DÜNYA DEFTERİ’Nİ KARIŞTIRIRKEN


Ahmet GÜNBAŞ

 

Mehmet Girgin, şiirini doğadan çıkarıyor bana göre.

Son kitabı Dünya Defteri’ne bakıp pekiştirdiğim bir düşünce bu.

Doğa denince insan doğasını da katmak isterim işin içine. Tam bu noktada Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın  "Şiir, içimizdeki doğanın kımıldamasıdır," tanımını da anımsamış olalım.

Dünya Defteri dediğimiz şey dünya hallerinden oluşur zaten. Girgin’in, doğaya ve insana koşullu ince gözleminin şiirsel yansıması öncelikle yalınlığı işaret ediyor. Aslına bakarsanız, Sözcük başlıklı itirafı da aynı doğrultuda:

“Ben bir kemirgenim. Sözcükleri kemiriyorum. Bu yüzden

yazdıklarım kısacık.

 

Ölmüş sözcükler içerisindeyim. Benim sözcük olmadığımı

nereden biliyorsunuz.” (s:16)

Denizde bir damla, doğada bir sözcük diyelim!..

Ölmüş sözcükler içerisinde bir sözcük olduğunu iddia etmede diyalektik bir yönelim var. Sözcükten önce yer alan Ağaç şiirine de “Ağaç çiçek açarak görür” (s:14) dizesiyle giriliyor şaşırtıcı biçimde.

Girgin, bir çelişki uzmanı. Kımıltıyı fark eden çelişkiyi de fark eder. Farkında olmadığımız çoğu ayrıntıyı aforizma tadıyla duyuruyor bize. Örneğin, “Çürümüşler çürüğe çıkardılar onu / Tüm çürüklerin sevinci ondan” (s:33) dizeleriyle tanımlanan Çürük Zaman olgusu, aynı zamanda yenilenmeyi duruyor tinsel silkinişiyle. “Yeni bina gibi görünsek de / ruhumuz biraz eski bina” (s:35) ikiliğinde ise ‘eski/yeni’ kavramını sorgulamayı gerektiriyor ister istemez.

Doğanın dili şiirin dili olup çıkıyor doğasal her iletide. Eğer şair, “Irmaklar mektuptur / Dağdan denize” (s:39) diyorsa, akışın sonunu beklemek zorundasınız. Kaldı ki ağacın, kuşun, taşın, kayanın, daha yığınla nesnenin imgesi çok özel bir duyarlığa sahip. Örneğin, şiirin mihenk taşına vurduğu Avlu’ya bakışın nerede başlayıp nerede bittiğini şöyle anlatmış kısaca:

“Babam avlu çevirirken taşların arasına hangi taşları koyaca

ğını iyi bilirdi. Ben büyüyünce kelimelerin birer taş olduğunu

anladım, nereye konması gerektiğini düşündüm, sonra koy

dum, avlu çevirdim kendimce.” (s:25)

Evet, şiiri ‘duvar’ şeklinde de görebiliriz. Taş yerine geçen sözcükler gelişi güzellik taşımaz bu yüzden. Duvar işçiliği, yerini şiir işçiliğine bırakır. Sağlamlık, denge, uyum ve incelik gibi bileşenler yeni bir kalıba dökülmek zorundadır.

Doğayı gözlemlemek yetmek kuşkusuz. Onu derinliğine okumak, anlamak gerekir. Bazen şu diyebileceğimiz bir nesneden çok şiirle zenginleşen yeni bir durumu söz konusu edebiliriz. Buna bir örnek vermem gerekirse, size –bakmakla görmek arası- tablo gibi algılanan Yeraltı şiirini işaret edebilirim:

“Baktıkça vardı- yeryüzünde gezinirdi

Yeraltıydı- güneşe besin verendi

Gözlerine renkler perde perde inerdi

Sergilenirdi tabloların en güzeli

Göksel tüylerini yenilerdi- inini çimlerle örterdi

Yakındı magmanın dirilişi ve özlemi” (s:50)

Yeraltı Defteri’nde aşk da var elbet. Her şeyini satıp bulutlara doğru koşanlar olarak gösterilir âşıkane kişiler.

Ve şiirde imgenin, düşselliğin, hayal genişliğinin sınırı yoktur. Belki bu açıdan vazgeçilmez bir türdür. Şimdi okuyacağınız Nehir adlı şiiri, şiire bulanmış tek tümcelik kısa bir öykü olarak da değerlendirebilirsiniz:

“Martılara ekmek atan teyze, Nehir’e de ekmek verdi, martılara

atsın diye ve Nehir ekmeği aldı, bir parça martılara bir parça

ağzına attı, bundan sonra Nehir de benim için martı oldu” (s:59)

Şehir ve Böcek (s:69) adlı bir şiir var ki hayli ilginç! “Şehir eşittir böcek,” tümcesiyle girilmiş bu düzyazı şiire. Birden Kafka’nın Dönüşümü’nde,  bir sabah yatağında böcek olarak uyanan Gregor Samsa’ya gitti aklım. Böcek gözüyle kenti irdelemek, dahası kentsel varoluşla insansal varoluşu birlikte sorgulamak yeni bir durum olsa gerek. Sonuçta kentler de insanlardan oluştuğuna göre, aynı eksende bir şeyleri gözden geçirmemiz olası. Şair de öyle yapmış; ‘kent-böcek’ ilişkisini, sıkıntılı bir dille yorumlamaya çalışmış. Şiirin tamamı aynen şöyle:

Şehir eşittir böcek. Böceğin bacakları koparılmış. Kollarıyla

sarıyor şehri. Bu eşitliği bozuyor şair. Bu eşitliği boyuyor res-

sam. Griye. Geriye doğru gitmek çok güzel, kasabaya, köye.

