YOK SAYMAK, YOK SAYILMAK; KİBİR VE GURUR – ALTAY ÖMER ERDOĞAN

FacebookTwitter

Önce “Gökyüzünde ve yeryüzünde, varlık ve hiçliği kendinde içermeyen hiçbir şey yoktur” diye yazıyor Sartre. Heidegger’e göre varlığın kendi kendisinin imkânları olduğunu, bir nevi kendini oldurmaya karşılık geldiğini de ekliyor. Sonra da “Varlık vardı, şimdi ise başka varlıklar var: hepsi bu” diye… Dünyanın bütün ağrısı, başka varlıkların varlığı karşılama, kabul ya da reddetme, onu yüceltme ya da aşağılama pratiklerinden türüyor. “Kendini bilmek” kavramının bireye yüklediği sorumluluk yüklenilmiş olsa, kendini bildirenler tevazu ve anlayış içinde varlıklarına anlam katmış olacaklar ki buradan negatif bir dil ortaya çıkmayacak. Peki, yok saymak yalnızca bir gramer meselesi mi? Tabii ki değil. Meselenin ideolojik, siyasal, toplumsal, psikodinamik, vb. pek çok bileşeni var. Ama varlık ve hiçlik bilincinin özümsenmemiş olmasından kaynaklanıyor demeyi istiyorum niyet olarak, Sartre’ın “Herkes kendi bilincine mahkûmdur.” sözü olmasa.

Madem kendi bilincimize mahkûmuz, görmek istediğimiz gibi görüyor, duymak istediğimiz gibi duyuyor, dokunmak istediğimiz gibi dokunuyoruz; ama yaşamak istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz? Sorunun yanıtı özgürlükler alanına giriyor ki, özgürlüğümüzün tahdit edildiği bir toplumda yanıt, ne yazık ki olumlu olmuyor. Yine de yok sayma, yok sayılma meselesinin ortaya çıktığı alan özgürlükler alanı değil. İnsan varlığını ve hiçliğini bildirdiği zaman, yok saymaya maruz kalabiliyor, yok sayılabiliyor. İkili ilişkilerde bir şiddet biçimi olan bu durum, toplumsal sahnede örgütlenmiş bir şiddete dönüşüyor. Kurumsallaşıyor ve sonuç olarak sisteme hizmet ediyor. İcazet mekanizmalarıyla birlikte işliyor, birilerini öne çıkarırken, birilerini ısrarla görmüyor, öteliyor, ötekileştiriyor. Kendi varlık alanını paylaşmak istemediği için mi böyle davranıyor, yoksa gerçekten de yaratmış olduğu bir ölçüte göre mi ötekileri dışarıda bırakıyor? “Yüksek beğeni”, “iyi şiir”, “sıkı metin”, vb. kavramlar edebiyatın Meksika sınırı mı, yoksa akademik ölçütlerle ortaya atılmış, bilimsel bulgulara eşlik eden kavramlar mı? Eleştirinin eksikliği mi yoksa herkesin kendini dev aynasında görmesi?

Türkiye’de edebiyat ortamında yok saymak ve yok sayılmak, örgütlü bir kötülüğün ürünü. Piyasaya taviz vererek yer edinenlerin piyasaya rağmen var olma mücadelesi yürütenlere karşı orantısız eylemi. Bu orantısızlığa neler sığar diye düşünürsek, yayınevi etiketleriyle taçlanmış egolar, medya kanallarının kullanımı, gazete kültür sayfalarının ve kitap eklerinin sağladığı imtiyazlar, dağıtım kanalları ve aşırı reklam, ödüller, imza günleri, edebiyat etkinliklerindeki tekelleşme, ahbap çavuş ilişkileri, vb. sıralamamız gerek. Bu ahbap çavuş ilişkilerinde niteliğin kollandığı gibi bir yanılgıya da düşmemek gerek. Her ahbabın edebiyat dışında nedenlerden kaynaklı sırtında taşıdığı çavuş ya da çavuşlar var! Buradan hiyerarşik güç devşirdiğini sananlar da!

