğrulandığı zannedildiğinde meydana çıkar. Bu durum insanda huzursuzluk ve şaşkınlık yaratır. Das Unheimliche başlıklı denemesinde Hoffmann’ı bu konuda usta bir yazar olarak değerlendiren Freud, fantastik türün tekinsizlik duygusu yaratmadaki önemini de bu yazısında ön plana çıkarır. Freud’un W. Jensen’in Gradiva adlı yapıtı üzerine kaleme aldığı incelemenin başına Hamlet’ten esinlenerek koyduğu şu tümceler psikanaliz ile edebiyat arasındaki ilişkiyi göstermektedir aynı zamanda: “Yazarlar gökyüzü ile yeryüzü arasındaki pek çok şeyi bilme alışkanlığına sahiptirler, bizim okulda öğrendiklerimizle bunları düşleyemeyiz bile. Edebiyat söz konusu olduğunda bir yanda yaşananlar öte yanda kurgusallık vardır. İşte, edebiyatın güçlüğü de burada yatar. Yaşananlar arasında fantasmatik yani düşsel nitelemesinin de uygun düştüğü bilinçaltı da vardır. Freud’a göre tekinsizlik fantastik sözcüğünün ve bu sözcükle ilişkili diğer sözcüklerin anlamları ve fantastik edebiyatın genel çizgileri anımsanacak olursa bu edebiyatın psikanalitik bir öğesidir.”

Okunan, algılanan unsurların, paylaşılan düşüncenin tanımladığı biçimiyle gerçeklik olup olmadığına karar vermek zorunda kalan okuyucunun ve/veya kahramanın kararsızlığı sonucunda okuyucunun yaptığı seçim, türler arasında geçişe sebep olur. Öyküde ya da romanda oluşturulan gerçekliğin kuralları, yasaları anlatılan olayları açıklıyorsa eser tekinsiz türe, okuyucu olayları açıklayabilmek için yeni doğa yasalarını kabul ediyorsa eser olağanüstü türe girmiş olur. Bu doğrultuda Dolunay Ayini ve Kutsal Cehalet’i  okura siz nasıl anlatırdınız?

Özlem Ertan: Dolunay Ayini, hayatın gerçeklerinden ve ek olarak mitoloji ile antik tarihten beslenen fantastik bir roman. Ancak gerek kurgusu ve içerdiği gerilim unsurları gerekse metindeki tekinsizlik hissi nedeniyle Dolunay Ayini’ni korku türünde de değerlendirmek mümkün. Tabii burada gotik kavramını da vurgulamam gerekir. Zira okuyucu bu romanda karanlık, sırlarla dolu mekânlarla, gizemlerle ve hayaletlerle de karşılaşacak.

Romanım, tekinsiz bir ortamda başlıyor. Havanın kâbus gibi ağır olduğu, etraftaki kestane ve servi ağaçlarının sis perdesinin ardından belli belirsiz seçildiği bir atmosferde giriş yapıyoruz metne. Dolayısıyla tekinsizlik, belirsizlik hissi karşılıyor okuyucuyu. Dolunay Ayini’nin baş karakteri Aydan’ın çok travmatik bir geçmişi var. Babasını küçük yaşta kaybetmiş ve akabinde üvey babasının tacizleriyle ruhu yaralanmış. Bu noktada hayaletler giriyor Aydan’ın hayatına: Önce babasının hayaleti, sonra da diğerleri… Aydan da öncelikle kendi gerçeklerini sorguluyor tabii ki. Bu hayaletler gerçekten var mı, yoksa acılı geçmişinin gölgeleri kendi zihninden çıkıp onu yanıltıyor mu? Aydan üvey babasından kaçıp İstanbul’a geldikten sonra arkeolog Ece Hanım ile tanışıyor ve onu kanatlarının altına alan bu güçlü kadının anlattığı antik öyküler yaşamında farklı bir sayfa açıyor. Çünkü antik çağın, mitolojinin haksızlığa, uğramış, ötekileştirilmiş kadınlarını tanımaya başlıyor. Tabii bir de Aydan’ın tuhaf rüyaları ve bunların İstanbul’da işlenen cinayetlerle bağlantısı karşımıza çıkıyor. Dolunay Ayini’nin kurgusunda İstanbul’un antik tarihinde önemli bir figür olan Anadolulu tanrıça Hekate’nin de büyük rolü var. 

