Ölüm, haraç ve sanat!


I

On altılık Rimbaud babası yaşındaki Verlaine’nin ocağını bozar, karısından çocuğundan, konforlu hayatından koparıp yollara düşürür. Cehennemlik koca, cennetin biricik zebanisi, kendisine duyulan büyük aşkın verdiği özgüvenle adamcağızın kalbinden tutup oradan oraya sürükler. Şarap bardağı gibi ince, o hassas zavallı ruha cezaevini bile gösterir. Cezaevinin buzdan duvarları arasında delirmemek için Tanrı’nın elini sıkar, iman eder Verlaine, imanda kalır cezası bitene dek. Özgürlüğe kavuştuğu gün aşkın yolunu tutar. O yolda artık çok yorulmuş olan zavallı, cehennemlik kocayla buluştuğunda O’nu kendi yoluna, İsa’nın bedenine davet eder.


“Ya benim ya da İsa’nın bedeni, birini seç” der,
 Rimbaud, ah Rimbaud!


Verlaine, tabi ki Rimbaud’un bedenini seçer ve Tanrıyla olan anlaşmasını tek taraflı bozar. Ama buna rağmen, cehennemlik kocadan zılgıtı yer! Bu yediği son zılgıttır Verlaine’nın. Çünkü Rimbaud O’nu sonsuza dek terk eder! Hem İsa’nın hem de Rimbaud’un bedeninden olur. Tanrısız ve aşksız kalır… ve bu ikisinin yokluğunda hayatının en güzel şiirlerini yazar. Zaten Tanrısız ve aşksız olan Rimbaud ise bir daha şiir yazamaz! Geri kalan hayatını köle ticareti yaparak geçirir ve yaralı bir kalbin laneti ile genç yaşta acı çeke çeke, ölmeye yakınken Verlaine’dan koparttığı İsa’nın bedenine sığınır!

Ölüm, tanrı ve aşk üçgeninde pır pır eden bir hikaye ... Bu hikayeden dünya şiirine kara kızıl cinler indi. Dünyanın neresinde olursa olsun, şiir yazan çok kişinin şairlik hikayesi bu hikayenin bir parçası olmak için can attı, atıyor, atacak! Ama konumuz bu değil! Konumuz  Rimbaud’u terk edip, Verlaine’yı bulan yaratı motivasyonu! Biri Tanrısı dahil her şeyini kaybettikten sonra öz şiirini buldu, diğeri yıllarca acı çektirdiği, daha da çektirebileceği  kendisine aşık birine yol vererek şiirini kaybetti! .

II
Sanatçının yaratı motivasyonun ne olduğu konusunda birbirini değilleyen veya destekleyen pek çok görüş var. Bunun yanında her sanatçı zamanla yaratı için kendisini hangi duyguların ya da koşulların tetiklediğinin farkına varır ve mevcut genel görüşlerin de dışına çıkabilen tespitler, aktarımlar yapar; bazen de saçmalar! Olsun; kendi saçmalığına inanabilendir sanatçı!

 

Örneğin çok okunan (ünlü diyelim) bir yazar arkadaşım artık yazamıyor oluşunu evlenip düzenli bir cinsel hayata, düzenli yemek yeme alışkanlığına, düzenli uyku uyumaya, düzenli spora, düzenin içinde düzene girmekle açıklamıştı. Bu aktarımından çok değil, birkaç ay sonra boşanıp eski, düzensiz hayatına (Tarlabaşı’na) geri dönmüştü.’ Şu sıralar yeni romanını bitirmek üzere’ demek isterdim ama hayır! Bu arkadaş hala yazamıyor. Beş parasız,  bir gün aç bir gün tok; gelsene Rimbaud! Rimabud u Rimbaud!  Ben olsam hazır belamı bulmuşken biraz daha beklerdim. Bir insanla  yıllarca yaşayınca,  Kafka’nın babasına yazdığı mektupların gölgesinden yürüyen “Eşime mektuplar” gibi bir şeyler çıkabilir.. Dayak yemeden geçelim; “Eski” duygu durum ya da koşullarına dönseler bile artık yaratıda bulunmayan pek çok sanatçı da var. Bu da gösteriyor ki yaratı motivasyonları değişebilir ya da tümden bitebilir.

Biraz daha inelim; her eserin kendine özgü bir ya da birkaç tetikleyeni olabilir; bilinme arzusu, psikanalitik pornografi, Tanrılaşma, aynalaşma, estetik- ötekileşme, mazoşizm, sadizm,  iz bırakma, rahatlama…sanatçının altına “motivasyon” diye mayın döşesek patlamadan önce alacağı bir dal vardır muhakkak!


Biraz daha dip! Tüm bu görüşlerden ayrı olmasa bile;  dolaylamalardan, saçmalamalardan, aktarım biçimlerinden soyutlanırsak; acaba sanatçının olmakta oluşunu altında tek ama tek bir gerçek döşenmiş olabilir mi?
 

