NEVİN KOÇOĞLU-NEZİHE ALTUĞ SÖYLEŞİ


      Pürdikkat incelediğimiz, takip ettiğimiz başta edebiyatçılar olmak üzere tüm sanatçıların hayatları ister istemez eserlerinin çözümlenmesinde, yaptıkları göndermelerde, hayal güçlerinin çekirdeğinin nerelere uzandığını varsaymada bize yol göstericidir. Elbette her sanatçının ilgi çekici bir hayat sürdüğü iddia edilemez veya genç kitleleri etkilemeyen biriyse unutulması mümkündür. Yine de buna benzer kitap kurtlarının içinde ukdedir; “ Nasıl biriydi acaba? Bir günü nasıl geçerdi? Çevresindeki arkadaşları hakkında biriktirdikleri nelerdi? Ondan geriye kalan nesneler küçük ipuçlarıdır: bir gözlük, bir saat, bir büyüteç,  bir kıyafet, bir aksesuar, hatıraları şekillendirebilir ama gerçeği dile getirebilir mi sorularıyla boğuşur dururum onları okurken. Kasım 2020’de Favori Yayınlarından Kuğu Kardinalinin Ölümü adlı 3. şiir kitabıyla raflarda yerini alan, Che Guevara şapkasını başından hiç çıkarmayan aktivist, şair ve gazeteci Nevin Koçoğlu küresel vahşet karşısında duyarlı davranan, altını çize çize okuması gereken kitapların şairidir. İnceleme ve söyleşi yapanlar; herkes nasıl kendi özel hayatına sahipse, onların hayatlarını da sahiplenme güdüsüyle, yazdıkları kitaplardan her şeyini öğrenmek arzusuna kapılırlar. Özel hayatlarına dair sorularımızla inceleme ve söyleşi yaparak onları anonimleştiririz. Böylelikle edebiyat da, hayat da anlam kazanır; hayatın anlam kazanması öneminden çok varoluşa hitap etmesiyle koşut sayılabilir. İradenin tahakkümden kurtulması ve özgürlüğün bir refleks olarak kendini eleştirip yeniden yapılandırması faşizmin, faşizmin el atacağı tüm oyun alanlarının imhasını kolaylaştıracaktır elbette; canlının sorunu bitmeyecektir. İktidar asla güçle sınırlı değildir çünkü iktidar, zaafların telafisinin uzun süreli kılınacağını garantileyen işbirliğinin tezahürüdür. Bu da taktik ve baskının belirli zümrelerce yasallaştırılmasıyla mümkündür. Tanrı yere inmez-insan göğe çıkmaz: Bu masalsı gidiş gelişi ciddiye alanlar güç odağı olma hayali ve gerçeğiyle hiyerarşinin, despotizmin çimentosunu karmaya başlamışlardır. Edebiyatımızda ve kendi özel hayatında isyana yakın durmanın erdemini sergileyen şairimize, şiir yazma politikasını ve şiirlerinin doğuşunu sordum.

 

Nezihe Altuğ- Değişmek, yola çıkmak, yolda olmak edebiyata da bir yolculuktur.Tüm  korkuları yenerek yola çıkmış, nakışını işlemek için bir gergef arayan kişidir sanatçı. Çünkü aynı anda iki ya da daha fazla öğeyi ya da elindeki konunun iki ya da daha fazla bakış açısını birleştirir, birbirine karıştırır ve zıtlaştırır. Bir taraftan, gerekli düğümü atacağı bir durum arıyordur sadece, ancak öte yandan da kendini anlamı adamakıllı zenginleştirmiş ya da iki cümlenin göreceği işi tek bir cümlede halletmiş olarak bulur... Freud’un çok söylenen bir sözü var: “Ben neyi anlattıysam orada bir şair görürüm” der. DPV- Deutscher Presse Verband” adlı basın kuruluşuna bağlı bulunan, Uluslararası Basın Kartı sahibisiniz, Nevin Koçoğlu hangi kimliğiyle anılıyor, kısaca kendinizden bahseder misiniz?

 

Nevin Koçoğlu- Sevgili Nezihe Altuğ öncelikle bu söyleşiyi hazırlama inceliğini gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Söyleşi belgesini yolladığınızda soru kısımlarını hızlıca okudum ve her biri makaleye yakın sorulara verilecek yanıtlarımın sizden daha kısa kalacağından emin olarak tatlı bir tebessüm ile buradayım.  Ne çok emek vermişsiniz, tekrar teşekkür ederim. Gergef diyince hem çok eskilere götürdünüz beni, hem de memleketim Gaziantep’e. Her birinde iki ayak bulunan, birbirine paralel iki ahşap parçasıyla kurulan bir düzenektir benim memleketimde gergef ve de yaşam demektir. Yoksul ailelerde kadınların gece gündüz üzerindeki nakışı işleyip ev ekonomisine katkı sağladığı bir yaşam aracıdır ve kimse işçi olarak görmez onları. Hoby olarak kendi kültürüme ait nakışları ben de çok işledim gergefte ve bizim nakışımızda bir tane bile düğüm yoktur, özel bir yöntem vardır ipeğin ipeğe tutunması için. Bir yanda yaşamak için zor ama düğümsüz bir çaba, diğer yanda sözcüklere bir şekilde düğümlenme çabası, ikisi de iğneyle kuyu kazmak aslında…  Sorunuza gelirsek, Nevin Koçoğlu olarak şair ve aktivist kimliğimin başa baş gittiğini düşünüyorum. Yanlış giden bir şeyler varsa,  boş verip, sırtımı dönüp şiir yazamadım hiç. Kadın sorunları, katliamlar, ölümler, asimile baskıları ve daha pek çok şey şiir oldu ama bunun yeterli olacağını düşünmedim. Zulüm varsa aktif direniş de olmalı.  Sanatçının erke karşı muhalif olup, haksızlıklara karşı direnip destek olması gerekliliğine inanıyorum.  Seamus Heaney der ki: “Pasaportum yeşil olsa da / Görülmemiştir kadehimin Kraliçe’nin şerefine kalktığı.” Aynı şey benim için de geçerli. Hiçbir zaman muktedirlerin tarafında olmadım, olmayacağım da. Biz halkız, işçiyiz, emekçiyiz. Uzun zaman köy okullarına kütüphaneler kurmak için çalıştım, kuş uçmaz kervan geçmez dedikleri yerlere kitaplar ulaştırdım ve başka şeyler de. Oradaki çocuklarımdan gelen mektupları ve kendi minik elleriyle yaptıkları kartları önce kalbime bastım, sonra bir bohçaya sarıp sandığa koydum, arada çıkarır okur ve o tertemiz kalplerinden bir kez daha öperim. Bahsettiğiniz basın kartı Almanya’dan verilen uluslararası bir basın kartı. Şimdi kartların da önemi yok, hapishaneler basın kartı sahibi, sadece işini yapan gazetecilerle dolu ama bizim ülkemizde olmasa da yurt dışında işlevini yerine getiriyor bu kart. Şiiri nefes alma biçimim olarak görüyorum. Hırslarım yok, şurada ya da burada olmayı önemsemiyorum, bunun için kendimi örselemiyorum, sadece sevdiğim şeyi yapıyorum. Çocuklarımı epeyce büyüttüğüm için zamanımın çoğunu kedi kızım Vera ile geçiriyorum. Kısaca böyle…