Aşkın Zengin Akkuş: Edebiyatın malzemesi insan olduğu için, insan psikolojisi üzerine konu üretmek gibi bir özelliğe sahiptir. Tekinsizlik duygusu çocukluk anılarıyla ilgilidir. Bu anılar sadece kişiye özgü değil insanlığa da aittir. Toplumda geçmişe yönelik anılar açığa çıktığında tekinsizlik işlemeye başlar. Bunun sonucunda da yalnızlık içinde çırpınan çaresiz insanlar görürsünüz. Freud, tekinsizliği dehşet veren bir ruh hali şeklinde tanımlarken bunun derinliğini de korku ve kaygıyla açıklar. Kaygı, belli bir tehlikeyi beklemeyi ifade ederken, korku, korkulacak olan durum ya da olaydır. Dehşet ise insanın hazırlıklı olmadan aniden yaşadığı durumdur.

Bütün bunlar bir araya getirildiğinde Kutsal Cehalet romanım, orta çağ İtalya’sında sindirilmiş, kilise nezdinde meşru olan duygularına yönelip diğer duygularını bastıran bir toplumu ele alıyor. Kendilerine dayatılan vahşi yaşam tarzlarını kabul etmek zorunda bırakılan insanlar, kaderlerine boyun eğiyorlar. Tekinsizlik burada kaygıyla birlikte gösteriyor kendini. İnsanlar kilisenin hışmının farkında ve başlarına gelebilecek tehlikeyi çok iyi biliyorlar. Kilise de bu korkuyu bilinçli olarak, kampanya dâhilinde yayıyor. Bu kaygının verdiği ruh haliyle insanlar korku duygusuna yenik düşüyorlar. Engizisyon’un kendilerini hedef almasıyla birlikte de dehşeti yaşıyorlar. Böylelikle insanlar, tekinsizliğin karşılığı olarak korku ve kaygıyı deneyimlemiş oluyorlar.

Aynı kaygı ve korku durumu, romanın 2018 İstanbul’unda da geçerli. Cinci Hoca’nın 14 yaşındaki imam nikâhlı karısına yaptığı cinsel işkenceler, uyguladığı fiziki şiddetin yanında küçük kıza yaşattığı ev hapsi, özgürlüğünü kısıtlayarak uyguladığı farklı yöndeki diğer kısıtlamalar… Kaygıyla başlayıp hissedilen korku neticesinde yaşanan dehşetle taçlanan tekinsizlik süreci…    

Nezihe Altuğ: Günümüz popüler kültüründe büyüler ve cadılık gibi kavramların ara ara yeniden gündeme gelmesiyle Ay Tanrıçası Hekate’nin de kutsal, tanrıçaya dönüşen dişi olarak popüler kültürde etkisini gösterdiğini gözlemleyebiliyoruz. Öyle ki hayatımızı kuşatmış, yaşamın her alanında karşımıza bir şekilde çıkarılmıştır Hekate. Dişi kültü etkisini neredeyse tüm din ve kültürlerde göstermektedir. Milyonlarca insan kutsal dişi kültünün varlığından habersiz, atalarından kendilerine miras kalanların yahut sistemin sahipliğine soyunmuştur.  Yunan mitolojisinin “ötekileştirilen” kadınlarıyla günümüzdeki hemcinslerinizi iş birliğine mi zorluyorsunuz? Asıl felaket olan erkek düşmanları ve kadın düşmanlarının karşı karşıya gelmelerini organize edenlerin kimliğini merak etmeyenlere mi tüm bu söylemleriniz?

Özlem Ertan: Kimseye karşı bir söylemim yok aslına bakarsanız. Ben Dolunay Ayini’nde bir öykü anlatıyorum. Geçmişle bugünü, rengini ayın gümüşi ışığından alan ipliklerle birbirine bağladığım bir öykü… Ancak tabii ki bir derdi var bu romanın. Yazarlar içlerinde yaşadıkları toplumda olup bitenlerden mutlaka etkilenirler, bunları dert edinirler. Neticede dert edindikleri, yaptıkları kurguya mutlaka sızar. En azından benim için durum böyle. Hemen hemen her gün katledilen, tecavüze uğrayan, şiddet gören kadınlarla ilgili haberler okuyoruz. Çoğu kez failler cezasız kalıyor. Üstelik toplumun bir kesimi mağdur kadınları suçlama peşinde hâlâ. Bir kadın yazar olarak tüm bunlara isyan etmemem mümkün mü? Dolunay Ayini biraz da bu isyanın bir sonucudur.

