Çok uzun zamandır, okuru “kaybolan” şiirin ve yetim kalan şairin koma fişini çekmek isteyen edebiyat dünyası, onu bir den bire öldürmek yerine görmezlikten gelerek sessiz bir ölüme terk etmeyi tercih etmişe benziyor. Ne de olsa şiir edebiyatın ilk göz ağrısı ve şairler bu işin ilk öğretmenleri. Vefa borcundan olsa gerek konuşturmasalar da nefes almasına izin veriyorlar. Edebiyat dünyasının yazılı olmayan kanunlarından alınan güçle hasta tedavi edilmemeye mahkûm edilmiş durumda.
Bu koma halinden sadece edebiyat severler sorumlu diye düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Edebiyat dünyasının bu işteki payı ne. Edebiyat dünyası derken kastedilen, kim varsa o işin içinde; üreten şairler, kitabı basanlar ve okuyanlar.
Bazıları, uzun bir zaman yazanlara (şiir yazanlara) bu işin suçunu acımasızca yüklemek istediler. Şairler anlaşılır yazmıyor ya da anlamsız konulardan bahsediyorlar okuması zor, dizenin sonuna geldiğimde başını unutuyorum, akıcı değil gibisinden „tezler “öne sürdüler.
Yayınevleri (doğal olarak) satmayan şiir kitaplarını neden basalım diye önceleri nazikçe reddederek sonraları yüksekçe kaba bir duvar ördüler kendileriyle şairler arasına. Arz talep dünyasında „değersiz“ bir „mal“ a dönüşen şiir ve şair, kendine bireysel çıkışlar aramaya başladı.
Zaten normal “bir iç dünyaya sahip olmayan şairi o ölüm yatağına düşüren sadece kendi „histerisi“ olmuş olabilir diye düşündü bazıları sonraları içten içe. Saklanan imgeler, kırık dökük cümleler, içine her türlü müziği sığdırmaya çalışan „ucube“ dizeler, git git sonu gelemeyen şiirler. Yani acaba şair kendi kendini bitirmiş olabilir mi diye düşündürtmedi değil. Anlamsızlık içinde anlam arayışları „post modern“ bir esinti gibi geldi geçti. Bu yeni modernlik kendi „post “unu seremeden başka bir yöne yöneldi. Onu takip etmekte zorlandık.
Yazılı edebiyatın yapı taşı artık yok olmayla yüz yüzeydi. Bu birileri tarafından tasarlanan bir son değildi hiç kuskusuz ve kimse böyle olsun istemiyordu belki o yüzden sağda solda herkesin dilinde bir iki güzel dize geziniyordu ya da çok sıkışılınca yardımı istenen bu eski dosta başvuruluyordu. Şiirin artık karmaşık kapitalist sistemde yasayan insanı anlatamadığını kabul etmek için henüz erken diyenlerin tarafında yer almak biz şiir severlere bir nebze de olsa rahat nefes aldıracaksa hiç tereddüt etmeye gerek yok o yanda duralım ve „direnelim “. Koma fişimize göz dikenlere karşı kuralım imgelerler dolu barikatımızı.
İyi niyetli yaşatma çabalarını takdir etmeli, kesinlikle küçümsememeli ki ben kişisel olarak o yanda olmayı tercih edenlerdenim. Ama ah o gerçekler. O gerçekler yok mu. Kabul etmediğimizde bizi oradan oraya acımasızca çarpan o gerçekler. İste onlarla da yüzleşmekten kaçınmamalı.
Basılan ve satılan kitaplar içerisinde miktar bakımından romanın yanında şiirin sözü bile edilmezken, Shakespeare`i yardıma çağırmak ve onun yanında Nazım’ı şahit göstermek, Polyanna`nın “kayıp” şiir defterini bulmaya benziyor. 2025 yılı verilerine (YAYFED verileri) göre 41 milyon roman, 3 milyon şiir kitabı satışı olmuş. Bu konuda diğer ülkelerdeki veriler de Türkiye’dekinden iyi değil. Hadi gel de bu komadan çık çıkabiliyorsan. Umutsuzluk olsun diye söylenmiyor bütün bunlar sadece ah o gerçekler kısmından dolayı. Yoksa insan oldukça söz olur elbette ama iyi ama kötü.
Ara bir not olarak eklemekte fayda var. Bir ara sokakta savaşan şiirden ve şairden, içeri (bu hem şairin hem evin içine) kaçan bir yapıya dönüşmesini „kınayarak“ izleyenlerin gözleri o fişe daha çok kayıyor sanki.