 

Nezihe Altuğ- Zamanın mengenesini kıran şair, tüm enginliğiyle ona kozmik dünyayı ifşa eden yeni bir uzama açılır. Güncelden kopma, uzamın “açıklık”ın keşfidir. Tanrının Vişne Bahçesi, Tuz ve Gece, Kuğu Kardinalinin Ölümü kitaplarınız şiirin eteklerini savururken, uzamda yansıtılan parçalar gösterisini sunar... Şiirde etekler çözülür ve güzellikler uçuşur önümüzde. Dünyada bizim karşılaştığımız, mucize bu evrenin parçalanışında, devrilip düşen parçalar canlılardır. Sıkışmanın şairi dağılmanın şairi olur böylece. Parçaların miktarınca yırtılıp kıvranan şair değil sadece, bu parçaların saçılıp dağılmasıyla bir mucize gibi ortaya çıkan boşlukların, uzaklıkların da şairi olur. Güncelden kopmanın ötesindeki enginliğin keşfinden daha coşku verici hiçbir şey yoktur. Şiir soyut düşünce ve duyguları somut kelimelere tahvil etme kabiliyeti diyebileceğimiz bu pratik belli bir “acı eşiğine” gerek duyar. Şiirlerinizi hangi acılarınız doğuruyor?

 

Nevin Koçoğlu-   “Ve bir kadın, “Bize acıdan bahset” dedi. Ve o cevap verdi:

“Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır. Nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi Güneş’i görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz. Ve eğer kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini hayranlıkla izlemek üzere açarsanız, acınızın, neşenizden

hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz; Ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi, aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.”

Halil Cibran’dan aldım yukarıdaki anlatıyı, tam da Cibran’nın dediği gibi kalbimizin mevsimlerinden doğuyor acı. Kimse yaşamda hep baharla hemhâl olamıyor, ki bu coğrafyanın kışı uzundur, acısı tükenmezdir. İlk kitabım  “Tanrının Vişne Bahçesi” dünyanın gülistan olmadığını işaret ediyordu, ağzımızda bıraktığı kekrelik, ekşilik daha baskındı çünkü. Bahsettiğiniz diğer kitap “Tuz ve Gece” ise Ortadoğu kadınlarına, erken yitirdiklerimize, soykırımlara, katliamlara adanmıştı. Kitap basımdan kısa bir süre önce hayatını kaybeden sevgili dost Adnan Azar’a ithaf edildi.  İranlı gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Jafar Rahimi Sure’nin siyah beyaz fotoğrafları, yine İranlı şair- yazar-çevirmen Prof. Dr. Haşim Hüsrevşahi’nin Farsça çevirisi ile Türkiye ve İran’da raflarda yerini aldı. Yine 2021’de Tanrının Vişne Bahçesi İran’da Şahriyar Galevani çevirisiyle Farsça basıma girip, Tuz ve Gece’ye eşlik etmeye başladı. Aynı kitap daha önce Kürtçe olarak da yayımlanmıştı. Kadının yaşantısı aynı sorunların sarmalındaydı bu topraklarda, “Ben” derken “biz” diyordu elbette, ortak yaralara parmak basıyordu ve din, dil, ırk ve düşünce nedeniyle katledilenleri anlatıyordu. O yüzden İbranice bir dua biter kitap:  "Uri, boi el beitenu" , Uyan evimize gel…

        İnsan olmak sadece kendi acını değil, yeryüzünün acısını da anlayabilmektir, yazılan her şey sadece öznenin acısı değildir, evrenseldir. İlk iki kitaba göre “Kuğu Kardinalinin Ölümü” biraz daha öznel bir kitap. Kışın kapının önünde biriken karları temizler gibi, birazcık içini küreme hâli. Birazcık diyorum çünkü evrensele dair de çok şey var içinde. Göçmenler, katliamlar, soykırımlar,  farklı ülkelerin mitlerine göndermeler vs. Acılar hepimize ait ve hepimizin acılarından doğuyor şiir. “Ben” sözcüğü yanıltıcı olmamalı…

 

