EVET, KIRILMALI PUTLAR – SALİH AYDEMİR

FacebookTwitter

Bugün, Türkçe yazılan şiiri eleştirel bir yetkinlikle hem tarihsel hem de kuramsal bağımsızlığını koruyarak değerlendirmek,  bir kayanın altına gövdenizi koymakla eşanlamlı benim için. Eskilerin deyimiyle şair, elini taşın altına koyan bir gezgindi. Şimdinin deyimiyle ise gövdesini koyan birisi. Çünkü yıl bin dokuz yüz yirmi, otuz, kırk, elli, altmış değil. Yıl iki bin. Şiir geleneğimizin neredeyse bir yüzyılı tamamlamış olması ve şiirdeki arayışlarımızın geçmişten aldığımız birikimlerle daha da genişlemesi böyle bir benzetmeyi gerekli kılıyor. Bu benzetmeyi yalnızca bugünün şairleri için yapmak da doğru değil. Çünkü şair, her dönemde gövdesini yaşamın altına koymayı bilmiş ölümcül bir savaşçı.

Nâzım Hikmet’in ve sonrasında diğer şairlerimizin şiirimize getirdikleri yeniliklerden oluşan şiir tarihimize bakınca, bugün şiirde yenilik yapmak zor gibi görünüyor. Gerçi bunu her dönem için söylemek mümkün. Şair, yaşamın yarasını bir kabuk gibi yüreğinde taşımasını bilir. Hattâ bu kabukla oynayıp onu koparmasını da. Aslında şairin dönemi yoktur. Genç-yaşlı; yeni-eski ayrımına girmek çağla ilgili bir tanımlamadır. Nâzım Hikmet hâlâ gençtir. Bugün Türkçe’de ya da başka dillerde şiir yazan her şair Nâzım kadar genç ya da Nâzım kadar yalnız olabilir.

Ekonomik, siyasal ve sosyal dönüşümün gel-gitlere endeksli olduğu tarihimizde, şiirimizin de çok yönlü dalgalanmalar yaşaması kaçınılmaz. Akreple oynayan şair her zaman gençtir. Erken ölümleri bilir; yaşlanan kendisi değil sözcükleridir. Genç olup olmaması da şiirinde kullandığı sözcüklere bağlıdır. Kafa kağıdına bakılmaz şairin… Diline, biçemine, yıprattığı sözcüklere, ömrüne takılan dizelerine bakılır… Şairin yaşı, ömrüne sızan yaşamdan çekip aldığı imgelerle belirlenir.

*          *          *

Nâzım hâlâ bir çocuk benim için. Üstelik nevrozlu bir çocuk. Aragon şairi tanımlarken “ şair yazarken nevrozludur, çocuk kimliğini çıkarır ortaya” der. Biraz da buna sığınırım “o hâlâ çocuk” demelerimde. “Gelişkin bir şimdi” geleceğin içindeki “şimdi”yi imleyen ironik bir hastalıktır. Ve şair nahifliği, duyarlığı ve sorumluluğu ile her türlü hastalığa çabucak yakalanabilecek bir çocuk gibidir. Gelenekten etkilenir, kaçar; geleneğiyle hesaplaşmak için diline zar atar. Ömrüne düşeş gelmeyen sözcüklerin zamanlarında dolaşır durur.