Tanrıça Hekate, bana göre üzerinde özellikle durulması gereken bir figür. Hekate, Anadolulu, Karyalı bir tanrıça. Ondan ilk kez antik yazar Hesiodos, Yunan dininin kutsal kitabı olarak kabul edilen, Yunan ilahlarının doğuşunu ve tanrı kuşakları arasındaki savaşları anlattığı Theogonia adlı eserinde bahseder. Burada Hekate son derece olumlu bir tanrıça olarak anlatılır. Hesiodos’a göre, Hekate yerin, göğün, kentlerin, kadınların koruyucusudur. Kökleri Neolitik döneme kadar uzanan Ana Tanrıça inanışının bir parçasıdır Hekate. Ancak tek tanrılı dinlerin yaygınlaşmasıyla birlikte Hekate, büyüyle ve karanlıkla ilişkilendirildi ve kötücül olarak lanse edildi. O yüzden günümüzün popüler dizi ve filmlerinde böyle bir Hekate görüyoruz. Gerçek Hekate ise anlatılanlardan çok farklı: O, hayatın her evresini temsil eden üç yüzlü bir tanrıça. Ay’ın hanımı, yeraltının hâkimi, kentlerin koruyucusu… Tabii aynı zamanda cadıların da tanrıçası. Burada cadı kelimesini olumsuz değil, olumlu anlamda kullanıyorum. Çünkü cadılar gerçekte bilge kadınlardır. Doğayı, bitkileri tanıyan, şifacılık yapan, kadim bilgilere sahip ve hayvanların, doğanın dilinden anlayan kadınlardır onlar.   

Nezihe Altuğ: Dolunay Ayini’ni hayata karşı dik durmasını bilen güçlü kadınlara ithaf ettiniz. Kadın cinayetlerinin, kadına şiddet haberlerinin sıradanlaştığı bir toplumdan Hekate’nin çarkı çarkın üç dişi; Hekate, Artemis (Diana) ve Selene “karanlık düzen içerisindeki yolu ve yolun bulunuşunun” gücünü mü sembolize ediyor? 

Özlem Ertan: Hekate çarkı görüntü itibariyle bir labirenti çağrıştırır. Dolayısıyla karanlıkta ay ışığının da yardımıyla yolu bulmayı anlattığını da söylemek mümkün. Ancak bana göre, Hekate çarkı asıl olarak döngüyü anlatıyor. Bir kadının yaşam yolculuğunu. Daha önce de ifade ettiğim gibi, Hekate üç yüzlü bir tanrıçadır. Kadın yaşamının üç evresini temsil eder: Bakire kız, anne, yaşlı ve bilge kadın.