Nezihe Altuğ- Edebiyatçının asıl meselesi anlamı, kendisi üstüne sararak örmek ya da dokumaktır, bu sayede ardından gelen deyişlerle birlikte her cümle, ilkin bir çeşit düğüme evirilecek, anlamın havada asılı kaldığı belli bir süre sonra da çözülüp kendini ifşa edecektir. Düzgün kurulmuş her cümlede bu tip bir düğüm ya da ilmiğe rastlanmalıdır, böylece bizlere, ardından gelen deyişleri sezmek, o deyişi beklemek ve memnuniyetle karşılamak için nazik bir biçimde kılavuzluk edebilelim. Hayatımız kitaplarımızla bir gezinti gibidir ve gezintiye başladığında onun gerçek olduğunu düşünürüz, çünkü zihinlerimiz bu kadar güçlüdür. Gezinti bir aşağı bir yukarı devam eder döner ve döner bizi heyecanlandırır, ürpertir ve parlak renklerle doldurur ve bir süre çok gürültülü ve çok eğlenceli olur. Bu gezintide uzun süre kalanlar sorular sormaya başlarlar. Bu yazılanlar gerçek mi yoksa sadece bir gezinti mi? Ve aralarında cevabı hatırlayıp, insanlar geriye dönüp şöyle derler; “Hey, merak etme korkma sakın çünkü bu sadece bir gezinti ve biz bu insanları öldürdük diyen başka zaman, başka mekân, başka dünyadır burası…”  derler,  ya da  “Havamız solunmayacak kadar kirli, yemeklerimiz yenmeyecek kadar kötü, oturmuş televizyon izliyoruz ve muhabirler 30 kadın cinayetini, 63 kadına yönelik şiddetli suç işleyenlerin haberlerini sunuyor, sanki her şey normalmiş gibi. Her şeyin kötüye gittiğini biliyoruz. Kötüden de beter. Sanki herkes her yerde çıldırmış gibi o yüzden artık Covid 19 hastalığını da bahane ederek dışarı çıkmıyoruz. Evimizde oturuyoruz ve yaşadığımız dünya yavaş yavaş küçülüyor. Ve tek söylediğimiz “Lütfen bari bizi oturma odalarımızda rahat bırakın. Bana sadece tost makinemi, televizyonumu, radyatörümü bırakın size hiçbir şey söylemem” diyoruz. Siz bize önce perdenin arkasındakilere kızmanız gerek mi? diyorsunuz arkasından da “ Ben bir insanım lanet olsun! Hayatımın bir değeri var!” dememizi mi istiyorsunuz?

 

Nevin Koçoğlu- Şu an hepimiz Külbe-i ahzan’ın yani hüzünler kulübesinin içinde gibiyiz ya da Dante’nin cehenneminde. Cehennemde olmayanlar ise Araf’ta. Dünyanın şu dönemki halini böyle tasvir ediyor kalbim. Hiç ilgimi çekmeyen vaat edilen cenneti bu dünyada yaşayan mutlu bir azınlık var, bunlar da o perde arkasındakiler dedikleriniz yani muktedirler. Bizler “rica- minnet” özgürlük talep ettiğimizde, cehennemin farklı daireleri arasında dolanıp durmaktan başka bir şey yapamayacağız ya da Moriya Dağı’na kurban edilmeye götürülen İsmail’den ne farkımız olacak? Vasıfsızların yükselme ve hükmetme tutkularının kurbanları olmak bize göre değil.  Evet biz insanız, hayatımızın elbette değeri var. Yalnız insanın değil; hayvanın, bitkinin, toprağın, suyun her şeyin değeri var. Bizler ancak direnerek sesimizi yükseltebiliriz ve gücümüzün farkına varıp bunları birleştirdiğimizde ancak her şey bugünden çok farklı olabilir.

 

Nezihe Altuğ- Son kitabınız Kuğu Kardinalinin Ölümü mitolojik bir tema olan “Leda ve Kuğu” hikâyesine çağrışım yapıyor. Bu mitolojik temaya çok sayıda sanatçının ilgi duymuş olması, hikâyenin ana motiflerinde insana dair önemli bazı olgular bulunduğuna işarettir. Mitolojide ortaya çıkan bu temanın, sanata konu olmasında, kökleri insanlığın “ortak bilinçdışına” dayanan arketipler (ilksel imgeler) etkin bir rol oynamaktadır. “Leda ve Kuğu” hikâyesinde kadınsal korkular, cinsel arzular, annelik özlemi ve fanteziler gibi bastırılmış duygular, metaforlar veya semboller halinde dolaylı ifade kanallarına başvurdukları görülür. “Leda ve Kuğu” konusunu çalışan sanatçıların, kendi yaşantı deneyimleri sonucu oluşan kişisel bilinçdışı ile kökü ilk atalarımızın bile ötesine uzanan kolektif bilinçdışının, yaratıcı psişelerinde kesişerek yüklü özerk güç merkezi oluşturmuştur. Jung’un deyimiyle “niteliği daha fazla açıklanamayan yaşamın” ifadesine olanak tanıyan hikâyedeki metaforlar, sanatçılar için kaçınılmaz bir fırsat görevi görmüştür. Hikâyedeki metaforların içerdiği anlamın kısaca, cinselliğe dair algıya, tatmin edilmemiş özlemlere ve korkulara gönderme yaptığı görülmüştür. Bir diğer çağrışımla    kuğu kardinal  imgesini Zeus (Tanrı) olarak düşünüp, Freiedrich Nietzsche’nin dediği gibi tanrının inancını yitirtmesi, kutsal metinlerin orijinalliğinin tartışılması, radikal inançların parçalanması gibi mi düşünmeliyiz? Ya da başka bir dünya için, bir ahiret için yaşamanın korkaklık olacağını, acıdan kaçmanın ya da adaleti hayalde bırakmanın bir hata olduğunu mu savunmalıyız. Acılar bizi olgunlaştıran, yoğuran ve bizi biz yapan olaylardı. Hayat ve hayatın getirdiği acılar reddedilmesi gereken şeyler değil, aksine dolu dolu yaşanması ve sonuna kadar tadına varılması gereken şeyler miydi? Öldürmeyen acı güçlendirir miydi?

