Lokman Kurucu’nun son kitabı Nihil*, zonklayan çağrışımlarla öne çıkıyor. Birbiriyle ilintili, inişli çıkışlı, mutsuzluğa yazgılı, zincirleme çağrışımlar bunlar… Yenik, yıkık, ikircikli, anlamsız ve yapayalnız!.. Sözüm ona varoluş savaşlarıyla geçiyor Nihil’in yaşamı. Oysa pamuk ipliğine bağlı tüm ilişkisi, koptu kopacak!.. Yer yer bir başkası kılığında içses yerine geçse de boşuna. Sesini duyana aşk olsun. Durumu açıklığa kavuşturmak için en iyisi üçüncü gözün anlattıklarına kulak vermek:
“gide gide günler hüzne birikir / yığılırdın dar kapının önüne // “aç” derdi Nihil // titrerdi etin / düşerdin gölgeden // oysa olmaya yakışırdın / ve sonra: neden // yarım ömür dolaşıp durdun / bulamadın // bir sen daha yoktu içinde, / eksik // yunus akardı / kapı deliğinden” (s:19)
Konum neredeyse belirsiz… Uzağın uzağında bir duruş diyelim!.. Yel esse sürükleyip götürecek, belki de savurup atacak onu. Düş kazasına uğramaktan sabıkalı zaten. Kendi ekseni etrafında döndüğü bile tevatür. Takmış kalmış amansız gerçekliğine. Şu üç dize Nihil’in iç dünyasını kısaca özetliyor:
“denizi değil
denize bakışları seyrederdin
Nihil de seni” (s:9)
Adı yok aslında kahramanımızın! Özüyle ruhu tartışmalı. Kendiyle çelişik bir yaratık. Nihil denip geçilmiş. Bence yüzü de belirsiz. Çizgilerini arıyor ikide bir, ne anlama geldiklerini keşfetmeye çalışıyor sessizce. Çıka çıka bir ‘portakal’ çıkıyor ortaya. Yaşamın gizi gibi suyunu akıta akıta, “Nihil benim,” diyor sanki o portakalı andıran turuncu parıltı. Açıkça yaşam enerjisiyle yüklü güler yüzlü bir sembol bu! Paklarsa insanı böyle bir ışık paklar. Sağ esen kılıyor ışığına dokunanı. Gerçekte düşünsel bir dokunuştan söz ediliyor uyanmakla eşanlamlı. Nihil nereden bilsin? Onu bir daha uyarmalı; bir daha, bir daha. Şairin sözü portakala, öğüdü boşlukta çırpınana:
“bir kalp kaldı mı diye yoklardın göğsünü
sorardın yokluğuna
ilk ne zaman örülmüş boşluk
et ne kadar benlik,
kemikten sonrası neymiş
ve Nihil…
öğrenemedim
yaşamı yaşamla deşmeyi
bir masada açılmış sırlar ve yaralar
“portakal” dersem çık.
demiyorum
uyan” (s:14)
Uyanmak dediği, intihar riskine kadar uzanıp renk vermeyen sessizliğe birazcık kıpırtı kazandırmaktan ibaret. İçine işleyen hiçlik duygusu travmadan farksız. “hangi yöne yuvarlansan kör bulut / batan çocukluk gemileri / kırık şişeler, imdat mektupları” (s:16) gibi sarpa saran olumsuzluklar ona kaçış alanı bırakmıyor çünkü.
Yakın zamanda yitirdiğimiz şair İlhami Batı’nın, Akıl Hatası** adlı romanında şöyle bir itiraf geçer: “Geçmişimden uzağım şu an. Yine de geçmiş geçmiş değil. Her yanım ben dolu. Boğazıma kadar ben doluyum. Battığım yerden yazıyorum. Merhaba.” (s:25)
(Ey okur, İlhami Batı’yı neden mi andım burada?.. Şizofrenik ortaklığı göstermek için elbet)
Bu demektir ki, travmatik durumlar tümüyle silinmez, ancak geçici olarak yatıştırılabilir. Yazmak, bu anlamda sıkıntıya yarenlik eder; hafifletir, ağır aksak sağaltmaya çalışır bireyi. Lokman Kurucu’nun Nihil’inde ‘ben’den geçilmiyor, ‘yaralı ben’den!.. Yapıt bütünlüğüne karışan şiirlerin arka planı fena halde otobiyografik izlerle dolu. Ayıkla ayıkla bitmiyor. Siz, karanlığın eline doğmak nedir, bilir misiniz? Bakın, bunu anlatmaya iki dize yeter artar kanımca:
“ne sussan karanlık
ne konuşsan karanlıktı” (s:26)
Söz konusu yaranın kökenine inmek için, cenin-portakal özdeşliğinden gelerek- ‘anne’ kaynaklı iki dizeyi kılavuz yapalım yanına isterseniz. Yaşam eğrisi, umarsızlığın eğrisi gibi bir şey:
“yetişememiş kendine
portakal” (s:22)
Bir şey daha var döne döne göze batan: Bunalmak!..
‘Bunalmak metaforu’ desek daha iyi anlaşılır.
İç dünya ile dış dünya arasında amansız gelgitlerle bunalmakta Nihil!
