ARAMIZDA DENİZ VAR’DAKİ GÜZEL ÇALKANTI!../ AHMET GÜNBAŞ

FacebookTwitter

Talat Avcı, Aramızda Deniz Var* adlı romanında, ilk satırından itibaren Mübadele acısıyla tanıştırıyor okuru.

Lozan Antlaşması gereği, daha çok dinsel kimlik bağlamında devreye giren o büyük değiş tokuştan yakın plandaki canlı tanıklıklarla haberdar oluyoruz. Ne ki öyle masaüstünde şekillendiği şekliyle sıradan bir olay değildir bir yerden bir yere göçmek ya da göçürülmek! Çünkü insani ilişkilerin, yüzlerce yıllık dostluklarla örtüşen organik bir yapısı var. Her şeyi ayırsanız duyguları düşünceleri ayıramazsınız. Yaşanmışlık nice zaman sonrasında zonklar durur beyninizde ilk hâliyle. Tıpkı eski adı Mandıca olan Bağarası’ndan karşı kıyıya göçmek zorunda kalan Vasili ailesi gibi!.. Bir yandan meyve ağaçları, bir yandan zeytinliklerle yörenin en güzel şarabını çıkardığı üzüm bağları!.. Mandıcakarası ondan sorulur. Hepsini geçse, yurt edinmenin insani öze sinen aidiyeti kolay kolay bırakmaz göçkün kişiyi. Üstelik kızı Despina’yla Sinan’ın aşkı bir çıkış yolu aramaya başlar geceli gündüzlü. O Despina ki gizli cenneti andıran kuytusunda kuşkusunu koyacak yer bulamaz. Sonunda giden gider, kalan kalır. Despina da umarsızca ailesiyle birlikte kafileye katılır. Vasili, gitmeden şunları söyler, kendisini akşam yemeğine davet eden komşusu Hüseyin Çavuş’a:

“Hüseyin hemserim! Bu fiçida zeytinyağı var. Bunda zeytın, bunda da şarap. Mandicakarasi. Bizden size hediye. Çam sakızı çoban armağanı. Geride kalanları Çifıt’a sattim. Bilirsin, Yahudi alır iken kazanir. Buralarda kimde sarı lira var ki? Göz kararı bir ağirlik söyledi. Baktim, söylediği hemen hemen yarisi. Sonra en düsuk bir fiyatla çarpti. Başka alici olmayınca, ne yapazaksin? Yazuk oldi zeytinıma, yağima, şarabima. Fiyati artiramayinca, bu üc sey benim, dedim. Hiç değilse bunları kurtardim Çifıt’tan. At da senin, araba da eyer de… Tarlana, bahcene gider iken bizı de anarsin.” (s:27)

Vasili, sabanını da komşusuna bırakırken, ayrılık vaktinin yaklaştığını duyumsayan Despina da Sinan’a, uğurlamaya gelmemesini söyler. Çünkü sürekli arkaya bakmak fazlasıyla yoracaktır onu.

Sadece kişisel bir dalgalanmadan ibaret değildir mübadillik. Topumsal ölçekte onarılmaz yıkımlar bırakır. Ekonomi çöker, sosyal yaşam işlekliğini yitirir, ilişkiler sarpa sarar,  çarşının görünen yüzündeki hareketlilik ölümcül bir sessizliğe bırakır yerini. Sözgelimi Panoyadis’in yağhanesi, Yannis’in kıraaathanesi, İllias’ın berber dükkânı, Anastis’in hanı, Kostas’la kardeşi Andreas’ın kasabı, Niko’nun meyhanesi, Stadis’in terzihanesi, Pandelis’in dükkânı, Theadoros’un lokantası, ağız dil vermeyen hayalet mekânlara dönüşürler. Yakın çevrede Çalışlı’da bulunan İlyadis’in değirmeni de dönmez olunca ciddi biçimde sıkıntıya düşülür.  Gerçi genç Cumhuriyetin ışığı zamanla her şeyi yerine koymayı başaracaktır, ancak öncesinde “Macur” adı verilen Türk göçmenlerinin gelmesiyle uzun süren bir uyumsuzluk süreci yaşanır. Deyim yerindeyse herkes başının çaresine bakmaya çalışır dişiyle tırnağıyla. Kilitli mekânlar yavaş yavaş yeni sahiplerine kavuşur. Kimi mekânlar farklı işlerle anılır.

Örneğin, Hüseyin Çavuş, iki oğluyla birlikte Theadoros’un lokantasını kıraathaneye dönüştürürler.