 

Nevin Koçoğlu-  Mitoloji toplumların genetik kodlarıdır.  Kuğu Kardinalinin Ölümü mitolojik göndermelere de yer veren bir kitap ama adının çağrıştırdığı “Leda ve Kuğu” mitiyle kesinlikle ilintili değil. Kuğu Kardinali için benim yarattığım bir simge diyebilirim. İtalya’da Como Gölü suları içinde, kıyaya yakın sayılabilecek altın renkli bir heykel vardır ve bu heykel kıyafetiyle, duruşuyla bir din adamını çağrıştırırdı bana,  kıyıdan sürekli izlerdim onu. Elinde asası ile gölün içinden yükselen bir kaide üzerindedir, etrafında kuğular ve çeşitli kuşlar yüzer durur ve tabii balıklar. Kuğu Kardinali adını verdim ona, benim imgelemimde kıyıya yansıyan görüntü tam da buydu. Bazen can acısı ve kırgınlıklar bizi bir şeylerden vazgeçirebilir ve yaşantımızdaki bazı şeyler metaforik olarak ölür. Kuğu Kardinalinin Ölümü böyle doğdu,  tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi doğum- ölüm sarmalı içine. Kuğu Kardinalinin Ölümü çok şeyle birlikte aslında bir vazgeçişi de işaret eder.  Leda ve Kuğu’daki Zeus, Kuğu Kardinalinden çok uzak bir yerde. Başka bir dünya var mı, emin değilim. Ahiret ve benzeri dinsel kavramlar inanç boyutunda benden uzak kavramlar. Şiirlerimde, konusu geçen ülkelerin kültürleri dahilinde yer alıyorlar ama benim için hepsi hoş mitolojik metinler tadındalar. Yukarda bir yerlerde acıların da gün ışığı görmesi gerektiğini söylemiştim sanırım, reddetmek acıyı yok kılmaz. “Öldürmeyen acı güçlendirir” derler ama buna bir soru işareti koyarım ben, güçlendirir mi yoksa içten içe çürütür mü, bunun kişinin ruhsal gücüyle ilintili olduğunu düşünüyorum.

 

Nezihe Altuğ- İkinci kitabınız Tuz ve Gece, İranlı fotoğrafçı Jafar Rahimi Sure’nin fotoğraf karelerine yazdığınız şiirlerinizin kitabıdır. Haşim Hüsrevşahi; şair, yazar, çevirmen ve doktor. İran’ın Tebriz kentinde doğup, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra Kanada’ya göç etmiştir. Kanadalı-İranlı Yazarlar Birliği kurucu üyesi olmakla beraber Pen Türkiye üyesidir. İranlı şair Furuğ Ferruhzad’ın yaşamı üzerinden İran’da kadının yeri makalesini yazan Prof. Dr. Haşim Hüsrevşahi, Tuz ve Gece kitabının tanıtım bültenini de yazar; “Tuz ve Gece Jafar Rahimi Sure’nin ağırlıklı olarak, kuruyan Urumya tuz gölünden bize aktardığı işte bu kuşkulu düşsel seyirdir. Onun deklanşörü yüzyılların tarihini bir çıt süresinde dondurup bize sunuyor. Mutlak bir sessizlikle. Bu düşün sesini duymak istiyoruz. Nevin'in şiirleri bu düşün sesi oluyor! Düş düş içinde, gerçek gerçek içinde, gerçek düş içinde ve biz sanatsal hazla seyrediyor, okuyor ilerliyor ve ilerleyemediğimizi fark ediyoruz, zira hep dönüp dönüp bu sanatsal hazzı bir daha tatmak için geri geliyoruz. Biz bu kitabın içine giriyor ve onun sayfaları arasındaki kurgulanmış rüyamızdan uyanmak istiyoruz” diye yazmıştı. Üçüncü kitabınız Kuğu Kardinalinin Ölümü kitabınızdaki; Rabindranath Tagore, Nikos Kazancakis, Antonio Machado, Antonio Skármeta, Mahmud Derviş, Muhammed Bennis gibi, tüm bu isimlerden “sessizliğin de her zaman huzur olmadığını öğrendik”  Bir çıt sesiyle sinemamızın kurgusal karakteri Amélie Poulain gibi rüyalarınızda onlarla mı buluşuyorsunuz? Mutlak bir sessizlikte;  “sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı mı tanıyacak?”

 

Nevin Koçoğlu- Tuz ve Gece bende çok özel yeri olan bir çalışma. Haşim Hüsrevşahi’nin çevrisi ile birlikte kitap için yazmış olduğu önsöz de benim için çok kıymetli. Jafar Rahimi Sure ödüller almış bir ressam da aynı zamanda. Çektiği fotoğraflar ülkesinin doğasını, kültürünü, sorunlarını ve insan manzaralarını yansıtmaktadır. Yeri gelmişken belirteyim kitaptaki şiirler- iki tanesi dışında- fotoğraflara yazılmadı, ben şiirlerimi tamamladığını düşündüğüm fotoğrafları çok sayıda kare içinden seçtim ve anlam bütünlüğü yakalamaya çalıştım. Sevgili Haşim Hüsrevşahi’nin yazdığı önsöz daha kitabın içine girmeden bize düşsel bir yolculuğun kapısını aralıyor. Zaten her bir şiir bizi farklı mekân ve duygulara taşımaz mı? Yukarıda adı geçen isimler de bizi hem düş hem de gerçekliklerine ortak ediyorlar, sesli ya da sessiz ve Amélie Poulain gibi sadece mutlu etmek üzere değil bize sundukları, mutsuzluklar da buna dâhil. Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yenerse bir gün, gümbür gümbür yaşansın isterim, mutlak bir sessizlikte değil.  Paraya ve güce tapılan şu çağda, çılgınca silahlanmaya devam edilen şu çağda dünya barışı epeyce ütopik geliyorsa da, umudumuzu asla yitirmiyoruz.  Ülkeler ve insanlar arasında görünür ya da görünmez çizgiler var oldukça işimiz zor bunun da farkındayız.