Ne ara bu hale geldik. Ne ara evlerin kapısını sıkı sıkıya örttüysek, ne ara artık çocuklarımızı sokağa bırakmaya korkar olduysak ne ara yüz yüze görüşmelerden kaçar olduysak ne ara makinaya insanlardan daha çok güvenir olduysak demek isterdim ama bütün bunlar bir nevi koma durumu hızlandırıcı yan etkilerdi. Olay uzun zaman önce başlamıştı. Bunu anlatabilmek uzun romanlar kadar uzun metinler gerektirir. Ki bu da tarihin cilvesi neden komada olduğunu onu komaya sokan birinin uzunluğuyla anlatmak. Roman çıktığından beri yani burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasından beri, şiirin boğazına yapıştı. Kızacaksak burjuvaya kızalım okurlara değil ki belki bir ise yararda tarihin en acımasız sistemlerinde birine dönüşen bu canavarı öldürebiliriz en azından. Geleceği görmek o kadar basit bir iş değil nasıl olacağını söylemek bugünden elbette çok zor, nasıl şiirin komada olmasının tek bir nedeni yoksa yaşayabilmesi için de tek bir koşul öne sürmek pek mantıklı değil.
İnsanlık tarihinin son dönemindeki dijital atağı bu koma durumunu daha ağır bir seviyeye taşıdığı kesin. Artık ekranlardan her saniyesini izleyebiliyoruz. Ekranda görünen şu; „koma „ nın çevresinde toplamışız kimimiz onu yaşatmaya çalışıyor, kimimiz ona dua ediyor, kimimizde acıdığımızdan fişine gözümüz kayıyor, büyük bir kısmımız ümidi kesmiş dönüp bakmıyor bile.
Durum bu kadar umutsuz mu? Kalkıp yürümesi imkânsız mı? Kalkıp koşacağını düşünenler tarafında değilim ama en azından gözlerini açsa. Artık gözünü açsa da birkaç güzel dize yazıverse insana dair diyenlerdenim.
Şairi naif, şiiri romantizm olarak görmek ve göstermek konusunda elinden geleni ardına koymayanlar kimin değirmenine su taşıdıklarını düşünseler. Onlarda gözünü açsa bir. Fakir zengin (ki her iki sınıfın temsilcileri) arasındaki kavgada kullanılan bütün „silahlar“ dan en tehlikeli ve görünmez olanı kültür manipülasyonu rolünü kimse kabul etmek istemiyor ama o bizi hala tarihin bir gerçeği olarak hırpalamaya devam ediyor maalesef. Savaşlarda ölen çocuklara gözünü kapayan bir „imgesever“ in korunaklı köşesine patlamaya hazır „öfke“ yumağı dizeleri bırakıp uzaklaşalım biz oradan.
Psikolog sandalyesinde bile anlatmaya zorlanılacak iç dünyasını bir çırpıda muhteşem imgelerle anlatan şairleri sokakta önüne mendil açmış dilencilere benzetmeye gönlüm el vermiyor ama okurunu ararken sapılan sokaklarda kendini kaybedenlere baktıkça bu tür imgeleri çoğaltası geliyor insanın. Evde bekleyen çocuklarım var yalanından daha hızlı betona çarpan yaşların döküldüğü gözlere parmak olası sivriltilmiş dizeler kurgulamak kanunen yasak olmasa.
Evet dünya yaşanılası kalitede değil, bir yanda milyarlarca değere el koyup onu istediği gibi kullananlar var. Amerika rüyasında olduğu gibi Epstein sapıklığıyla bunu taçlandıran yıkılası bir sistem var. Bir yanda kızları kaçırılıp bu sisteme yem edilen „sessiz” “masum” büyük bir kalabalık. Çöpten ekmek toplayanlardan bahsetmiyorum bile. Ey şair kapama gözlerini diyesim geliyor ama zaten komada. Ey şiir anlat hele bir çocuklar üzerine atılan bombanın korkunçluğunu diyesim var. “Benim burnum niye çirkin diyen bir şiir” çıkıyor karşımıza. Bütün bunlara bakıp gene de James C. Kaufman`a hak verip Sylvia Plath Etkisi (The Sylvia Plath Effect) ne girmemeli hiçbir şair. Evet dikkat şiir öldürebilir ama yaşamak daha güzel kesinlikle. Bu hayatta biraz da itiraz ederek var olunabileceğini ögrenmiş bir yaşta olsa gerek şiir artık.
Peki ne olur. Ölür mü şair yok olur mu şiir. Bu da başka derin bir soru. Yanıtı öyle evet ve hayırla verilemeyecek kadar çetrefilli. Şuraya bir iki „bomba“ soru bırakalım belki birileri kafa yorar ya da birilerinin elinde patlar. Epey bir yüzyıldır ölmeyen şairlere ne demeli. Şiirin ölmesiyle insanda ölmüştür diyebilir miyiz? Sorular o kadar çok ki. Bir tane daha olsun. Kadın eli değen (değmeye başlayan) şefkate muhtaç bu komalık derlenip toparlanır mı?
Bu arada popüler (ki buna karşı olmayalım, hem ne güzel şiir okunuyor deyin) olup birkaç bin daha satan şairler de kendilerini bu “koma” halinin dışında görmeseler iyi olur. Her ne kadar onlara hayatta kalmaları için bir değil de birkaç damar yolu açılmış olsa da taşıma suyla değirmen bir yere kadar. İnanmıyorlarsa resmi kaynaklardan verilere bakabilirler tekrardan. Onların yalancısı olarak söylüyorum durum hiç de iç açıcı değil. Orada tepede durup aşağıdaki ölümü izlemek “padişahlara” mahsus bir aymazlıktı.
