Ahmet İlhan’dan “AKIL”

FacebookTwitter

Bu çalışma, modern felsefede akıl kavrayışının iki temel uğrağını, Descartes ve Spinoza üzerinden ele almayı amaçlamaktadır. Akıl, burada ne zamandan ve bağlamdan bağımsız bir yeti ne de yalnızca epistemolojik bir araç olarak değerlendirilir. Aksine, akıl hem tarihsel hem de ontolojik bir problem olarak düşünülmektedir.

Aklın tarihsel bir problem olarak ele alınması, onun farklı dönemlerde farklı işlevler ve anlamlar yüklenmiş bir düşünme biçimi olmasından kaynaklanır. Antik Yunan’da kozmik düzenin ilkesi olarak kavranan logos, Ortaçağ’da ilahi aklın yeryüzündeki yansıması haline gelirken, modern dönemde bireysel öznenin kesinlik temeli olarak yeniden tanımlanmıştır. Bu dönüşüm, aklın sabit bir özden ziyade, tarihsel olarak inşa edilen bir kavram olduğunu gösterir.

Ontolojik açıdan bakıldığında ise akıl, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin temel kiplerinden biridir. İnsan yalnızca bilen bir varlık değil, dünyayı anlamlandıran ve bu anlamlandırma içinde kendisini konumlandıran bir varlıktır. Akıl bu bağlamda, bilginin ötesinde, insan varoluşunun kurucu bir boyutunu temsil eder.

Descartes’ın felsefesi, aklı modern düşüncenin merkezine yerleştirmesi bakımından belirleyici bir dönüm noktasıdır. Metodik şüphe aracılığıyla duyusal ve geleneksel tüm bilgi kaynaklarını askıya alan Descartes, düşünme edimini şüphe edilemez bir kesinlik alanı olarak temellendirir. Ancak bu kurucu hamle, aynı zamanda önemli bir felsefi açmazı da beraberinde getirir.

Kartezyen düalizm olarak bilinen bu açmaz, zihin (res cogitans) ile bedenin (res extensa) iki ayrı töz olarak tanımlanmasından kaynaklanır. Akıl, bedenden ve doğadan koparılarak saf ve aşkın bir konuma yerleştirilir. Bu ayrım, zihin ile beden arasındaki ilişkinin nasıl mümkün olduğu sorusunu cevapsız bırakarak modern felsefede uzun süre etkisini sürdüren zihin–beden problemini doğurur.

Bu bağlamda Descartes’ın akıl anlayışı, kesinlik arayışı bakımından güçlü olmakla birlikte, aklın yaşamsal, bedensel ve duygusal boyutlarını dışarıda bırakması nedeniyle sınırlı kalır. Spinoza’nın monist ontolojisi ise bu sınırlılığı aşmaya yönelik alternatif bir düşünme imkânı sunar.

FacebookTwitter
FacebookTwitter