BİR DENİZİN İKİ YAKASI ya da ARAYA GİREN DENİZ


1923 yılında Lozan Barış Antlaşması’na ek olarak Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanan sözleşme sonucu Bir milyon iki yüz bin Ortodoks Rum, Anadolu’dan Yunanistan’a; beş yüz bin Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye zorunlu olarak göç etti. Gidenler kendi kültürlerini, sevdalarını, türkülerini götürdü, gelenler de kendi kültürlerini, sevdalarını, türkülerini getirdiler. Ne var ki ne gidenler, ne gelenler hoş karşılandı. Talat Avcı’nın Aramızda Deniz Var’ı1 böyle bir mübadeleyi anlatır. Aramızda Deniz Var’da anlatılanlar Aydın’ın Söke ilçesine bağlı Bağarası bucağında geçer. Mübadele sonucu yalnızca Aydın’a gelen mübadil sayısı altı bin altı yüz otuz’dur. 1927 nüfus sayımına göre gelenlerin oranı yerleşiklerin yüzde üçünden fazladır. Mübadele kapsamına giren kişiler ile mübadele kapsamına girmeyen kişiler arasındaki ayrım ırk ya da dil değil dindir. Oysa Rumların arasında Türkçeden başka dil bilmeyen Türk Ortodoks Hıristiyan Gagavuzlar, Karamanlı Ortodokslar vardı. Konuştukları dile bakılmaksızın Gagavuz ve Karamanlı olanlar da topraklarından istemeyerek koparılmışlardır. Yunanistan’dan gelenler arasında yine din kökenleri gözetilerek Müslüman Türklerin yanı sıra Drama, Kavala, Kesriye’den gelenler vardı. Gelenler arasında Türkçe konuşmayan Bulgarca, Makedonca konuşan Müslümanlar, Rumence konuşan Ulahlar, Yunanca konuşan Patriyotlar, Arnavutlar da bulunuyordu. Anadolu’da İstanbul, Gökçeada, Bozcaada'da oturan Rumlar, Yunanistan’da Batı Trakya Türkleri zorunlu göç dışında tutuldular. Mübadele kaynaşmış iki toplumun insanlarını birbirinden koparırken, mülkiyet hakları konusunda da sorun yaşanmasına neden oldu. Sözleşmenin 11. Maddesi gereğince mülkiyet sorununu çözmek amacıyla Türkiye’den dört, Yunan Krallığı’ndan dört, Birinci Paylaşım Savaşına katılmamış ülkelerden Milletler Cemiyeti tarafından seçilen üç üyeden oluşan Karma Komisyon görevlendirildi. Karma Komisyonunun çalışmaları sonucu 1923-1926 arası gelen mübadil sayısı üç yüz elli beş bin altı yüz otuz beş, 1921-1928 arası iskân edilen mübadil sayısı da dört yüz altmış üç bin beş yüz otuz dört’tür. Bu rakamlara kendi olanaklarıyla göç eden mübadillerin sayısı dâhil değildir. 1912-1914 arası Balkan Savaşı sonrası Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da yüz yirmi beş bin civarınadır.1828 Sayımına göre Türkiye’den Yunanistan’a giden mübadillerin sayısı ise bir milyon yüz dört bin iki yüz on altı olarak kayıtlara geçmiştir.

            Bernard Lewis, mübadeleyi yerleşme ve seyahat özgürlüğüne müdahale olarak nitelendirir. Gidenler özgür iradeleriyle değil zorunlu oldukları için gitmişlerdir. Levis mübadeleyi, mübadillerin ‘vatana iadesi’ değil, ‘sürgün’ olarak nitelendirir. 3 Bir diğer eleştiri de Osmanlının Sünni İslam anlayışına uygun olarak mübadelenin gerçekleştirilmiş olduğudur. Fahriye Emgili, mübadelede  ‘Müslümanlık kıstasının Türklük kıstasına baskın olmasının etkili olduğu’4 görüşündedir. Buna dayanak olarak ileri sürülen gerekçe ‘Türkçe konuşanlar dahil bütün Ortodokslar Türkiye'den Yunanistan’a; buna karşılık yine lisanına bakılmaksızın Müslüman olan bütün halklar Yunanistan’dan Türkiye’ye’ gönderilirken Katolik ve Protestan Rumlar yerlerinde kalmaya devam etmişlerdir.

            Mübadelenin yükü Genç Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal’e yıkılmak istenirse de bu doğru değildir. Mübadeleyi isteyen Atatürk değil, Venizelos’tur. İlber Ortaylı “Modern Balkan ülkelerinin, bazı tarihi gerçekleri reddetmek gibi ciddi bir arızası var. Bu, Ortadoğu’ya da bulaştı” diye yazar. Aynı hastalık Cumhuriyetin kazanımları ve Cumhuriyetin kurucu babası Mustafa Kemal Atatürk’ü kötülemek isteyen ‘İçimizdeki Danimarkalılarda’5 da var. Ortaylı söz konusu yazısında “Şu bir gerçektir. 1924 mübadelesi Venizelos tarafından getirildi. Türkiye’de moda bir saldırı başladı; ‘Cumhuriyetçiler etnik temizlik yapmak için mübadeleyi ortaya çıkardılar’ deniyor. Bir kere mübadele iki taraflı bir anlaşmadır. Tek taraflı olmaz. Nitekim Venizelos, giriştiği büyük macerada acı gerçeği görünce bu sefer doğruya döndü ve elindeki mevcut Yunanistan’ı kalabalıklaştırmak için Anadolu’daki Helen nüfusu istedi. Büyük devletleri de buna ikna etti ve Türkiye de bunu kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü bizim artık bazı konularda daha fazla direnecek halimiz yoktu. Trablus’tan beri on sene aralıksız harp etmiş bir millettik. Birinci Cihan Harbi, başkaları için dört yıl sürmüşse de bizim için on yıl sürmüştür. Bu konularda bizim yeni devletimiz beynelmilel konsorsiyuma karşı koyabilecek güçte değildi. Dolayısıyla mevcut şartlar iki ülke arasında nüfus mübadelesini zorunlu kılmıştır diyebiliriz”6 diye yazar.