Nezihe Altuğ: Orta çağ için bazı tarihçiler “karanlık” ifadesini kullanır. Orta çağda karanlığın tek koyu tonu “işkenceler zamanı” olmuştur. Çünkü Orta çağdan itibaren kendini hissettiren muazzam vahşetin diğer adı işkencedir. Orta çağdan itibaren Engizisyon eliyle yapılan işkence sadece Kilise’nin Avrupa’ya yaşattığı bir olgu olmamış fonda kral, prens ve aristokratların desteklediği büyük bir vahşet yaratmıştır. Bu vahşetin oluşmasında orta çağda suçları tanımlayan devletin sanal bir otorite vererek desteklediği kurum yani Engizisyon etkilidir. Engizisyon bu işi yaratıcılıkta sınır tanımayan cellâtlarının elinde işkence odalarında keyfilikle yaptı. Üstelik suç ve ceza dengesinde bu keyfilik olgusu içinde yaratılan zulüm ve şiddet ağı sürekli ivme kazandı. Kaos ve istikrarsızlığı umursamayan Engizisyon yüzünden işkence zindanları ve mezarlıklar suçlu suçsuz birçok insanın bedenine ev sahipliği yapmıştır. Avrupa için elinde İncil olanların başlattığı dinsel terörizmin en savunmasız mahkûmları da cadılar, heretikler, eşcinseller, fahişeler, yoksullar, bilim insanları, Yahudiler, Tapınak Şövalyeleri gibi gruplar oldu. Ancak özellikle cadılar ve heretikler üzerinden başlayan “Kadın Avı” ile binlerce masum, odun yığınları üzerinde can verdi. Bu yüzden orta çağ adalet sistemi içerisinde suç bireysellikten çıkarak “kolektif” bir biçim almıştır. Bunun en net göstergesi günümüzde orta çağ ile ilgili yapılan tüm değerlendirmelerde suç işleyenlerin ait olduğu grupla birlikte anılmasıdır. Engizisyon ve kilise arasındaki iş birliği gibi... Siyasetin emrinde yol alan adlî sistemde davalardaki soruşturma ve işkenceler sırasında verilen talimatlar ve Engizisyonun genel ve basit sloganı “Siyasi otorite gibi düşünmeyen herkes suçludur. Bunun tersini kanıtlayana dek cezasını çeker,” şeklinde formüle edebilir. O dönemden günümüze miras kalan “cadı avı” terimi zamanla birçok siyasî argümanın da oyuncağına dönüştü ve stratejik, politik araçların da yöntemlerinden biri oldu. Tarih göstermiştir ki; orta çağ zalimlerinin, işkence zindanlarından modern çağ mirasçılarına bıraktığı “Baktınız olmuyor, dinsiz ve kâfir algısı yaratarak mücadele edin,” düsturu hâlâ en geçerli teknik midir? Kutsal Cehalet romanınızda; kilise-rahip-kadın, cami-imam-kadın’ı karşılaştırarak, orta çağda “cadı avı” şimdi de “kadın avı” mı demek istediniz?

Aşkın Zengin Akkuş: Kitabımın arka kapak yazısında bunu çok iyi ifade ettiğimi düşünüyorum: “Engizisyonun kurumsal kimliğinden sıyrılıp zihinlere sızmadığını mı sanıyorsunuz? Ya da İstanbul’a hiç uğramadığını mı? Eğer öyleyse yanılıyorsunuz.” Bu cümleler aslında çok şey anlatıyor. Fakat öncesinde kitabımın ismiyle başlayalım analize; Kutsal Cehalet. Kutsal değerler sömürülerek insanlar cahil bırakılıyor. Çünkü insanlar cahil olduklarında otorite onları istediği gibi yönetebiliyor. Böylelikle, sorgulayan değil de biat eden topluluklar çıkıyor ortaya. Ancak bu kez toplum değil, yığınlar oluşuyor. Böylelikle Engizisyon, kurumsal kimliğinden sıyrılarak yığınları oluşturan, cahil beyinlere sızmaya başlıyor. Bu düşünceyle kuşanan her birey, engizisyonun birer neferi haline dönüşüyor. İşte bu noktada modern zamanın “cadı avı” başlıyor. Yani sizin tanımınızla, “kadın avı”…

Engizisyon gericiliğinin neferi olan bu kişiler, kadınları toplumun dinî ve ahlaki kalıplarına uydurmaya çalışıyor, bunu başaramadıkları noktada ise kadın cinayetleri başlıyor. Kadını öldürdükten sonra kendince hafifletici sebepler bulan katil, bunun otorite tarafından onaylandığını, üstüne üstlük ceza indirimi yapıldığını görünce de yaptığının çok da yanlış olmadığı fikrine kapılıyor. Bugün kadın cinayetlerinin kartopu gibi büyümesinin sebebi de bu; onaylanan hafifletici nedenler, caydırıcı olmayan cezalar, otoritenin kadınları aşağılaması gibi daha birçok neden…

Dediğiniz gibi Kilise, ortağı olan Engizisyon ile birlikte sadece kadınları değil, kendine muhalif olanları da yargılıyor. Onlara insan onuruna yakışmayacak hayatları dayatıyor. Baskı uygulayıp kendi kalıbı içine sokmaya çalışıyor. Bu durum bugün de değişti mi? Hayır. Sadece şekil değiştirdi.