Yok saymayı patolojik bir durum olarak kanıksamanın yok sayılanlar için hiçbir yararı da yok oysa. Ama ne yapmalı? Yok sayanların eylemlerini dayandırdıkları kaynağa yönelmeli. Çünkü yok sayılanlar kimlikleri ya da normali rahatsız eden edimleri ya da söylemleri dolayısıyla yok sayılıyorlar. Egemenin simgesel gücünü tehdit ettikleri için yok sayılıyorlar. Peki, gerçekten de yok sayanların simgesel de olsa bir gücü, güçleri var mı? Şimdi bu soruya iki türlü yanıt vermek gerekir; ilkin tarih ve gelenek ile bağları kopuk oldukları ve edebiyat bilimine dayanmadıkları için yok. İkincisi ideolojik olarak egemen sınıfın en gerici halkasıyla ilişkili oldukları için onun propagandasına onay vermedikleri sürece kendilerini gösterme şansları olmadığı için yok. Kendilerine sağlanan imtiyazları çekin bakalım ne kalacak geriye? Arka sıralardan bir parmak havaya kalkıp soracak o zaman: “Öyleyse nasıl büyüyorlar?” Arka sıralardan kalkan parmağa donanımlı ve şefkatli bir öğretmen olan zaman, yanıt verecek: “Sayenizde. Bak şimdi, kibir Arapça kbr kökünden gelir. Yani büyüklük, büyüklenme. Gurur da Arapça ġrr kökünden gelir. Yani aldatma, aldanma. Sizi sözde büyüklükleriyle aldatıyorlar, kandırıyorlar!”

İdeolojik temelde oluşturulmuş edebî kanonun eskidiği ya da kendilerini kapsamadığı için yeni büyüklükler icat ediyorlar üstelik. Öznel yargılarıyla ortaya koymaya çalıştıkları kuram yalnızca kendilerini meşrulaştırmaya yönelik olunca, bir dönem değerlendirmesinde bile çok rahatlıkla “Benden/bizden başkasının payı yok dönüşümde,” diyebilecek mesnetsiz bir kibri sürebiliyorlar piyasaya. Temsil değeri ve yeteneği olmayanların çağın sosyolojisine uygun yapıtlar vermiş olanları yok sayması, dışlaması, ötekileştirmesi yeni bir olgu değil. Ama bunun yeni bir kanon yaratmak için yeniden piyasaya sürülmesi söz konusu. Dönüşüm diye adlandırdıkları şey, 12 Eylül öncesi sertleşen politik söylemi rafa kaldırmaksa, yerine getirdikleri şeyin bol mistisizm sosuna bulandırılmış lirizm olduğu kaç kere yüzlerine okundu, niye ders çıkarmazlar buradan?

Karşılıklı histeri krizine dönüşmüş olan yok saymak ve yok sayılmak, piyasa belirleyeni olarak işlem görüyor üstelik. Sanat emeğini kapitalizmin ve neoliberal politikaların ürettiği kültürün metaı haline getirenlerin, buna karşı direniş örgütleyenleri yok sayması doğal değil mi? Yok sayılanlar bu histeri krizinden kendilerini soyutlayıp sağaltabilirlerse yok sayanları kendi egolarıyla baş başa bırakmış olacak ve bu iktidar ve imtiyaz sahipleri birbirlerini tüketmeye başlayacaklar. Bil ki Cemil Meriç’in mürekkebini de yalamamışlar; “Kibirden vazgeçersek sevimli oluruz.” Sözün kısası yok sayılanlar, gururun etimolojisinde yatan olumsuz anlamı reddedip üretken hâle getirecekler ki daha fazla yok sayılma lüksü taşımayacaklar üzerlerinde. Bu mümkün mü? “Kendini bilmek” kavramını kendilerine içkin kıldıklarında, yani kuramdan ve pratikten gelen bir olgunluk sahibi olabildiklerinde pekâlâ mümkün! Tabii, bu zorlu ve sorumluluk isteyen bir süreç. Nâzım’ın “Putları Yıkıyoruz!” savaşımını hatırlayın! Sizi yok sayanları yok sayın! Ki bu güruh, vehminde boğulsun!