 

Nezihe Altuğ- Kuğu Kardinalinin Ölümü kitabınız; Söyle Dünya Geçeçek mi? Uzak ve Mikveh diye adlandırdığınız bölümlerdeki on üç şiirinizden oluşuyor. . Mikveh kelime anlamıyla bir temizlenme havuzu ve arınma havuzudur. Mikveye iyice yıkanılıp, tırnaklar güzelce kesildikten sonra girilir. Mikveh bölümünüzdeki “Narayama’dan XII Yankı” şiiriniz 1983 Japonya yapımı dramatik filmi Narayama Türküsüdür aynı zamanda. Japonya'nın kuzey bölgesindeki uzak bir dağ köyünde geçer. Bu geleneğe göre, köyde 70 yaşına gelmiş ve artık üretime katkıları olmadığı düşünülen tüm bireyler, aileye daha fazla yük olmamaları ve arkadan gelen gençlerin yaşama şanslarını arttırmak için kendi rızalarıyla ailenin gençleri tarafından civardaki Nara dağının (Narayama) zirvelerinden birine götürülüp bırakılmakta, burada soğuk ve açlıktan ölüme terk edilmektedirler. Mitler üzerine yazan en tanınmış yazarlardan biri olan Joseph Compbell’da Kahramanın Yolculuğu adını verdiği klasik yapıtında, dünyanın bütün mitolojilerinde “kahraman” ın yolculuğunun ve dönüşümünün izini sürerek tek bir arketipik kahramanın varlığını ortaya koyuyordu. Ortadoğu’dan Hindistan’a, Güney Afrika’dan Sibirya’ya yayılmış insan coğrafyası üzerinde Gılgamış, Budha, Odysseus, Thor, Cuchulainn hep aynı işlevi yerine getirtir: insanı benzerleri arasında kendi yer alacağı bir yolculuğa hazırlıyor. Sizde Jafar Rahimi Sure, Rabindranath Tagore, Nikos Kazancakis, Antonio Machado, Antonio Skármeta, Mahmud Derviş, Muhammed Bennis, Tarkovsky, Angelopoulos, Hélène Cixous gibi yazar, şair ve yönetmenler ve de ünlü felsefecilerle Mikveh havuzu mu yaratıyorsunuz?

 

Nevin Koçoğlu-  Narayama Türküsü filminin ilk çekim tarihi 1958. Ben her defasında o siyah beyaz çekimi izledim. Çünkü o soluk görüntüler zamanın ruhuna çok daha uygundu.  O filmdeki yokluk, o terk ediliş –ki filmdeki yaşlı kadın daha da yaşlı görünmek adına dişlerini taşla vurarak kırmıştı- birkaç patates uğruna kuyuya gömülen insanlar beni çok etkilemiştir. Hayatta rutin dışı şeyler olası, mesela oğluna zorla kendini terk ettirmek gibi.  Ben bunun da ötesine çıktım, kendini terk ettirmek değil, bizzat terk etmek. Bazen buna da ihtiyaç duyar insan. Gidip kendini bir yerlere bırakmak ister. Bu kahramanlıkla ilişkilendirilebilir mi? Sanmıyorum, buna yaşama yorgunluğu diyebilirim ancak.. Mikveh bir havuzdur evet, havralarda içinde yağmur sularının biriktirildiği bir arınma havuzu. Yaşam içinde hepimizin kirleri var ve arınma ihtiyacı, mikveh buna gönderme yapıyor kitapta. Yukarda saydığınız isimlerle bu kitapta birlikteysek eğer, bunun tek nedeni evrensel bir birlik oluşturma dileğidir. Çok sık kullandığımız bir argüman vardır ”Şiir evrenseldir” deriz sıkça, ben bu evrenselliği dizeleri buluşturarak gerçek anlamda sağlamak istedim, bundan da büyük keyif aldım. Elbette o alıntılar olmasa da oraya koyabilecek dizelerim vardı ama bu onlarla kol kola yürümek hissi adeta, yeryüzünü birlikte adımlamak. Cixous, ataerkil düzende ancak dişil yazın dediği şey ile mücadele edilebileceğine inanır, biz de bunun farkındayız ve ben sözümü bu dille yansıtmayı gereklilik görüyorum. Tuz ve Gece’de de, Kuğu Kardinalinin Ölümü’nde de yeryüzünün ayak sesi vardır. Tuz ve Gece, Doğu coğrafyasını selamlayan bir kitap, Kuğu Kardinalinin Ölümü ise çoğunlukla Batı’ya yaptığım gerçek yolculukların kalbime bıraktığı şiirler. Doğu’ya şiirler yazarken birden neden Batı gibi bir soru geldi kulağıma. Böyle bir soru sık sık tekrarladığımız  şiirin evrensellik kavramı nerede o zaman dedirtiyor bana. Kitap sadece Batı’ya bir yolculuk barındırmıyor içinde. Japonya, Kore mitolojisi, Endülüs, Suriye ve pek çok şey kitabın kapağının altında yer almakta. İlk olarak Doğu demişsem bile, sürekli doğuya giden birisini ulaşacağı yer Batı değil midir?

 