III

Sanat Yüksek Paleolitik Çağ’da insanların ortaya çıkmasıyla ilk yüzünü mağaralarda büyü olarak gösterdi. Ölmemek için avlanmak zorunda olan insan metafizik fikirlere paralel olarak; avda yardımcı olmaları umuduyla, hayvan resimleri çizdiler mağara duvarlarına. Bu çizimler birbirilerine av deneyimlerini aktarma aracı olarak boyut değiştirdi zamanla. Sonra kralların koruyan, yaşatan Tanrıların yeryüzündeki elçileri olduğu saçmalığını -bu saçmalık günümüze kadar varlığını koruyor hala! -  ima eden heykeller, kabartmalar; ölüm sonrasına olan inancın ölünün hayat tarzının korumasını amaçlayan sanatın gelişimi…Buradan anlaşılıyor ki -ya da ben zorlaaa öyle anlıyorum-  ilk taşları korku, ölüm korkusu atıyor. Bunu illa ki “yaşama istenci” diye ters çevirip, tersinden okuyan olacaktır. Olsun.

O olsun’dan çok tanrılı dinler, az tanrılı dinler, tanrısız dinler, tek tanrılı dinler, peygamberler, nebiler, havariler, papalar, hahamlar, şeyhler, mollalar nice hazretler  derken 21. yy’a  geldik ama insan ölüm ve ölümden sonra yok  olma korkusuna  hala çare bulamadı. Gitmedi bu korku, gitmeyecek!

IV

 

Bu korku karşısında dünyadaki  çoğunluğu oluşturan teistlerin işi görece kolay olabilir mi? Gün içinde yok olma korkusu  kalbe indiğinde dua ve  tövbelerle psikolojik bir savunma geliştirebiliyorlar gibi geliyor. Tabi bazı kaza ve hastalıklarda adak adamak, kurban kesmek vb gereği de doğuyor. Her yıl belirli günlerde verilen zekatın niceliği, niteliği ve ibadetin seyri tehlikenin, belanın büyüklüğüne göre değişebiliyor. Ne kadar korku o kadar “iyi"lik, iyi olma durumları diyebilir miyiz? Peki ben diyebilir miyim?
 

İyiliği tırnak içine aldım çün, ben ona iyilik değil, "haraç" diyeceğim. Evet, korku haraç kesiyor teistlerden bence. O korkunun Tanrı korkusu olduğu iddia edilebilir. Ama bu sorunun karşısına şöyle bir soru;  ölüm diye bir şey olmasaydı Tanrı olur muydu? No! No prıze! Tanrı sizi öldükten sonrakilerle korkutuyor. Buradaki kilit; ölüm. Peki Tanrı aşkı? Tanrı'ya olan nefrete "aşk" diyor olabilir miyiz! Peki ben diyebilir miyim?

Deistlerin bu büyük tasarı içinde her gün düzenli düzensiz burunlarını çarptıkları bu korku karşısında nasıl bir yol izlediklerinden pek emin değilim. Deizm daha çok dinlerin dayattığı korkulardan bıkmak gibi geliyor bana. Korkmaktan bıkmak. Ama bu korkudan bıkmak, ondan kurtulmak anlamına gelmiyor. Korku, ölüm korkusu deizmde biçim değiştiriyor. Büyük patronun gözleri bir yerlerde hala onları izliyor. Dünya küçük bir ada olmaktan çıkıp nerdeyse bir karakola dönüşüyor. Gel de haraç verme!
 

Gelelim ateistlere; saf  korkudur onlardaki zannımca, dinden, Tanrı'dan arınmış, süzülmüş korku. Yusuf'un sonunda bir "f" eksik ya da fazla, tertemiz korku işte. Bir böcek gördüğünde " öldüğümde beni sen mi yiyeceksin" diyerek süpürgeyi eline alan ateistler olduğu gibi, korkuyu  saygıya dönüştürme beceresine sahip çok ateist de gördüm. Korkunun ateistlerden aldığı haraç; saygı olsa gerek!
 

Suriye iç savaşının beşinci yılında Türkiye'ye göç etmiş bir Suriyeli aile tanıdım. Bu aile bu savaş esnasında dört çocuk yapmış. Sorarlar ki, sordum; 'onca kan, barut karmaşa içinde ne ara dört çocuk yaptınız?' Ailenin babası bana ;"korku" dedi, başka bir şey de diyemedi. O tek kelime nasıl da boğazında düğümlendi. Gözlerinde tuhaf bir acı. Hayır acımadım, sadece şaşırdım! Ölüm korkusunun bu babadan aldığı haraç; evlat! Geçelim..

V


Geçelim çün, buradan daha dibi yok!
Ya Rimbaud’nun ya İsa’nın bedeni ya da hiçbiri…
Doğru seçin, ki vereceğiniz haraç hiç bitmesin!

Yazarın Tüm Yazıları

Benzer Yazılar