Diğer konuya gelince; ben olayı, kilise-rahip-kadın, cami-imam-kadın olarak değil de inanç bağlamında, genel olarak ele alıyorum. Orta çağda, Katolik Kilisesi zamanındaki uygulamalar, günün koşullarına göre şekil değiştirip Müslüman bir ülkede de aynen devam ediyorsa, bu ayrımı yapmanın pek bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Tutucu düşünce uç noktadaysa eğer, Hıristiyan ya da Müslüman olması bir şeyi değiştirmiyor.

Nezihe Altuğ: Müslümanların kendi Rönesanslarını gerçekleştirebilmelerinin yolu yeni düşünce ve fikirlere açık olmaktan geçiyor. Yeni bir çıkış yoluna ihtiyacımız var. Sadece Müslümanlar için değil bütün insanlık adına bu çıkış yolu elzemdir. Bunu gerçekleştirebilmek için sevaplarımızla birlikte günahlarımızla da yüzleşebilmemiz gerekiyor. Karşının kötülüklerini mercekle büyütürken iyi yönlerini de görmezlikten gelmemeliyiz. Ve en önemlisi; fikir ve düşünce üretmekten, beyan etmekten ürkmemeliyiz, bilakis yeniliklere açık olmalı ve insanlığın önünü açmalıyız. Doğrudur Engizisyonun uygulaması da türemesi de batı kökenlidir. Bu yönüyle batının sicili kirlidir. Lakin biz işin bu tarafında değiliz. Biraz da Müslümanların engizisyonundan söz etmek gerekir. Kutsal Cehalet kitabınızla Kadına “boş ol”, ya da “yok ol” demek orta çağ kafası mı? Müslümanların Engizisyonu da bu mu? Ya da kadını ve çocuğu her türlü tehdide, tehlikeye karşı tamamen savunmasız bırakan Engizisyon mahkemeleri imgesi ile bu orta çağ kafası bakın, bizi daha neler neler yapıyor, kadına yapılan cinsel istismarlar, artık kutsal sayılan yerlerde mi?

Aşkın Zengin Akkuş: Haklısınız. Aydınlanma yolunda cesur ve özgür düşünce yapısını bir an önce hayata geçirmek gerekiyor. Sistem kendini hızla yenilemeli, diye düşünüyorum. Hatalarımızla yüzleşebilmeliyiz. Bu kitap işte tam da bu yüzden yazıldı. Kadına şiddetin kökenine inerek, insanlar üzerinde farkındalık yaratmayı amaçladım. Sizin de dediğiniz gibi, fikir ve düşünce üretmek gerekiyor, ürkmeden, korkmadan ve cesurca… Bu kitabı yazarak tam da bunu yapmak istedim.    

Az önce bahsetmiştim; Katolik Kilisesi’nde de Müslüman bir ülkede de paralel yaşanmışlıklar varsa, bunu Katoliklerin ya da Müslümanların sorunu olarak görmemek gerekiyor. Çünkü bana göre bu, inanç sorunu… İnanç, adet ve töre dayatmasıyla kadın cinsinin hor görülüp aşağılanması sorunu…  Müsaadenizle, çok daha geriye gitmek istiyorum; Lilith’e kadar. Lilith, Adem’le birlikte topraktan yaratıldığı için onunla eşit haklara sahip olduğunu söyledi. Bu nedenle de Adem’e itaat etmeyeceğini beyan etti. Sonra ne oldu? Kovuldu.  Yerine ise Adem’in kaburga kemiğinden itaat eden Havva yaratıldı. Kadın, erkeğe itaat etmeli, onun hep gerisinde durmalı. Aksi halde cezalandırılır, tıpkı Lilith gibi…

Kutsal Cehalet kitabımda geçen, orta çağ İtalya’sında hiç günahı olmadığı halde bir erkekle adı çıkan Debora, iffetsiz olduğu suçlamasıyla çalıştığı evden kovulurken, yüzyıllar sonra Siirt’te amcasının oğlunun tecavüzüne uğrayan 15 yaşındaki Zarife de bedeni “kirlendiği” gerekçesiyle aile meclisi kararıyla infaz ediliyor. Kadının bedeni üzerinden gerçekleşen her eylemin sorumlusu yine kadın oluyor ve sözde kutsal değerler uğruna yine kadın cezalandırılıyor.