Nezihe Altuğ- Şiirsel sinema yönetmeni Tarkovsky; “Bir sanatçının, içinde yaşadığı çağda ahlaki ideallerini dile getirebilmesi için öncelikle kendi çağının vahşetine ve zulmüne korkmadan bakabilmeyi öğrenmesi ve onları bizzat kendi içinde yaşaması gerekmektedir. İçinde yaşadığı çağın ruhsuzluğu, sanatçıdan belli bir tinsellik talep eder. Sanatçı eğer bunu başaramazsa, mutlak gerçeğin peşine düşmezse ve bunun yerine değersizliği tercih ederse, parlamasıyla sönmesi bir olur ve yitip gider.” demişti.  Tuz ve Gece kitabınızda Jafar Rahimi Sure’nin kuruyan Urmuya tuz gölünden bize aktardığı çatlamış topraklarına uzattığı “el fotoğrafına” yazdığınız şiirde; “Ey sen hakikatsizlik hırkasını giyinen / sağ elimin ölüler diyarındaki oğlu / Ben yüzü yere bakan çan çiçeklerinin örselediğiyim…” diyerek birlikte şiirsel bir sinema yaratmışsınız. Angelopoulos’un Zamanın Tozu filmindeki uzanan eline benzeyen bu fotoğraf karelerine benzeterek bu iki şiirsel sinema yönetmenine bu fotoğraf ve şiirinizle seslenmişsiniz. Bu filmde belki de kendisinden izler taşıyan, kendisinin bir parçası olduğu filmin kahramanı yönetmen Angelopoulos ile birlikte tek bir görüntüde özlemi, ayrılığı, mutluluğu ve umudu anlatan imgeyi yaratmış; zamanı, o tek imgede, parmak uçlarından dökülen su damlalarında dondurmayı başarmıştı. Siz ise “sağ elimin ölüler diyarındaki oğluna çan çiçeklerinin örselediği dizesiyle Jafar Rahimi Sure’nin kuruyan Urmuya tuz gölü fotoğrafına uzattığı eli hakikatsizlik hırkası giyinen Zamanın Ruhu Belgesine uzanan bir el olarak mı işaret ettiniz? O el neyi işaret ediyor?

 

Nevin Koçoğlu- Evet, Urmuya Tuz Gölü dediğiniz gibi kurumakta olan bir göl. Kitaptaki fotoğraflar bunu acı verici bir biçimde anlatıyor, özellikle karaya oturmuş o tekne, bahsettiğiniz çatlamış topraklara uzanan el, molla rejimini işaret eden kareler, anaların babaların ağladığı mezarlar. Bunlar bizden ayrıksı ve biz çok uzak olmayan şeyler değil mi? Urmuya Tuz Gölü için mücadele eden aktivistlerin bir sloganı vardı, “ Haydi gelin hep birlikte ağlayalım, Urmuya’yı gözyaşımızla dolduralım.” Bu beni çok etkileyen bir seslenişti ama güzel olan bir şey var ki, göl şu anda eskiye göre biraz daha iyi durumda. Jafar Rahimi Sure çatlamış topraklara uzanan el ile göl için yardım istedi belki, belki de bir yağmur duası idi o fotoğraf ya da yeterince iyi yaşanmamış bir hayat. Benim için de belki bir kadının yaşamını kuraklaştıran birinin eli, belki de eksik bir şeylere işaretti ya da metaforik olarak susuz bir bedendi. Şiir eğer anlamı katman içerecek bir şekilde yazılmışsa, herkes o fotoğraf ve şiire bakıp kendi hikâyesini yazar ve de yazacak. Bundan eminim…

 

Nezihe Altuğ- Kimi filmler vardır; görüntü diliyle nasıl öykü anlatacağını iyi bilen, güzel öykü anlatan filmlerdir bunlar… Ama bazı filmler de vardır ki, yalnızca bir öykü anlatmakla kalmaz, anlattıkları öykü ile hayat arasında bağ kurar, gerçekle kurmacanın birbirine dokunduğu yerde bir imge yaratmayı, böylece şiire dönüşmeyi başarırlar. Tuz ve Gece kitabınızda bu şiirsel sinema sahnelerini görünce şiirsel sinema yönetmenimiz Cengis T. Asiltürk’ün şair Baudelaire’in Albatros’un Yolculuğu şiirinden etkilenerek yazdığı ve yönettiği şiirsel sinema filmi için Cengis Temuçin Asiltürk; “Albatrosun Yolculuğu, durumu ajite etmeyen, her anı titizlikle kurulmuş, son derece insani, ama biraz da iç acıtıcı bir film. Bu filmde mutsuz âşıkların, sahtekârlıkların, kanun kaçaklarının, yaşamın kıyısına tutunmuş kişilerin, yolculuk sevdalısı savruk insanların serüvenleri şiirsel bir sinema dili ve panoramik görüntülerle anlatılmaktadır. Her filmde resim önemlidir, ama bu filmde çok daha önemli. Görünürde (yüzeyde) anlatılan hikâyenin altında (derin yapıda) toplumun şairlere zalim ve paranoyak bakışı sorgulanmakta.”  demişti. Baudelaire’in Albatros’un Yolculuğu şiiri:

“Sen ey kanatlı yolcu, bir zaman ne güzeldin!

Bak gaganı dürtüyor hoyrat tayfanın biri,

Ya öteki, bilir mi bu hale nasıl geldin,

Topallayıp öykünüyor uçtuğun günleri.

Ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece,

Oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,

Yuhalarlar yeryüzünde, seni de, gündüz gece

Uçmana engel olur, ağır dev kanatların.” dizelerini burada yazmadan geçemeyeceğim. Albatrosun Yolculuğu filmini çekme amacınız ne sorusuna ise, Cengis T. Asiltürk: “Gerçek dünya sıkıcı geliyor. Bu nedenle roman yazıyorum, film çekiyorum. Monitörün başında ya da elimde kalemle daha mutluyum. Romanımın bir sekansını yazmışım, kahvemi yudumluyorum ya da dekupaj çalışıyorum, filmin bir sahnesini kuruyorum. Tanrı beni bunlarla ödüllendiriyor, daha ne isteyebilir insan?” diye söylemişti. Angelopoulos’un Zamanın Tozu filmindeki küçük bir kız çocuğu ve yaşlı bir adam, lapa lapa yağan karın altında el ele tutuşup, sevinçle koşarlarken perde kararmak üzeredir ve son sözler duyulur: “Dışarıda kar yağıyordu. Kar, hala uyuyan şehrin üzerine sessiz sessiz yağıyordu. Tenha sokaklara, su kanallarına… Ölülerin ve dirilerin üzerine… Geçmiş ve geçmekte olan zamana…” diyerek film sona ermişti. Söyleyin o zaman tüm bu dizeleri yazan şairler ve şiirsel sinema yönetmenleri! Hakikatin özü nerede! Kaynağı belirsiz düşlerimizde, bilinçaltımızın bilinçsizliğinde mi? Kaderi şahsi bir trajediye dönüştüren mekânlarda mı? Binlerce yılın kalıntılarını emen, sokaklarına, evlerinin temellerine karan şehirde mi? Yoksa çocukluğumuzda, çocukluğunda gerisinde, ötesinde diplerinde mi? Hakikatin bulunduğu yerde mi durur zaman? Orada mıdır hep, belli bir yerde durma eğilimi var mıdır? İçinde tüm geçmişi barındıran bir şimdinin içindeki insan geçmişsiz bir şimdiyi yaşayabilir mi? Yaşamış gibi yapanların yanında –mış gibi- yapamayana hep deli derler. Yaşamın akıldışılığını hep örtmek isterler. O zaman yazmasaydım, çekmeseydim delirirdim diyenlerin sözlerin de mi?

