AYNADAKİ İSKELET – MUSTAFA OĞUZ

FacebookTwitter

İhsan, evde bir başına.

Yalnızlık işte, bildiğiniz türden bir yalnızlık… Tam da aklınızdan geldiği gibi bir yalnızlık. Evin sessizlik hâli ve İhsan.
Türküler eşlik edebilir artık bu yalnızlığına. Cep telefonu, bilgisayar, internet…
Çepeçevre kuşatılmış herkes aslında. Yalnızlığı bile adamakıllı yaşayamıyor İhsan. Her an bir telefon çalabilir, bir reklam araması, bir borç uyarısı, bir kara haber mesajı ile karşılaşabilir İhsan.

İhsan, yalnız kalınca çılgın hayaller kuruyor.
İyi insan hayalleri… Zengin oluyor, çok zengin. Yani bayağı zengin. Zenginliğini yiyip içme hayallerinde hiç yalnız olmuyor. Önüne dünyanın tüm nimetlerini yığ, bir başına olunca tadı tuzu olmaz ki… Zehir zıkkım olur her bir lokma. Eşle, dostla, yokla yoksulla olunca, yüzler gülüp kahkahalar atılınca güzel her şey. Öyle oluyor İhsan’ınki de. Elindeki paraları eşe, dosta, yoksula, yetime saçıyor. Bir kısmını akarlı yatırıma ayırıyor. Yemeye dayanacak para mı var? Su gibi akar gider. Yediklerinin yerine yenilerini getirmesini bileceksin.

İhsan, evde bir başına.

Dışarıda pırıl pırıl bir güneş. Kış güneşi. Camın ardı hem güneşli hem soğuk. Koltuğunu camın önüne çekiyor, ayaklarını kalorifer peteğinde ısıtıyor. Dünyada varlık içinde yüzecek hayaller kuruyor, hayalleri ısınıyor ama ayaklarının derdi bitmiyor hiç. Bacak kireçlenmiş, kaporta sorunları başladı artık. Arabası da öyleydi, sattı onu. Bacakları ne yapsın? Satsan satılmaz, atsan atılmaz. Şöyle keyifle bacak bacak üstüne atamıyor. Doktor da yasakladı bu keyfi ona. “Bacak bacak üstüne atmayacaksın.” dedi. İçinden “Zaten istesem de atamıyorum.” dedim. Keyifsiz yani.

Güneş çok cömert. Evi dolduruyor. Tam karşıdan vuruyor cama. Bu saatleri seviyor İhsan. Güneş ve gökyüzü karşısında. Ev sımsıcak. Ayağı çok sıcak değil ama olsun. Onu da güneş görecek şekilde uzatınca illa ki ısınır.

Cep telefonuna bir mesaj geliyor. Elektrik faturası hesapta yeterli bakiye olmadığı için ödenememiş. Ardından gaz, su, İnternet, cep telefonları için de gelir bu mesajlardan.

Ne çok masraf var. Bitmiyor hiç. Eskiden, çok eskiden bunlar yoktu. Gazı zaten bilmezdi kimse, ocakta odun ateşinde pişirirlerdi her şeyi. Su bedavaydı, gaz lambasına para verirlerdi kabul. Telefon yoktu.

Hayat eksik miydi? Hayır.

Yine ayakları üşürdü, bacakları kireçlenirdi, hastalanır, ölürlerdi. Teknoloji filan ne kadar gelişirse gelişsin özünde değişen bir şey yok. Ayaklar üşüyor, bacaklar kireçleniyor, gözlerin görme gücü azalıyor ve ölüyorlar.

Ölüyorlarsa bir kere diğerleri anlamsız. Ölüme çare yok demektir. Olsaydı bulunurdu. Yaşadıkları, yaşayabilecekleri en büyük olay ölüm. Şu koca dünya yerli yerinde duruyor, sen dünyayı terk ediyorsun. Toprağın altında, börtü böcekle çürüyorsun. O her şeyden çok değer verdiğin o narin ve pürüzsüz vücudun kurtlanıyor, çürüyor, böceklere yem oluyor. Bir deri bir kemik bile kalamıyorsun, derin de böceklere yem, bir kemik kalıyorsun. Bildiğin iskelet durumu.

Evde bir iskelet…
Ne korkunç değil mi?
Kanepede oturan, ayak ayaküstüne atan bir iskelet.
Sahnede çılgın şarkılar söyleyen bir iskelet. Meydanı dolduran binlerce iskelet… Korkunç…
Yatakta sarmaş dolaş yatan, el ele tutuşan iskeletler…

Birkaç gün bu iskeletli dünyada yaşasa insanlar nasıl olurdu acaba?
O hâllerini sever miydi? Birbirlerine bakabilir miydi?
Yine aynalara bakar mıydı insanlar?

İhsan, evde bir başıma.
Radyodan dünyanın müziğini dinliyor.
Bir tabakta meyveler, diğerinde fıstık, fındık, kestane, ceviz…
Güneş iyi…
İskelet bir şey istemiyor ama deri istiyor. Deriyi beslemesi lazım. Estetik önemli. Cildini korumalı. Kaporta düzgün olmalı.
Cep telefonu susmuyor. Güzel şarkılar çalıyor.
İlkin “Selvi Boylum Al yazmalım” çalıyor. Ardından “Ben Yoruldum Hayat” çalıyor. Sonra “Padişah” çalıyor.

“Bu kadar güvenme kendine
Kimse şah değil, padişah değil
Bu zamanda kimse sultan değil”

Evet, kimse sultan değil; herkes özünde ölümlü bir iskelet…

 

 

FacebookTwitter
FacebookTwitter