ARAF’TA BİR YUSUF, YUSUF’TA BİR KUYU!..


 

                                                                                                                          AHMET GÜNBAŞ

Yusuf Araf’ın, Evlerde Unutulan Yüzüm yapıtından önce yayımlanan ilk kitabı Ten Düğmeleri'’ni⃰⃰  elime alınca, “Meğer bu filmin ilk yarısını görmüşüm eskiden,” diye geçirdim içimden. Şöyle ki; İlk kitapta ikinci tekil kişiyi hedefleyen Evlerde Unutulan Yüzün"  şiiri, evlerde unutulmanın önsözü gibi duruyor her haliyle. Dilerseniz, o şiirden birkaç dize yazmış olalım bir kenara, aklımızda bulunsun:

“Bilsem, hiç ağlar mıydım evlerde unutulan yüzüne

seni bilerek unuttuğum mevsimlere

hiç uğramadan, yüzümü eğerek ayıplandığın

bu caddelerden geçer miydim

böyle söyleme!

sandığın biri değilim ben, eksik yanlıyım”

Beni en çok ilgilendiren, giderayak bir itiraf gibi duranın son dize olduğunu belirteyim.

Şair, aslında kendini pek iyi anlatamadığından hareketle eksik yanlarından söz ediyor. Bir yüzleşmeye gereksinim duymakla birlikte, içinin labirentlerinde sıkışıp kalan gerçek masumiyeti uluorta ele vermiyor hemen. Çekinceli ve kararsız. O derin yüzleşmeyi görmek için epeyce bekliyoruz.

Çok değil, birkaç sayfadan sonra bir çağrı merkezi gibi önümüze çıkan Güç Bulduğum Sarışınlığım şiirindeki, yazgısal benzerliklerle dolu  ‘esmerlik-sarışınlık’ karşılaştırması, yüzleşme bahsinde beklentileri karşılıyor büyük ölçüde.

Buradaki ortak ve temel benzerliğin, fonda sırıtan esmer bir coğrafya olduğunu söyleyebiliriz. O coğrafya tümüyle sıkıntı saçıyor. Kuyusal derinlikte, ilişkilere sinen bir bilinmezlik var.  Ağrılar sancılar içinde kendi merkezinde dönüp duruyor insan. Yolları kapalı, vuslatı belirsiz. Yalnızlık geceli gündüzlü kol geziyor. Ekonomik ve siyasal temelleri var elbet bunun. Can havliyle yükselen çığlığa bakarsak, süreğen bir kanamadan söz edebiliriz. Birey azıcık ifade ortamına kavuştuğunda sözcükler birbirine giriyor sanki. Şairin, “kalbimde izahı olmayan bu kalabalıklar” (s:7) imgesiyle tanımladığı esmer kitlede, “öldürülen arkadaşlar”  başı çekiyor acılar silsilesinin.

Madem esmerlikle başladık söze, devam edelim:  

Esmerlik, simsiyah bir yarıküre neredeyse. Yaşamın gölgeli, belalı yanı. Her türlü sevgisizliği, iletişimsizliği, unutulmuşluğu, dışlanmışlığı baskıyı ve geleneksel bağımlılığı beraberinde getiriyor. Sonra tıpkı bir ölü toprağı gibi çöküyor insanların üzerine.

Sarışınlıksa, günlük güneşlik bir donanımla açıklıyor kendini. Bilmekten, bilinçlenmekten, gelecek ışıltısından geliyor. Güç kuvvet, direnç, umut, iyimserlik, özgüven, karşıtlık gibi göstergelerle belli ediyor varlığını. Sıkı sıkıya yaşama bağlıyor kendine inananı. Şairin ağzından dökülen şu iki dize, ‘yağamamak’ gibi bir sıkıntıyı sırtlayarak belki daha iyi anlatıyor sarışınlığın boyutlarını:

 

 

“anlıyorum

ben suyumu bulandırmakta ısrarlı bir gürültüyüm,

yağamıyorum” (s:6)

Burada en önemli sorunu  ‘iletişimsizlik’ olarak adlandırıyoruz. Bilmekle yapmak arası  içinden çıkılmaz, eli ayağı bağlı bir kararsızlık hali yani.  Ayrıntı gibi görünen ölümcül bir durgunluk, ununu eleyip eleğini asmış yorgun bir kişilik… Ve her yaklaşım denemesinde kahramanımızı cendereye sokan amansız bir karamsarlık:

“güç bulduğum sarışınlığımla

bir kumrala vurulurken çaresizim

herkesin ağzına baktığı yüz ben değilim

bu kent sözümden korkaklıklar ayıklıyor” (s:7)