Kim ne derse desin akıllarda da olsa, sanal da olsa, bir hissiyat hâli de olsa edebî bir kast sistemi oluşmuş durumda. Bu sistemin aygıtları, rütbeler dağıtmaya, onaylamaya, ayrıştırmaya, piyasanın kimler arasında nasıl ve ne türlü paylaşacağına karar veriyor. Yok sayılanların itirazı orada yer almaya dair değil, bu kast sisteminin dağıtılmasına yönelik olmalıdır. Edebiyat örgütlenmelerinin demokratikleşmesi üzerine itiraz edilmelidir. Edebiyat ortamının emek sömürüsünden, baskıdan ve sansürden, kibirden arındırılması gerekmektedir. Ortamın ataerkil yapısı kökten değiştirilmelidir. Akademi güncel edebiyat ile daha sıkı fıkı olmalıdır. Özellikle edebiyat ortamının en dinamik öğeleri olan edebiyat dergileri, bütün bir edebiyatın gereksindiği eleştiriyi geri çağırmalılar sayfalarına. Herkesin şair olmak, bir iki roman kaleme alıp kasta dâhil olmak istediği, kuramsal düşünceden çok aforizma tarzı beyin fırtınalarının öne çıktığı günümüzde, eleştiriye acil gereksinim var. Eleştirinin süzgecinden gelen şair/yazar kuşaklar yok artık. Popüler kültüre yaslanan, piyasanın yumuşak karnından gelen bireysel hikâyeleriyle kuşak olma bilinci taşımayan örnekler var. Edebî kast sistemi tarafından onaylanmayı bekliyorlar.

İtiraz kültürünü yükseltmeliyiz! Edebiyatın bir kimlik sorunu olduğunu yadsımadan kimliklerimize sahip çıkmalıyız. İtirazın açığa çıkardığı bir potansiyel enerji vardır, onu kısır tartışmalarda, vasatlığın övgüsünde, değiştirip dönüştürme vasfı taşımayan performanslarda boşa harcamamalıyız. Yok sayılmak, en çok haksızlığa uğramışlık hissi yaratır ki “Şu dünyanın haksızlıklarıyla birlikte önüme getirilişi, bu haksızlıkları soğukkanlılıkla seyredeyim diye değil, tiksintimle canlandırayım, üstlerindeki perdeyi kaldırayım ve onları birer haksızlık, yani yok edilmesi-gereken-yolsuzluklar olarak yaratayım diyedir,” yazıyor Sartre. Aslında çağımız sanatçısının sorumluluğunu da ortaya koymuş oluyor böylelikle. Dünyayı anlamak değil, onu değiştirmek! Yok sayanların sözde de olsa böyle bir meselesi yok. Onlar, edebî kast sisteminin güçlenerek sürmesini diliyorlar. Çünkü onların kendilerine varlık kazandırabildikleri tek alan orası. Oysa yok sayılanların hem varlık hem hiçlik kazanma alanı bütün dünya. Dayanışma ve yatay örgütlenmeler üretkendir, sahip çıkılmalı. Okur ve yazar kolektifleri amaçlarından sapmazlarsa, bu üretkenliğe hizmet edebilirler. Eşitlik düşüncesinin kendisi bile kulağa hoş gelirken tam bir eşitlik hâli karnaval coşkusu yaratır herhalde, tam bir özgürlük hâliyle bütünleştiğinde.

Yok sayılmanın psikolojik tahribatı üzerine sözü psikiyatristlere, psikologlara bırakmak yerinde olacaktır. Meselenin edebî ve toplumsal boyutu ise, bu alandaki ilişkiler sistemini tasfiye edip yeni ve demokratik temelde ilişkiler örgütlemektir. En tarafsız eleştirmen zaman, zaten varlıklarıyla hiç olanlarla hiçlikleriyle var olanları ayrıştıracaktır. Bu konuyu tartışırken bize gereken şey, biraz görgüdür. Bilgi zaten Google’dan elde edilebilir bir duruma geldi. Bir süre daha hakkı yenenler olacaktır, kaybedenler de, kazananlar da… Son söz yerine Sartre’dan “Kendi gibi kalanlar toplumda kaybeder, ama varoluşta kazanır,” ile Tanpınar’dan “Hayatta her şey bir muvazene meselesidir, ilâhların sofrasına oturabilmek için fânilerin sofrasından biraz gözü yaşlı kalkmak gerektir,” arasında kaldım. Seçim sizin…

 

FacebookTwitter
FacebookTwitter