Gonca Dolu, ara sıra şiirine uğradığım bir şair. Son kitabı Kendini Ona Kat’ın* izdüşümüne yansıyan gerçekliğe bakılırsa, derin kırılmalara yol açan kişisel bir bozgunu şiirle açıklıyor gibi. Ne ki aşk kaynaklı o bozgun onun şiire dönük tutumunda giderek evcilleşmiş görünüyor. Buna acıyla akran hüzün ortaklığı da diyebiliriz. İşte, bu durumda düşünsel ve duygusal çıngılar birbirini izliyor; hâliyle şiirin hamuruna karışarak yaraya merhem oluyor:
“yarattığım ölçüde
şiirle kurtarıyorum
makaslanmış hayatları
acılardan arınıyor montajlı yaşamlar” (s:17)
Anlaşılan o ki, bir kendini gözden geçirme ve onarım süreci başlıyor usul usul. Kendini yabancılayarak kenara çeken kırgınlığın içsesine bağlı yüzleşmeyle karışık bir diyalog süreci bu. Doğrudan kitaba adını veren Kendini Ona Kat şiirine gelirsek, “gökyüzünde umudu aradı kadın / mavi eski değildi” (s:25) belirsizliğinden sıkça yakındığına tanık oluruz. Kim bilir, karşısına aldığı özneyi çok yönlü eleştiri süzgecinden geçirmek isteğinden böyle bir yönteme başvurmuştur. Hatta meramını kestirmeden ‘gölgeden güneşe çıkmak’ şeklinde yorumlayabiliriz. Örneğin, kendini ikinci tekil kişi yerine koyduğu söylemde, acıyla ütopyayı bir arada görmek de sağaltım eyleminden sayılır.
“ötelerdeki tutku
gölgeni sevmek imkânsız yoklukta
yürüyelim bizden çok uzağa
yüreğim dilsiz eksik kalmalarına
güneşe boyansın sabah
kendini ona katınca” (s:26)
Gölgeden çıkmaya yeminli kadın, “aşağıda gri bir sahne / yukarısı tanrı / anlayan yok lisanı” (S:37) açmazında şiirin işlevine getirir sözü. Elbette ölü bir dille gerçekleşmez bireyin kurtuluşu. Bizzat yeni bir dili özümseyerek gelir korkunç yalnızlığın hakkından. Ve birden değişim sancısı başlar yeni dilin düşleri/hayalleri kışkırttığı noktada. Eskinin hastalıklı gömleği çoktan sıyrılıp atılmıştır bir kenara:
“öyle kalabalığım ki
içimde gam ve sessizlikle
birazı baş kaldıran yüreğin gürültüsü
birazı da sessizliği bozan
uykusuz çığlıklar” (s:51)
Sonrasında bir güven ve inanmak faslı başlar yeni öznede. Ten ve tini besleyen bir tutkuyla sarılır şiirin içinden geçen yaşamına. Söz konusu değişimi dönüşüm izler. O, artık geleceğine hükmeden farklı biridir. Umutla iyimserlikle donatılmış sözcüklerden yeni bir ideoloji yaratmıştır sanki. Şimdiye Çağırdım Seni şiirindeki çağrı, yeni bir geleceği işaret eder bu açıdan. ‘Şimdiye çağırmak’ öyle gelişi güzel bir okuntu olmasa gerektir. Büyüsüyle şölen güzelliğinde bir etkileşim alanı oluşturur çevresinde. Kaldı ki şu iki dizenin sevincine ortak olamazsak biraz mahcup kalabiliriz şiir katında:
“etrafta koşuşup duran bir sürü harf varken
kışı öptü kalemim” (s:63)
Ha, bir de eski ‘ben’den uzaklaşarak değişik bir kişiliğe bürünmek cesaret ve kararlılık aşılar dünün yaralı aşığına.
“söyleşmeyeceğim artık içimdeki ölüyle
sessizlikle yese de içimi” (s:66)
Şair, tepetaklak düştüğü yalnızlık çukurunu tırmalamaya başladıkça panik hâlinden sıyrılarak çoğul bir kimliğe ulaşır. Bireyselliği güçlendirip toplumsalı örgütleyen bir keşfe çıkar tüm doğallığıyla. Hem varoluşsal sorularının karşılık bulur hem de zaman yoklamasına dönüşen esinlenmelerle mitolojiye kadar uzanıp ‘aşk’ kavramını alabildiğine genişletir. Örneğin, Nâzım Hikmet ve Pablo Neruda gibi evrensel şairlerle aşk tanrıçası Venüs (Afrodit) ve lirik şiir aşk şiirlerinin koruyucusu ve esin perisi Erato’nun yan yana getirilmesi şiire çok özel bir derinlik katar.
“bana Nâzım’dan Neruda’dan bahset Erato
yavaş akıp giden gecelerde
Venüs adına yazayım
yürek okşayan sözleri
ebemkuşağı sürüklesin
renkli sözcüklerimi” (s:72)
Aslına bakarsak, Gonca Dolu’nun şiirinde mitolojinin çok önemli bir esin kaynağı olduğunda birleşiriz. Bu bazen, Dionysos ve Gök Tengri gibi iki farklı tanrıyı, dahası iki farklı toplumu bir araya getirmeyi amaçlayan tapınca ya da bileşik kutsallığa dönüşebilir.
“dök şarabı Dionysos
öfkeyi sakinliğe boyasın
Tenri’den çal gökkuşağını
renklendir
ağlamalara ağlayan gökyüzünü” (s:38)
Yalnızlığın en büyük göstergesi olan kadın sorunsalına yaklaşımda; “ne güller açtı / ne de nergisler / despotlar bataklığında” (s:23) saptamasından “gökyüzünde umudu aradı kadın / mavi eski mavi değildi” (s:25) umarsızlığına düşüldükten sonra, birden “aşk giyinen ruh dikiyor / zamanın sökülmüş düğmesini” (s:52) dizeleriyle ayakta kalmaya çalışmak ne büyük bahtiyarlıktır. Artık varlık savaşını kazanılmış, bilinçlenme yolunda epeyce mesafe kat etmiştir yaralı aşığımız. Yoksa, tanış bir yüz gibi aşk kırgını mahzun ressam Frida’nın hüznünü okumaya takati yetmezdi pek:
“yarım beden değil Frida
denize doğru nehir olup büyüyerek
korkulara yürüyemeyen
adımlar engellemiş
düşlere uçmaya” (s:52)
Tutsaklığın türü ne olursa olsun, kadından başlayan acılar da insani gerçekliğe karışarak anlamına kavuşur. Gördüğüm ve sezinlediğim kadarıyla Gonca Dolu’da biriken hüznü de aynı doğrultuda değerlendirmek gerekir. “Kendine Ona Kat” önerisi, bu bağlamda sadece bir kitap adı değil, birliği bütünlüğü hedefleyen bilge bir slogan olarak göze çarpmakta. Acıların kesiştiği yeri merak eden, son nefesinde bile şarkısını söylemekten vazgeçmeyen Şilili ozan Victor Jara’nın kanlı görüntülerini aklına getirebilir:
“sus dediler yürüdü
eksilene kadar çaldı çiçek açtıran parmakları
acı ve çaresizliği
yarım şarkı tutuyor şimdi
Jara’nın yasını” (s:58)
Özetle söylersem; Kendini Ona Kat’taki şiirler, tekil duyarlıkları geride bıraktığı noktada toplumsal belleği sürükleyip geniş dünyalara açılan özgürlük hevesiyle okunmayı hak ediyor.
*Kendini Ona Kat, Gonca Dolu, Klaros Yayınları, 1.basım, Nisan 2026