 

Nevin Koçoğlu- Zamanın durağan olduğuna inandım ben hep, olduğu yerde durduğuna, bizim onun içinden yürüyerek geçen zaman yolcuları olduğumuza. O nedenle her şeyi içinde barındırır zaman, her şey onun içinde durur ya da yürür. Hakikatin özünün geride bıraktığımız her şeyde olduğunu düşünüyorum, çünkü geçmiş gerçek demektir. Taş yontma ustasıydı benim dedem, hakikatin özü onun evler kurulsun diye demir kalemiyle yonttuğu taşlarda gizli ve o demir yontu kaleminin ucunda. Yarım asırdan daha da önce öldüğünde, onun için ağlayan eşeğinin bir damla gözyaşında. O taşlarla kurulan evlerde göz önünde olmayan derin kuytularda ve çok şeyde. Gergef işleyen kadınların iğnesinde hakikatin özü, iğnenin kumaşa her girip çıkışı ekmek demek çünkü. Geçmişsiz bir şimdi mümkün değil bence, çünkü her şeyin bir hafızası var; suyun, taşın, toprağın, ağaçların, onlar ki kök köke verip içlerinden hasta olanlarını iyileştirmeye çalışacak kadar her şeyin farkındalar. Deliliğe gelince, deliliğin insanın en saf hali olduğunu düşünürüm, hesapsız, kitapsız, çıkarsız. Yazmak ise deliliğin başka bir çeşidi, birileri ruhunu kanatarak, yaralarını kanırtarak yazarken, okumak daha akıllıca bence.

 

 

Nezihe Altuğ- Haşim Hüsrevşahi; Şair Füruğ Ferruhzad için yazdığı bir yazıda; “ Geçen yüz yıl içinde tüm bireysel ve toplumsal devrimci kıpırdanışların, gençlik hareketlerinden kaynaklandığı boşuna değil ve son zamanlarda gençlerin yanında kadınların hareketlenmesi, bu başkaldırı, devrimleri oluşturdukları gibi, gücün kaçınılmazlığından dolayı ve otoritenin kendisini koruması nedeniyle göreceli başarılarına rağmen, hem bireyi, hem de toplumu bunalımlara sürüklemişti.” demişti. Yine aynı yazıda kaleme aldığı “ Helene Cixous yirminci yüzyılın ikinci yarısında post yapısalcı feminizmin merkezi bir figürü olarak politik ve edebi alanı son derece etkilemiş, sayısız edebi ve eleştirel çalışmanın odağında olmuştur. Cixous eril düşüncenin yapı söküm okumasını hem mitolojik hem de metinler arası göndermelerle yaparak bir dişil yazı pratiğinin yolunu açar. “Arc”dergisinin “Simone de Beauvoir Kadın Mücadelesi” sayısında yayınlanan “Medusanın Kahkahası” felsefe ve batı düşünüş sistematiğinde öteden beri süregelen ataerkil yapıları sökerken, kadını kara kıta ve bir gizem olarak ele alan bu düşünce şeklini yine mitolojik bir figür olan Medusa üzerinden okur. Bu nedenle Medusa kadınların çoğunluğunu temsil eden bir eğretileme gibi işlerlik kazanır ve kadın bedeni ve sesi üzerindeki baskılara ve hiyerarşik yasa koyucu unsurlara karşı çıkmaya dair bir çağrı niteliğindedir.” demişti. Aktivist kimliğinizi de düşününce sizin şiirleriniz içinde Hélène Cixous’un dediği gibi Dişil Yazı: “Oidipus’un Adı-Yasaklanmış Bedenin Şarkısı” mı? Ya da düşsel çocuk dünyaları değil, sosyo-politik yetişkin ürünleri; Toplumsal cinsiyet rollerini öğretme aracı olarak masallar diyen, Angela Carter gibi bir “Kırmızı Başlıksız Kız” öyküsü mü?

 