Nâzım’ı Türkçe yazılan şiir tarihimizin önemli bir parçası olarak görüyorsak, ki öyledir, bunu öncelikle onun dile ve biçeme getirdiği yeniliklerde aramak doğru olur. Çünkü Nâzım’ın günümüz şiirine getirdiği soluk, yaşadığı dönemin tarihsel sonuçları itibarıyla bir dönüşümün işaretlerini de taşımaktadır. Yaşadığı dönemde her şeyden önce birey olarak safını belirlemiş ve bunu poetik bir bilinçle sanatına yansıtmış şairlerin, tarihsel olarak yitikliği söz konusu olamaz. Nâzım, içinde bulunduğu toplumun kalbini yaşadığı olumsuz koşullara rağmen iyi dinleyen, toplumu gözlemleyen ve bunları evrensel değerlerle bütünleştirmeyi bilen ustalığıyla “hayır”ın şarkısını söyleyen bir şair olmuştur. Bu yönüyle, ardından gelen “Toplumcu Gerçekçi” şairlere de öncülük yapmıştır. Bu öncülük yalnızca “Toplumcu Gerçekçi”lerle sınırlı değildir. Özellikle 1930’lu yılların ikinci yarısında “Garip” şiirini, 1940’lı yıllarda “Garip” ve “Toplumcu Gerçekçi”lerin dışında kalan, gizemci ve sezgici tavırlarıyla şiirimizde belli bir izlek yaratmış şairleri de etkilemiştir. 1950’li yıllarda biçimsel anlamda demokrasiye geçişle adı sonradan konulan “İkinci Yeni”, Fransız, İngiliz ve Amerikalı yenilikçi şairlerden etkilenerek şiirimizde farklı kanallar açmışlardır. Şiirlerindeki imgeler, aynı zamanda poetikalarını oluşturur. Yalnızca imgeler mi? Dadacılık ve varoluşçuluk gibi batı kökenli akımlardan  etkilenerek diğer sanat dallarını da şiirlerine yansıtmışlardır. Daha sonraki yıllar, Nâzım’ın özgürlük yıllarıdır. Şiirine getirilen yasağın kısmen delinmesiyle “Toplumcu Gerçekçi”lerin şiirimizde otuz yıl kadar süren etkileri görünecektir. Bu etkileri bugün de görmek hâlâ mümkün. Az bir süre değil otuz yıl. Politik mesajların şiirde slogana dönüştüğü yıllar… Ardından hem kendisiyle hem de şiiri ile hesaplaşan seksenli yıllar… Bu arada İkinci yeni yirmi yıl sonra yeniden keşfedilir. Çünkü varoluş kaygısı geç de olsa felsefi ve sosyal anlamıyla yoğun bir şekilde şiire girer. Bu durum Türkçe yazılan şiirimize yeni bir şey katmaz. Arayış devam eder. Farklı arayışlar içerisinde olan şairlerimiz de olur. Ancak sesleri çıkmaz.

Hangi dönem olursa olsun, Türkçe yazılan şiir söz konusu olduğunda ya da Türkçe şiirin sorunları tartışıldığında ister istemez Nâzım başlangıç sayılmıştır. Bu tartışmalar, çoğu zaman genç şairlere yönelik olmasına rağmen, sonuçta onların yazdıkları şiirleri değil, onlardan önce gelen şairlerin şiirlerini değerlendiren tartışmalara dönüşmüştür. Oysa dikkatlice izlenildiği taktirde, geçmişte olduğu gibi bugün de  genç şairlerin ciddi bir çaba içerisinde oldukları görülecektir.

Türkçe yazılan şiir geleneğimizin en önemli kaynaklarından biri hiç şüphesiz Nâzım Hikmet’tir. Onun yaşadığı dönemi, isyanı ve şiirdeki arayışlarını görmezlikten gelmek çağına yaklaşamayan bir şairin tavrıdır. Böyle bir şairin şiirini de artık siz düşünün…

Ancak, çağını yakalamaya çalışan şair;  dikkati, sabrı, zihinsel ve duygusal kapasitesi, gözlem ve karar gücü, tarih ve dil bilinci ile yarının içindeki “şimdi”de yerini alır.

Gelenek, şairin yetisine zenginlik ve açı sunan bir disiplindir. Şair, bunu bir basamak olarak görür. Yoksa geleneğe yalnızca eklemlenir, kalır. Şimdilik şiirimizde oluşmuş kuramsal bir gelenekten bahsetmek mümkün değil. Bunun “genç” şairler için bir dezavantaj olduğunu söyleyebiliriz. Hattâ “genç” şairlerin zaman zaman gelenekten kaçmalarını da doğal sayabiliriz. Geleneği yok sayan, küçümseyen ya da gereksiz olduğunu vurgulayan anlayışlara kapılmadıkları sürece tabi ki.

Dünya şiir tarihinde geleneğe eklenerek şiir yazmış şairlerin varlığını biliyoruz. Tersine “hayır” diyen isyancı şairlerin varlığını da.

Nâzım, “Putları kırıyoruz” dedi.

Evet, kırılmalı putlar, yerine başka putlar koymadan.

Bu yüzden Nâzım’ı putlaştırmak da, şiirimizdeki yerini yok saymak da doğru değil.

 

Şiir yazan her şair, putlarını yıktıkça, şiirine ve çağına daha çok yaklaşır. Her şey geleceğin içindeki “şimdi” ile varolur. Ve bu da ancak, geçmişteki “şimdi”yi anlayarak.

 

FacebookTwitter
FacebookTwitter