Bunun yanında kadına, çocuğa tecavüz olayları kutsal alanlarda da gerçekleşmeye devam ediyor. Tıpkı orta çağda olduğu gibi…  Çünkü bu alanın dokunulmazlığı her dönem için geçerli. Bunu yapan kişi ya da kişiler, sadece kadını ya da çocuğu değil, o kutsal alanı da içinde bulunduğu inancı da istismar eden kişiler aynı zamanda. 

Nezihe Altuğ: Toplumsal cinsiyet eşitliği, feministlerin vurguladığı gibi, kadınlar için eşitlik ve farklılık taleplerini bir arada istemeyi gerektirir. Muhafazakâr görüşlerin önem kazandığı günümüzde, bu görüşe sahip kadın ve erkek pek çok kişi, toplumsal cinsiyet eşitliğini, kadınların erkeklerle aynı olma isteği olarak tanımlar. Bu tanım yanlış ve sorunludur. Eşitlik aynılık demek değildir. Aynı olan şeylerin eşit olmasına zaten gerek yoktur. Ayrıca, eşitlik ve farklılık karşıt kavramlar değil, tersine, birbirleri ile yakından ilişkili kavramlardır. Eşitlik ancak farklılığın olduğu bir bağlamda anlam ifade eder. Toplumsal cinsiyet eşitliği talebi, kadınların erkeklerle aynı olma değil, aynı gibi değerlendirilme talebidir. Kadınlar erkeklerden farklı oldukları için, aralarındaki toplumsal cinsiyet kimliklerinden kaynaklanan adaletsiz güç farklılıklarının yok edilmesi, erkeklerden farklı fakat eşit olarak değerlendirilmenin bir gereğidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği kadın erkek değil de “iyi insan” olmanın eşitliği olarak değerlendirilmelidir. Toplumda var olan sosyal adaletsizliklere, ayrımcılıklara ve fırsat eşitsizliklerine yönelik toplumsal farkındalık yaratarak değişim sağlama amaçlı çalışmalar yapmak toplumsal cinsiyet alanında yaşanan problemlere yönelik çözüm önerileri olabilir. Dolunay Ayini ve Kutsal Cehalet toplumsal cinsiyet eşitliğini, kadınlar için eşitlik ve farklılık taleplerini istemenin kitapları mı? Ya da “iyi insan yetiştirin,” diyen annelere ve topluma bir sesleniş mi?

Aşkın Zengin Akkuş: Size aynen katılıyorum; toplumsal cinsiyet eşitliğinin, kadınların erkeklerle aynı olma isteği olarak tanımlanması hastalıklı bir düşüncedir. Farklılık zenginliktir ve bu zenginliğin nimetlerinden faydalanmak gerekir. Buradaki asıl sorun, bu farklılığın negatif ayrımcılık yapılarak kadınların elde edeceği olanakları aile içi rollerle kısıtlamak, bu vesileyle de kadının toplumdaki yerini zedelemek. Diğer toplumsal kimliklerini de yok saymak… 

Kutsal Cehalet, “Yeter artık! Kadınların canlarını rahat bırakın,” feryadıyla yazılan bir kitap. Keşke birtakım sorunları çözmüş olsaydık da sizin bahsettiğiniz eşit haklar kısmına gelebilseydik. Şu an, bir yangın var ve tüm enerjimizi o yangını söndürmek için harcıyoruz. Her gün bir kadın, sudan sebeplerle katlediliyor. Tıpkı Engizisyonun yaptığı gibi yakılarak, parçalanarak olmadık işkencelere maruz bırakılarak yaşamdan koparılıyor. Ve bunu yapan katiller çoğu zaman ceza bile almıyorlar. Çünkü öldürdükleri kadınlar yaşadıkları toplumun yaşam tarzına, dinî ve ahlaki değerlerine ihanet etmişlerdir.