Yapıt boyunca o bunaltıyı derinden duyumsarız. Örneğin, “yaşamak / yorulan hatıralar mıdır” (s:36) sorusu yaşanmışlığın küllerini sıcak tutar daima. Bunaltıyı daha geniş bir çembere yayarsak, “’seviyorum’ / kimse girmiyor / için açık kapılarda örtülüyor / boğuluyor gençlik” (s:39) benzerliğiyle yakınılan şiddetli sevgisizlikten ürkeriz adeta.
Annenin “turuncuya boyattığı gençliği” ile başlayan iyimserlik süreci de pek uzun sürmez:
“yüzün bunalırdı
iyi maskeler taşardı çizgilerinden
içine diz çöken düşler
dişlerini terlerdi ensenden” (s:25)
Hıh, iyilik maskelere kaldıysa işimiz var demektir! Tekrarın tekrarı ya da döngünün döngüsünde, Nihil’in yuvarlandığı boşlukta inlemelerin ardı arkası kesilmez. Düşmeye yatkın dostumuz öylesine silik bir yaratıktır ki, ölmek düşüncesi bile onu insan yerine koymayacaktır artık:
“korktun
ölecek bir yer aradın
sonra korktun
intiharındın kendinin
ve ne kadar anlamsızdın hep” (s:29)
Gelinen kör noktada, yine Nihil/imsi sesle yankılanan buruk bir saptamayla karşılaşırız.
“dedi ki;
portakal sen değildin
olsan, ölürdün” (s:33)
İç hesaplaşma öyle bir noktaya varır ki, arşiv yokluğunda sık sık belleğe başvurmak Nihil’i her bakımdan zayıf düşürür. Unutmak böyle anlarda her türlü başlangıcı sildiğinde, kâh “inmiş camlar / ışığa dökülmüş eller” (s:34) kâh “rüzgâr almış / götürmüş kapıları” (s:35) dizelerinden, terapi gücünde geleceğe göz kırpan, masumane bir özlem yansır o belirsizlikte.
“vazgeçmeyi hak edene dek
sus ama unutma
denizle birlikte büyümeyen çocukların kaderidir
iyileşeceksin” (s: 36)
İyileşmek!.. Kangrene dönmüş bir ortamda, nasıl?..
Bu açıdan Sekiz şiirinde zikredilen ‘35 yaş’ deneyimselliği bir parça özgüveni etkilese de ortalama ‘yolun yarısı’ ölçeğinde fay hattıyla anıldığı kesin. Sözüm ona iyileşmek umuduyla çıkılan yolda birden geri çekilmek, şizofrenik dalgalanmayı da beraberinde getiriyor. Büyük heveslerle girişilen yaşamı anlama ve anlamlandırma çabasında iki arada bir derede kalmak, az önce sözünü ettiğimiz ‘bunalmak’ metaforunu tekrar gündeme taşıyor. Sanki bulanık bir aynada kendini iknaya zorlayan bir dille, “bırak / başka bir çöldür / bu denizin döküleceği / dense de / açıldın // kolların yoruldu / daha yüz metrede// çün çağ hızlıydı / kalbin yok // boğuluyorsun” (s:40) edilgenliğiyle döngüler can alıcı dürtüye dönüşüyor hemen. Nihil bunu hep yapıyor; özgürlüğüne kavuşmuş bir mahkûmun gerisingeri tünel kazması kutsal yuvasına dönüşe hazır!.. Ona teselli gibi gelen sese kulak verdiği ise tartışılır:
“seni senden alsın
kendine katsın mı anne
kediler kayıp” (s:44)
Öncesinde, “Açılırdı elleri Nihil’in / baba ve oğlu / dedenin mezarına sokardı” (s:13) ritüelini de es geçmemek gerek doğal ki! Aslında aynı bedende gömülmüş gibi duran üç yitik kuşağı sayabiliriz bu eksende. Altını çizmeye gerek duymadan belirtmeliyiz ki, Nihil’in geldiği yer orasıdır. Işığı kıt bir dört duvar!..
Kitabın sonlarında yer alan Dar Kapı şiiri, hevesle engeller arasındaki çatışmayı bir daha gündeme getirir. Nihil’i başka bir kılıkta buluruz bu kez. Eee, şizofrenin birden fazla maskesi vardır. Bu kez “Dr Nihil” olup çıkar Muhtemelen ruh doktorudur ve Dar Kapı’da sıkışan reçetedeki duyguölçer ses onun sesidir. Anethama’nın “Fliying / Uçuş” adlı şarkısı eşliğinde bir morg yolculuğu başlar akabinde. Duyguların terk eden birinin dayanılmaz hüznüyle sarsılır ortalık. Şarkının bir yerinde söylenen “And it feels like I’m liying above you / Dream that I’m dying to find the ruth (Ve senin üzerinde uçuyor gibi hissediyorum / Gerçeği bulmak için can attığım bir rüya görüyorum)” sözleri işin aslını açıklar gibidir. Ne ki Otopsi Raporu, Nihil’in kırk parçalı kişiliğine şerh düşecektir geri dönülmez biçimde. İşte, o parçalardan oluşan yapbozda, şair de bir tarih yazıcısı olarak kayda geçer Nihil’in meçhul varlığını:
“çünkü yaşadıklarının bizde bir toplamı vardı artık
bir ismi de vardı üstelik: Nihil
sırtında duran akrep
arsız bir takatle ilerlerken” (s: 49)
*Nihil – Lokman Kurucu, OKB Yayınları, 1.basım, Mayıs 2026
**Akıl Hatası – İlhami Batı, Simurg Art Yayınları, 1.basım, 2024