Çıplak araziye. Çıkıp dolaşalım mı? Çelik çomak oynayalım

mı? Şimşek çaksın mı? Ağaçta kuşkusuz kuşlar olmalı. sıkı-

lırsak böceğe binip şehre döneriz. Yaklaştıkça böcekler ba-

caklarını kaybeder. Işıklı caddelerde debelenir. Böcekten inip

tramvaya bineriz. Tramvay bizi başkalaştırır, başka böcekle-

re götürür. Kara zamanlara. Kolları ve bacakları koparılmış bö-

ceklere. Kollar ve bacaklar uçuşur şehirlerde. hiç kimse kor-

kup eve kaçmaz. Alışırlar. Şehir ve böceğe.” (s:69)

Bu şiir, dünya hallerinin merkezi gibi duruyor desem yeridir. Çünkü kente eşanlamlı kılınan böcek, anlatı içinde sıkıntılı bir ruh haline bürünen bunalmış insanı işaret ediyor. Tek tek böceklerden oluşan sıkıntı giderek büyüyor; kenti, kolların bacakların uçuştuğu bir yaşamdan kopuk çarpık çurpuk, ‘kara zaman’ denen bir çıkmaza sürüklüyor. Üstelik doğanın diliyle kenti yorumlamaya çalıştığımızda ağaçtan kuştan çok ötelere düşüyoruz. Böyle bir ortamda şimşek çakması büyük bir olay! Sonuçta kırsal bakışla yaşam alanını sorguluyoruz. Hatta başımız sıkıldığında bir terapi gibi kasabaya, köye dönmekten söz ediyoruz.

Buradan hareketle çıkmaza düşülen noktada, bilinçlenmeyi gündeme getirmek oldukça normal. Bilinç başlığını taşıyan bir şiirin sonu, “çünkü ışığın gözün önüne bir şeyler geçiyor,” (s:73) şeklinde bir yakınmayla bitiyor ki, biraz ileride, herkesi ilgilendiren “Neredesiniz”  gibi bir soru giriyor araya. İşte tam burada, kentlerin ve insanların durumuna ilişkin -tüm değerlerin tersyüz edildiğine dair- bir yabancılaşma panoramasıyla karşılaşıyoruz:

“Ne yapmayalım, yağmuru kokluyorum. korkunç gerçeği, çiğ-

demleri kırıyorum, mürekkep kuruyor, ne yapmalıyım, toprak

bana uzak, toplum, beton, dallar küs, herkes yanlışını alkışlı

yor, tarlası boş, taşlı, yoksul, şehirler süslü, ışık hızıyla gidiyo-

rum –nereye- cehenneme, oturmuş sigara yakıyor,. Dağınık ka-

dınlar, plato özlemi, avanak adamların ağzında gül, çocukların

çığlığına yabancı, eğlencesine yabancı, kuralsız sevgiler deni-

zinde izler kayboluyor, bulunan sessiz ırmaklar- neredesiniz-“ (s:77)

Ahmet Telli, “Su çürüdü” der aynı adı taşıyan kitabında. Girgin de taşın çürüdüğünü imliyor. Kim bilir, “soğuk taş” diye betimlenen çürük taşın görünen yüzüdür. O da soğumuş gezegen misali yaşam izlerinin yittiğini duyumsatır. Ancak öykümüz burada bitmiyor; Beklenen doğrultusunda, onu yepyeni başlangıçlara itecek gizil bir güce inanıyor şair. “Yağmur isterdi ekinine. Yıldız isterdi karanlığına.” (s:85) dizesinde umuda, iyimserliğe çalıştığını sezdiriyor ki, solgun dünya defteri için varoluşsal bir çaba olarak değerlendire biliriz bu çabayı. Sonuç ne olursa olsun, Kırkayak bir inat yaşama tutunmanın miladı sayılabilir:

“Kent bir üşümedir

Kümelenmiş kalabalıktan kaçarsın

Çıkmaz bir sokakta kendine yakalanırsın

Kendini serbest bırakmalısın

Kırk ayağın olur, kırkayak olursun

Yavaşlığın ve ritmin tadına bakarsın” (s:89)

Kitabın sonlarına doğru yer alan Oğul şiirinde aynı iyimserliğe rastlayabilirsiniz. Son şiir Yas’ta ise, “Yasımızdı yaşımızı büyüten” (s:94) dizesiyle, hep siyahî seçenekler üreten sistemsel baskıya gereğinden fazla yüz verildiği gözler önüne serilir. Buna geleneksel baskılar da dâhildir. Yabancılaşmanın ölü toprağı gibi üstümüze yığdıklarıyla yüzleşmeden; daha doğrusu sorunsalı kavramadan yapılacak her şey boş ve yararsızdır.  Kısaca “Irmaklar mektuptur” diyen bir şairin, suların kararmasına tahammülü olmadığı çok açık:

“Nehirlere yas atmayın

Tuttuğunuz yas olsun” (s:94)

Dünya Defteri çevresinde örgütlenen direncin, zaman zaman aforizma süzgecinden geçen felsefi incelikte bir şenliğe dönüştüğünü söylemeliyim. Öyle ki, kitap bir yerde, ana konuyu gözden kaçırmayan tematik bir sözlük gibi duruyor.

⃰ Dünya Defteri – Mehmet Girgin, Klaros Yayınları, 1.basım, Nisan 2021

Benzer Yazılar