Nevin Koçoğlu-  Hélène Cixous  “Kadınların dişillik üzerine yazacak çok şeyi vardır, neredeyse her şey: Cinsellikleri üzerine, yani sonsuz ve devingen karmaşıklık üzerine, kösnül duyarlaşmaları üzerine, bedenlerinin kimi minnacık-koca bölgesinde şiddetli kızışmalar üzerine, kader üzerine değil ama kimi itkinin macerası üzerine, yolculuklar, deniz aşırı yolculuklar, uzun ve zorlu yürüyüşler, ansızın ve aşamalı uyanışlar, az önce çekingen, biraz sonra dobra dobra konuşan bir bölgenin keşifleri üzerine. Kadın, zincirleri ve sıkıdenetimi kırarak bedenini her yönü dolaşan anlamlar bolluğuna eklemlemeye bıraktığı zaman, bin ve bir heyecan merkezli kadın bedeni, tek oluklu eski ana dilini birden fazla dilde çınlatacaktır.” der Medusa’nın Kahkahası’nda ve bu eserinde Medusa imgesini kullanarak batı düşüncesinin eril bakış açısını yapısöküme uğratır. “Oidipus’un Adı-Yasaklanmış Bedenin Şarkısı”ında amaç sembolik düzen tarafından egemen kılınan eril sistemin yazınsal söylemde nasıl eleştirildiğini ortaya koymaktır.  Cixous dişil yazının ve öznelliğinin temel bileşenleri üretken bir dişil yazı, ataerkil öznenin dramı, dişil öznelik ve zihin/beden ikileminin yapısökümü gibi izlekler üzerinden ele alınmıştır. Benim bu konuda verebileceğim örnek ise severek okuduğum İtalya’nın önce gelen antik felsefe uzmanlarından Adriana Cavarero’nun “Platon’a Rağmen” kitabıdır. Cavarero bu kitapta mitler ve mitsel figürler üzerinden gitmiş, dişil figürleri bağlamlarından söküp çalarak, onlara için eril zihniyetten bağımsız yepyeni sonlar yazmıştır. Penelope’ye yakıştırılan edilgenliği,  Trakyalı kadına yamanmış düşünce yoksunluğunu, ters yüz etmiştir. Demeter ve Diotima’yı, yaşamı ölümle değil doğumla anlamlı kılan, ölümün kederiyle değil doğumun neşesiyle kuran dişil bakış açısıyla yorumlamıştır. Bize ait edilgenlik içeren her şeyi ters yüz ettiğimizde bizim hikayemiz olacaklar ancak.

 

Nezihe Altuğ-Kiraz çiçek açmadan göğün altında / - O burada öldü- / diye fısıldayacak sekiz yüz yaşındaki Pohutukawa / Kusurlu bir yay, dolaşık kök gibi kıvrıldı toprağa… / Burada öldü- / Bir tarlakuşu ağırlığında… Dizelerinizdeki Maoilerin Kutsalı Noel Ağacı “Pohutukawa”;  adanın Polinezya’dan gelen yerli halkı Maorilerin kültüründe önemli bir unsur. Maori tarihi ve mitolojisinde güçlü bir yer tutan Hawaiki, Maoriler için her şeyin başladığı ve bittiği yer olarak kabul ediliyor. Maoriler bütün insanların oradan geldiğine ve ölünce tekrar oraya döneceğine inanıyor. Bu mitler bize kutsallık, masumiyet ve ölümsüzlük gibi dinsel ve mistik üç önemli niteliğinin doğal bir sentezi olarak, “zamanın ve sonsuzluğun”, “şimdinin ve geleceğin”, “yaşamın ve ölümün”  ruhun ölümsüzlüğünü ve ölümden sonraki yaşamın umudunu mu ifade ediyor?

 

Nevin Koçoğlu- Mitler toplumların genetik kodlarıdır demiştim daha önce. Her toplumda farklı şekillerde karşımıza çıkarlar. Bazen aynı mitolojik karakter farklı kimliklerle çıkar karşımıza farklı toplumlarda. Biz bu farklılıklardan hangisi içinde olduğumuz durum ve mekânı daha iyi betimliyorsa onu çekip çıkartıyoruz ve ruhumuza katıp ve dizelerimize ya da yazılarımıza destek veriyoruz. Yukarda bahsettiğiniz tüm ikilemelerin yaşamda karşılığı var, gerektiği zaman gerektiği yerde. Mesela bir Şahmeran hikayesi, ölümsüzlük sağladığı atfedilen mavi kantaron, umudun ve birlikteliğin gücünü simgeleyen Kore mitolojisine ait Jian Kuşu ve daha birçok karakter kendilerine yer bulmuştur şiirlerimde. Kutsal kitaplarda sürekli kadının sınanması, temizliğini masumluğunu ispat zorunluluğu, örfler adetler keza dize olup dönmüşlerdir kitaplara. Mitoloji geçmişin yol göstericisidir, onun ışığında yolculuk her zaman keyiflidir. 

 

SONUÇ- Nezihe Altuğ-  Nevin Koçoğlu, Jafar Rahimi Sure fotoğraflarıyla; “ Biliyorum ki ait değilim hiçbir yere / acı denilen dikenli telle çevrilen acı parçasından başka. /  Siz dokunduğunuzu sanarken içimdeki yabancıya / ayrılıp bedenimden, / ateşten bir barikat ardındaydım oysa / Sakladım ölümü tedirgin bir ten arkasına.” diyen dizeleriyle Tuz ve Gece kitabını koyar menzilimize. Dünyanın pek makbul bir yer olmadığını Tanrının Vişne Bahçesi’nde keşfedersiniz. Son kitap Kuğu Kardinalinin Ölümü şairin yeryüzü adımlarının yankısı olarak çıkar karşımıza. Tüm bu yazılanlardan sonra şiirin ideolojisini düşünürsünüz ister istemez. İnsanoğlunun kutsadığı uğruna ölümü bile göze aldığı kavramlar vardır. Buradaki kavramın somut karşılığı elbette ki “erdem” nitelemesine uyan “değer”dir. Üzerine söyleneceklerin, yazılacakların bitmediği, bitmeyeceği kesin. Tüm değerler dizgesinin de öyle: “Yüce”lik “Kutsal” lık savıyla oluşturduğu konusunda kuşku yok. Antik çağda elde edilmiş bulgular “idea” kavramının önemini dile getirir. İnsan soyu içerisinde varoluşsal bir güç ve moral kaynağıdır, adanılacak ülkü, yani idea. Bu diğer adıyla ütopya! Arzulananın kusursuzluğunu arayış… Genellikle sanata ve sanatçıya bağlanan vazgeçilmez estetik öğe. Anlamı ve ölümsüzlüğü de içeren estetik yaratım nesnesi en baştan hazzı, yani görsel güzelliği yaratır. Bu özdeşleşme sembolik olarak, ölüm, yeniden diriliş, hatta tanrılaşma veya tanrıyla özdeşleşmeye kadar varır.  Şairler ve şiirsel sinema yönetmenleri iyi ki varsınız

Benzer Yazılar