Çünkü kadının değersizliği, yapılan çirkinliklerin üstünü örtmek için önemli bir neden…

Evet, annelere çok önemli işler düşüyor burada. Erkek ya da kız anneleri diyerek ayrım yapmayacağım. Kızınız da oğlunuz da olsa, onları erkek ya da kadın olarak yetiştirmeyin; dünyaya getirdiğiniz o canlıyı insan olarak kazandırın topluma, birini canavarlaştırırken diğerini ona yem yapmayın…

Özlem Ertan: Edebiyatın talep etme, mesaj verme ya da birilerine seslenme aracı olduğunu düşünmüyorum. Edebiyat hayata ve insana tutulan bir aynadır. Yaşamı ve insanı anlama, anlamlandırma ve yeniden yaratma eyleminin sanatsal bir sonucudur. Doğası gereği topluma ve insana yönelik sorgulamalar içerir. Ancak salt birilerine seslenmek ya da mesaj vermek için roman yazılmaz, yazılmamalı.

Sosyal adaletsizlik, ayrımcılık, kadına yönelik şiddet benim dert edindiğim konular. Hâl böyle olunca yazdığım romanların kurgusuna da sızıyorlar. Çünkü tüm bunlar hakkında düşünüyorum, ayrımcılığa isyan ediyorum. Ancak “Ben bu romanda ayrımcılığı eleştireyim de birilerine sesleneyim ya da mesaj vereyim,” gibi bir yaklaşımım asla yok. Ben öykü anlatıcısıyım. Öykülerimi anlatıyor ve bunları insanlarla paylaşıyorum. Elbette yaşadığım toplumun ve dünyanın gerçeklerinden besleniyorum. Bu gerçeklere Kaf Dağı’nın ardından bakıp fantastik bir dünya kurguluyorum.

Nezihe Altuğ: Tarihle yüzleşmek edebiyatla mümkün mü?

Özlem Ertan: Tarihle yüzleşmek çaba ve bilgi gerektirir. Tabii bir de gerçekleri kabul edebilecek kadar cesur olmayı… Ne yazık ki insanlık tarihi birbirinden acı olaylarla dolu: Cadı avları, katliamlar, sürgünler, inanç, cinsiyet ve ırk ayrımcılıkları… Dünyaya baktığımızda bazı şeylerin pek de değişmediğini görüyoruz. Hâlâ dini, etnik ve cinsel ayrımcılık var. Dünyanın pek çok yerinde katliamlar da yaşanıyor. Demek ki insanlık tarihle pek yüzleşememiş.

Edebiyat tarihle yüzleşme konusunda farkındalık yaratabilir tabii ki. Misal, kadim pagan geleneğinin temsilcileri olan şifacı kadınların ve dini otoriteye tehdit olarak görülenlerin “cadı” denerek katledilmesini konu edinen iyi bir edebiyat eserini okuyan Katolik bir rahip kilisenin geçmişiyle yüzleşme yolunda bir adım atabilir. Ancak başta da dediğim gibi, tarihle yüzleşmek bilgi, çaba ve cesaret gerektirir. Sadece roman okuyarak tarihle yüzleşemezsiniz. Konuya yazma eylemini gerçekleştiren kişi açısından baktığımızda durum biraz değişir tabii. Bir insan yazarak tarihle yüzleşebilir mi? Evet, mümkün. Çünkü insan dert edindiği, içselleştirdiği konuları romanlarına taşır. Bunu yapıyorsa zaten bir şeyleri anlama ve hikâye etme çabasındadır. 

Aşkın Zengin Akkuş: Öncelikle tarihle edebiyat arasındaki ilişkiye bakmak gerekir. Tarih, insanlığın genelini ya da toplumun özelini ilgilendiren konularda geçmişe ayna tutuyor fakat bunu yaparken de detaya girmiyor. Edebiyat ise tarihin girmediği özel alanları mercek altına alarak detayları işliyor. Örneğin tarih, bir savaşın neden ve sonuçlarını irdelerken edebiyat bu savaşta acı çeken insanların özelinde dolaşıyor. İnsanlar bu eserler sayesinde o dönem hakkında detay bilgi almış oluyorlar. Ayrıca bu eserler toplumsal hafızanın tazelenmesine de katkıda bulunuyor. Tarih kitaplarında anlatılan olaylar, edebi eserler sayesinde kişinin özeline girmiş oluyor ve tarih kitaplarında okunup da duygusal açıdan hissedilen o boşluk giderilmiş, tarihi bilgiler de pekişmiş oluyor. Bu açıdan bakıldığında cevabım, evet…