Avcı da Aramızda Deniz Var’da “Vasili’yi kahreden, buradan gitmek zorunda kalacak olmalarıydı. Gelmiş geçmiş bütün büyüklerinin mezarları buradaydı. Burada doğmuş büyümüş, burada ölmüştü hepsi. Hepsini birden nasıl bırakıp gidecekti? Nasıl bir dünyaydı bu? Denizin iki yanındaki insanlara dünyayı dar etmişlerdi” diyerek mübadelenin haksızlığını vurgular. Mübadele burada doğmuş, burada ölmüşleri yaşayanlardan ayırdığı gibi sevdalıları da ayıran bir haksızlıktı. Mübadelenin uygulanmasıyla Sinan’la sevdalısı Despina’nın arasına da deniz ve mübadele girecekti.

Ortaylı başka bir sakıncaya da dikkat çeker, mübadele sonrası gidenlerin mesleki dağılımını işaret eder. “Bu sayılara dikkat edelim. Mesela Yunanistan, sigara tabakaları için tütünü bile dışarıdan almak zorunda kaldı çünkü tütün tarımı bitti. Mübadele, hiçbir zaman akıllı bir ekonomik tedbir değildir. Öyle ki, ekonomik faaliyetler belli toplumlarda belli grupların içinde yapılır. Kuyumculuk belli bir grubundur, tütüncülük belli bir grubundur. Siz onları atarsanız, o sektör çöker. Bu durumun farkında olanlar da vardı elbet. Mesela Kayseri’de, Niğde’de esnaf toplanıyor ve ‘Lütfen bu insanları göndermeyin. Biz burada aynı dükkânı bile açamayız’ diyorlardı.”

Avcı, Aydın’ın Söke ilçesine bağlı Bağarası bucağı özelinde Rum sakinlerinin gidişiyle boşalan Mahmutşevketpaşa Caddesi boyunda uzanıp giden çarşının sessizleştiğini yazar. “Çarşının insansızlığında Rum Mahallesi’nin bütünüyle boşlamasının etkisi vardı elbette. Camikebir Mahallesinin Müslüman halkı hiçbir yere gitmediği halde, çarşıdan neden el ayak çekilmişti birden? (…) Bağarası’nın eski Mandıca’nın ticareti Yahudilerden, Ermenilerden çok Rumların elindeydi. (…) Kısacası sanayi ve ticarette Türklerin, Müslümanların adı yoktu burada.”

Aramızda Deniz Var genç Cumhuriyetin ilk on iki yılını yine Cumhuriyetin savunucusu öğretmen Mehmet Bey’in gazete haberlerini okuması yazması olmayanlarla paylaşmasıyla özetliyor. Bağarası bucağı sakinlerin Cumhuriyet’in kazanımları olan medreselerin kapatılmasını, yeni ve modern okulların açılmasını, Arap harflerinin kaldırılarak harf devrimiyle Türk alfabesinin (abece)kabul edilişini, giyim kuşamda da yapılan yenilikleri, ölçü birimlerinin değiştirildiğini öğretmen Mehmet Bey’in gazete haberlerinden öğrenirler. Mustafa Bey yine Bağarası sakinlerine Soyadı Yasasını, Mustafa Kemale Atatürk soyadı verildiğini, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildiğini, kadın-erkek eşitliği sağlandığını, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığını anlatır. Aydınlanmanın yaşama geçirilişini gazete haberleri üzerinden öğrenen Bağarası halkı da Atatürk Devrimini coşkuyla kabul eder, benimser.

Cumhuriyet, Osmanlının küllerinden doğan Anka Kuşu’dur. Kimi kez çekilen acılar yeni bir doğumun gerekçesidir. Aramızda Deniz Var bu doğumun tanıklığını yapar.

 

-------------------------

  1. Talat Avcı, Aramazda Deniz Var, Klaros Yayınları, 2021.
  2. Ayrıntılı bilgi için bkz. Vikipedi Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi maddesi.
  3. Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev: Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, s.352.
  4. Fahriye Emgili, Yunanistan’dan Mersin’e Köklerinden Koparılmış Hayatlar, Bilge Kültür Sanat Yay. 1. Basım, İstanbul 2011, s.47-48.
  5. Terim Erol Manisalı’ya ait. Manisalı içimizdeki Danimarkalıları “bilinçli olarak batı emperyalizminin egemenliğini isteyenler, çıkarlarını onunla birleştirenler, ulusalcılığı küçümseyerek ona çamur atanlar” olarak nitelendirir.
  6. İlber Ortaylı, Her mübadele bir yaradır, izi kalır, Hürriyet gazetesi, 3 Eylül 2017.
Yazarın Tüm Yazıları