Sarışınlığın üstelediği cesaret hiçbir zaman karşılığını bulamıyor nedense.  Kolay değil, “bir ağzın dikişli geçmişini”  taşımanın ağırlığı! Onca gürültüyü sessizliğe dönüştüren mecrada, aynı yumurtanın ikizi gibi benzerlikler içinde çalkalanmanın bezginliği…

Aşk dediğimiz eylem, her türlü değişime/dönüşüme açıktır aslında. Ne var ki tek tek adacıklar gibi kalmanın hüznü yapışıp kalmıştır esmer coğrafyanın gençliğine. “esmer çocukları, esmer! / tek bir buğday yeşermiyor yumruklarımda” (s:9) yoksunluğunun ardından evlere yığılan çelişkilere geliyor sıra:

“başını öne eğmekte ısrarlıysa saksımdaki çiçek

yüzümdeki su nemini yadırgıyorsa

kapımız çalınmıyorsa bayramlarda

beni evdeki aynalardan toplayacaklar biliyorum” (s:9)

Hazır, ‘ev’ den ne anlaşıldığının altını şairin sözlüğüne uygun olarak bir dizeyle çizmiş olalım:

“hep bende olmayanın yankısına ev oldu boynum” (s:8)

Evlere gelmeden önce esmerliğin çapını gözden geçirmek gerek elbet. Koca bir kentin sessizlikle eğitildiğini görmeden kimi ayrıntılara akıl erdiremeyiz yoksa. Sonuçtan başlangıca gitsek de bu böyledir. Kentin üzerine çöreklenen kasvet o derecede bunaltıcıdır ki, kuşku ile korku fink atarlar sokaklar boyunca. Evlerin sıcaklığı bu dehşet soğukluğa yenilir ve giderek içine kapanır. Kendinden çıkmakla dışarı çıkmak, yaşamı yeniden yorumlamakla eşdeğerdir. Yeter ki bir ses, bir kımıltı olsun. Öne düşenin domino etkisi yapacağı mucizevî bir beklentidir ötesi:

“bir şarkı çalsın bu şehrin korkusunu

sessizliği bir bağlama bozsun

yabancı bir ses değsin duvarlarıma

kendi içimde oluşsun çatlağım

hüznüm kendi içimde (s:10)

Evleri gönüllü mahpushaneye çeviren böyle bir açmazda, özgürleşme eylemi oldukça önemlidir. “gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir” diyen Edip Cansever’i de anımsayarak, bir halkın mutsuzluğundan bir kentin mutsuzluğuna gidebiliriz aşağıdaki iki dizede. Özellikle çocukların solgunluğu tutanaklara geçecek ciddiyette kendini duyuruyorsa, o kenti baskılayan bir şeyler var demektir. Şiirde seslenilen kişinin bir komiser olduğu ele alınırsa, devletle yurttaş arasındaki yaman çelişki hemen kendini gösterir:

 

“çünkü çocuklar gülmüyor burada komiserim

epeydir çıkmıyor şehrimin gamzeleri” (s:10)

Her şey genel bir fotoğrafı anlatıyor sonuçta. Sorunsalın içe dönük şiddetini bilenler, erkenci sevinçlerin nasıl boğazlandığının da farkındadırlar. Erkencilik başa bela! Çünkü esmer coğrafyanın sevgiye aç toprağında ot bile bitmiyor doğru dürüst. İlişkiler kan revan.  Oradan oraya savrulmakla geçiyor günler:

                 “evden erken çıkıyorum

hayatlardan erken

yataktan ve tenlerden erken

yine de yetişemiyorum göğsümdeki ağrıya

yazılması muhtemel şiire” (10)

Ne yapsa, neylese, kendini beğendirme konusunda kıymeti harbiyesi yok sürgün adayının. Sesi soluğu, teni ruhu, her şeyi geçmez akçeye bağlanmış:

“ve sesimi pazar tezgâhına serdiml

siz yine de arkadan seçtiniz, ilk sözüm çürük diye

ağzımdaki kusurlu adları” (s:11)

Adı Yusuf olan şair, özendiği peygambere çekmediğini söylese de boşluğunu gizleyemiyor.  Daha çok kadınların iniltisiyle dolu kuyulara getiriyor sözü. “aklımı bırak diyorum örfüme, aklımı bırak!” (s:13) çıkışıyla baba profilini yumuşatsa da incinen yalnızlığını yadsımıyor. Yakınma adresinin sahibine yakıştırdığı ironi hayli ilginç:

“’allah’ım beni duy

aklımı kaptırdığım kargaşa babamdan kalma. seni seviyorum!” (s:15)

Öyle ki ‘ölüm’le ceset’ sözcüklerinin çarpıştığı şiirlerde tam bir edilgenlik egemen. Din tutuyor, devlet tutuyor, örf ve adetler tutuyor, geleneksel linç anlayışı tutuyor ve hiç bırakmıyor. Düştüğü her yer kuyuya dönüşüyor, “hatırla / cenaze evlerinde okunan andı: /-kirli dünyaya temiz yüzle çıkmak anlamsız olur diye / yıkamadı yüzünü-“ (s:17) masumiyetiyle kıvranan insanın.