Derken Sinan, Vasilis’in hediye ettiği atıyla birlikte Söke’deki süvari birliğinde askere alınır.  Bir ara özel izine ayrılan Sinan, bir vesile ile Rıza dayısının yanına gittiğinde, Çalış’lıdaki değirmeni döndürmeye çalışan Girit asıllı Sermet ustanın kızı Deniz’le tanışır. Mavi gözleriyle dikkati çeken Deniz’de, Despina’yı andıran bir benzerlik vardır. Sinan kışlasına döndüğünde Deniz’i de içinde götürür. Ancak eski sevgiliyi andıran kimliği karşısında bocalar. Hatta zaman zaman -sanki ihanet içindeymiş gibi- işi hesaplaşamaya kadar vardırır. Sonuç biraz şaşırtıcı olsa da yeni aşkın parıltısı eğrisiyle doğrusuyla yeni bir gerçekliği işaret etmektedir:

“Gideli bir buçuk yıla yaklaşan Despina, ansızın dönmüştü. Birden karşısında görmüştü onu. Çılgınlar gibi sevmişti. Sonra, bir bakmıştı o, bir bakmıştı değil. Hem o hem değil. İki arada bir derede kalmıştı. ‘Despina’ diye bağırmak istemiş; ama ağzından “Des” bile çıkmamıştı. Oysa bu kadarı bile yeerrdi Despina’nın dönüp bakması için.” (s:68)

Despina’da Deniz’i görmek alışkanlığı giderek üste çıktığında Deniz’i yitirme tehlikesi belirir ardından. Öyle ki Sinan’da tümüyle kendisini göremeyen genç kız, bir talipliyle  sözlenecek kadar köprüleri atıverir öfkeyle karışık. O kişiyle nişanlanmakta tereddüt bile etmez. Ta ki Sinan’ın Despina’nın gölgesinde sıyrıldığını görünce başkasıyla yapamayacağını anlar. İki âşık bu kez evlenme amacıyla bir araya gelirler ve bir daha birbirinden kopmazlar. Çocukları Kemal de birlikteliklerini perçinler.

Romanın son bölümüne kadar öte yakadan haber alamayız. Son bölümde Despina, on yaşındaki çocuğu Hektor’la çıkagelir Bağarası’na. Oğlu Hektor Sinan’ın çocuğudur aslında. Ancak iki farklı evlilik ve göçle yolları ayrılmıştır eski sevgililerin. Despina, geldiğini sadece Sinan’ın kardeşi Hasan’a haber verir ve Sinan’ın evlendiğini öğrenince, seyrana çıkmış meçhul bir yolcu gibi ortalıktan yitip gider.

Despina-Sinan-Deniz ekseninde romana akışkanlık kazandıran aşkın, ilişkileri besleyen önemli bir kavram olduğunu anlarız. Bu anlamda Aramızda Deniz Var, kalıcı hüznüne karşın her iki yakaya dalga dalga yayılan hoş bir çınlama yaratır.

Romana yansıyan bir başka gerçekse, Hüseyin Çavuş’un kıraathanesini bir kürsü gibi kullanan Muallim Mehmet Bey’in, kurtuluştan başlayarak, değişim ve dönüşümleriyle birlikte -yapıtın nesnel ortamı sayılabilecek- bir Cumhuriyet günlüğü sunmasıdır çevresine. Sinan tarafından İzmir’den getirilen gazeteleri/kitapları kendisini dinleyenlere okur, küçük çapta kütüphane oluşturur, zamanla millet mektepleriyle başlayan eğitim seferberliğine bizzat katılır. Her türlü gereksinimde tren yoluyla katedilen İzmir, Bağarası sakinlerini Cumhuriyet’in Onuncu Yılı ile 9 Eylül törenlerinden de haberdar eder. Özellikle Basmane ve Kemeraltı çevresi her yanıyla konukların ilgisini çeker. Laf aramızda, iki sevgilinin yüzükleri, düğün ve nikah gereçlerinin önemli kısmı Kemeraltı’ndan karşılanır.

Avcı’ın romanı sadece yetişkinleri değil, gençliği de kapsayan geniş bir okur yelpazesini ilgilendiriyor bence. Ki mübadil, mülteci, muhacir, adı ne olursa olsun, insanlığı tümüyle sarsan yıkımlardan uzak durmanın gereğini yansıtıyor kalemiyle. Deyim yerindeyse ‘insanlık’ dersinden sınava çekilmek gibi bir şey bu!..  Yüzleşmenin, ayırdına varmanın incelikleriyle dolu satırlarda; aşkın, sevginin, barışın, dostluğun, kardeşliğin, toplumsal vicdanın, her türlü dayanışmanın tadını çıkarmaya hazır bir yol uzanıyor yürekten yüreğe. Bu anlamda Aramızda Deniz Var’ın, halklar arası birlikteliği körükleyen bir çekim alanı yarattığını söyleyebiliriz çekinmeden.

Kuşkusuz her yapıt, neden-sonuç bağlamında yeni şeyler söyler, söylemelidir. Talat Avcı’ya kulak verirseniz, söz konusu yenilikleri yakından görebilirsiniz. İmgesi ‘deniz’ olanın çalkantısı içindedir zaten!

  *Aramızda Deniz Var – Talat Avcı, Klaros Yayınları, 1.basım, Ocak 2021 

FacebookTwitter
FacebookTwitter