Metropolleri “bir cinayet mahalli” olarak değerlendiren erkenci hüznün temsilcilerine göre, iki arada bir derede kalmanın hali acıların en büyüğüdür. Sürgünlüğü anıştıran “kovulmak” travması ise tuz-ekmek bağlamında yoksul ama yalın yaşanmışlıklarla sağaltılmaya çalışılır:

“kovulmasak hiç çıkmayacaktım köyümden

ninem tülbent örtecekti salçaların üzerine

annem saçı açık çıkmayacaktı mesela balkona

babam tarladan kan ter içinde geldiğinde

soğanın kıymetini bilecektik

çorbaya kurumuş ekmek doğrayacaktık” (s:19)

Elbette bir kaçış olarak değerlendirmek gerekir geriye dönük her bakışı, iç geçirişi. Özellikle çocukluğun el salladığı sararmış fotoğrafların yeşilliği yeter artar insanı avutmaya. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, henüz beton yüzü görmemiş toprağa bağlı sevgi dolu ilişkiler, kayıtsız şartsız hak ettikleri saygınlığı görürler. İrili ufaklı yaralara karşın çocukluk, özgürlüğün ta kendisidir. İsterseniz, ‘çeyrek mutluluk’ deyin bu fakire eşeğini yitirtip bulduran mutluluk oyununa. En azından duygularımızı, vicdanımızı koruma altına aldığımızı sanırız böylece.  Düşsellik içinde her yanlış, her aldanış pek yadırganmaz. Şiir meditasyon işlevi görür böyle anlarda:

 

“hatırım kalmasın diye doğar gün

ve öpülmüş yerlerin erkenden uyanır

içimde rüzgârlı havalarda ipini çektiğin bir uçurtma

çocukluğum gelir aklıma birden

 

sahi

ne güzeldim ben, annemin elinden kek yerken” (s:22)

Kırık dökük çocukluk baş tacı edilirken, ergenlikle birlikte kalıba girmenin zorunluluğu sanki bir cehennem azabıyla anlatılır. Doğaldır ki esmer yarıkürede biçimlenen ahrazlıkla bakarkörlüğün yanı sıra sistemsel baskının da bunda payı büyüktür. Kısaca doğallığının çok ötesinde kendini tanımanın ipuçlarını bile yitirmiştir insan. İletişimsel her çabada art arda yenilgiler bozgunlar birbirini izler. Aşk da yabancılaşır bu arada. Sevgiliye ulaşmak kıldan köprülere bağlıdır ve içinden çıkılmaz bir savaşım görüntüsü yansıtır. Anne, baba, kutsal ailenin tüm bireyleri tanınmaz haldedir. Duygular, hayaller gizli saklı yaşanmak zorundadır:

“yer beğendim pahalıydı cengi sevgilimin

kılıç biledim

oysa çakı taşımak için yaşım erken

söz geldi aklıma konuştum cezası yok denildi

nedendir babam gibi hapis yattım bir kadının cenginde

annem babamı çok sevdi

babam da içinden ama söyleyemedi” (s:25)

Özellikle dördüncü dizede zikredilen, konuşmakla ceza ilişkisi, gerçekle yüzleşildiğinde külrengi bir renge boyar esmer kenti. Büyümekle birlikte gündemden düşmeyen bir cezadır konuşmak! Aynı eksende, “Büyüdük… bir yangın büyümesi”  derim Leke adlı şiirimde. Böyle bir ıssızlıkta, “kaldı mı ki?”  sorusuyla yinelenen sürdürülebilir bir mutsuzluktan söz edebiliriz ancak.  Türküsüyle birlikte gömülmüştür esmer kentin çocukları:

“ah!

sokakları karla tanışan şehrimin esmerliği

çarşılara çıkınca düşüyor erkeklerinin nüfus kayıt örneği

camlarından siliniyor da kızlarından silinmiyor

pazarlarda fistan arayan talihsiz anneliğin” (s:28)

Ağlamak, dillendirilemeyen ağıttan ibarettir. Evlerse, ağlamanın beşiği sayılır. Çığlığını dillendiremeyen içine kapanık bir toplumun acısını eksiksiz yaşadığı da su götürür. Bu öyle bir kısırdöngüdür ki; nice çığlıklardan sonra, sözün cezayla tartıldığı ahraz noktaya geri dönülür yine:

“ağladın de ne kaybetti şehrim

yine oynadı çocuklar, yine öldü

herkes kendi derdine düşüp

kapısının önünü süpürdü” (s:35)

Olup bitenin farkına varmak, onca çırpınmaya karşın kendinden çıkamamak!..  Deyim yerindeyse tam bir çukur hali!.. Yusuf’un kuyusu, benzeri kuyularla birleştiğinde dipsiz bir derinliği işaret eder. Toplamda evsel kuyulardan oluşan devasa bir kent kuyusuyla karşılaşırız. Korku ve kuşku her kımıltıyı teslim almış durumda. Gitmeyi düşünmekle yollara düşmek arasında bocalayan bir ikilem, geleceğe özgü yaşam enerjisini tüketiverir kısa sürede:

“sana kendimden yaralar göstermek için

defalarca terk etmeyi düşündüm bu şehri

suratımda duran bir yumruk olmasaydı

çok şey söyleyecekti dağılan ağzım fiyakalıyken” (s:38)

Bir sevgili katından yığınsal mutluluğa değin uzanan kuyu olgusunu daha yakından tanımak için şu dizeleri de ekleyelim umarsızlığın eğrisine:

“ey kapımı içimi közlediğim güne denk getiren tokmak sesi

ey uykularımı bölen sızıyı döven gözlerin sahibi

uslu, deli, ağrılı arkadaşlarım

bana ormanlar taşıyan elleriniz

kurtaramıyor mengeneden şu kalbimi” (s:45)

Biz, bu puslu görünüme geleneksel mutluluk gözüyle de bakabiliriz sanımca. Çünkü bireysele yansıyan çırpınışların ya da savruluşların öyküsü bitmek bilmiyor. Sanki gizli güçlerce engelleniyor aşkınlaşan kişi. Daha düşünce evresinde, acımasızca vuruluyor hayalleri düşleri. Şaire göre, “babadan kalma bir tokat” ile “anneden kalma bir ağıt” yetip artıyor elini kolunu bağlamaya. Oysa dilinin ucunda birikenler öyle ufuk açıcı, öyle içten ki; “sana konuşmak için giyindiğim her cümle / hatasız bir kadermiş gibi yüzümde patlıyor” (s:39) örneği, hevesine uğramadan parçalanıp dağılıyor yarı yolda. Şu üç dize de öncelikle irdelenmeye muhtaç, aynı yolun yolcusu için:

 “hiç öğrenemedim insanı ve karanlığı aynı anda sevmeyi

çünkü ikisi de aydınlığa vurulmuş hançer kadar sert

ikisinin de dişinde kan elinde ceset (s:51)

 Tüm bu saptamalar ışığında, “Fakat Bu Şiirin Bir Adı Olmalı Ama ne?” gibi bir şiire rastladığımda şaşırmıyorum artık. Eminim ki böyle bir şiir başlığı yok hükmünde kalmışlığın ürünüdür. Adı yok birinden, adı yok bir şiire hangi kimlikle gidilir ki? Şu işe bakınız, acı bile sahipsiz ve tutamaksız!... Bahtını içindeki güllerle yapmaya çalışan bir aşk kırgınından zerrece söz edilmiyor:

“o ne güzel sabahtı. Bitmek bilmedi hiç

o kuşlar ne güzeldi..  döndü durdu sarhoşça

baş üstünde dağıldı dünyamız umarsızca

diyemeyiz ki yaşadık

bahsi geçmez acımızın ismi hiçbir şiirde

ne kadar güzel ki baht görmemiş ömrümüz” (s:55)

Esmerlikle sarışınlık arasında gergin sınırlar çizen kargaşada, ‘Araf’ta bir Yusuf, Yusuf’ta bir kuyu’ olarak tanımlayabiliriz Evlerde Unutulan Yüzüm’de birikeni. Şair, “annemizin bağrında yakacağı bir türkümüz bile yok” (s:31) demişse, biraz daha çıkmazda olduğumuzu anımsatayım.

 

Evlerde Unutulan Yüzüm ­– Yusuf Araf, Çalakalem Yayınevi, 1.basım, Mart 2021

⃰⃰Ten Düğmeleri – Yusuf Araf, Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı/Peron Kitap, 1.basım. Haziran 2018

 

Benzer Yazılar