CEMİL’İN ÖYKÜSÜ: MELİH GÜLGEN ANLATIYOR

FacebookTwitter

Melih Gülgen

“1975 yılında politik bir polis filmi çekme fikrini kafa koymuştum. O zamana kadar yapılan bir kaç polis filminin başarı elde edememiş olması yapımcıların bu tarz filmlere pek sıcak bakmamasına yol açmıştı. Memduh Ün‘den Türker İnanoğlu‘na hiç kimse bir polis filmi yapmak fikrini kabul etmiyordu.

Cüneyt Arkın‘ın fırtına gibi estiği dönemde her yapımcı firma yıllık programını açıklardı. Örneğin X film bu sezonda şu adette Cüneyt Arkın filmi sunacaktır. Buna göre de yılın her dönemi Cüneyt Arkın o firma ile film çeker takip eden ayda başka bir firmayla olan anlaşması gereği onun filmlerinde oynardı. Bunlar çok kısa dönemleri içerir. Misal biz bir ay için anlaşma sağlayıp yıllık programda 5 film sunmayı taahhüt etmişsek bunu yetiştirmemiz gerekirdi.”

Gerçekler:

“Polis filmi yapmak gibi aykırı bir fikirle yola çıkmanın ardından senaryo aşamasına geçildiğinde olayın hiçte hızlı ilerleyemeyeceğini görmüştük. Erdoğan Tünaş‘la beraber kısa bir güney tatiline çıktım. Amacım fikrimi senaryolaştırması için ona sakin bir ortam hazırlamaktı.

Dönemin Hürriyet gazetesinde manşetten bir haber geçmişti. Uyuşturucu aldıktan sonra çıldıran genç kızın sahilde ölü bulunmasına ilişkin bir haberdi bu. CEMiL filminin temelini oluşturan bu olay gerçek bir hikâyeye dayanmaktadır. Tek fark ölen kızın zengin bir ailenin kızı olmasıdır. Bu temel üzerine o tatil süresince Tünaş’a bir senaryo hazırlattım. Erdoğan’ın yazısı çok kötüdür, ben denize girerken o sürekli yazmış olmasına rağmen tek bir kelimeyi bile anlamadığımdan sonucu alabilmek için İstanbul’a dönüşü bekledim.

Senaryonun kahramanının ismi ise çoktan belliydi. Dönemin 2. Şube Müdürü Cemil Gülmen, CEMiL filmlerinin isim babasıdır. Dündar Kılıç gibi İstanbul’un en büyük kabadayılarının olduğu bir dönemde çok önemli bir mevkide görev alan hatırı sayılır yiğit bir insandı. Bir sinema filminin ismi içeriği kadar önemlidir, CEMiL bu noktada kolay akılda kalan, izleyiciyi kavrayan, merak uyandıran bir isim olarak ta güzel bir seçimdir.

Şişlide Erdoğan‘ın yazılarını daktilo eden bir kız vardı. Senaryoyu temize çektikten sonra ortaya çıkan hikayenin kafamda tasarladığımdan çok uzak olduğunu gördüm. Aklımda ki politik, halk adamı polis yerine sıradan bir vakayı çözen bir polisin hikâyesi vardı. Zaman hızla ilerlediğinden taahhüt sınırlarını aşmış olduğumuz anlaşmamızın geçerliliğini koruyabilmesi için yapımcılarla görüşmeye başladım. Cüneyt’in kendi firmaları adına oynayacağı filmleri için bekleyen yapımcılardan Cemil projesi için izin almam gerekiyordu diğer taraftan da senaryosuz olarak kafamda ki temel fikirlerle Cemil‘i çekmeye başladım.

CEMiL senaryosuz olarak çekildiğinden dönemin sansür kuruluna sunulması ve onaylatılması gereken bir senaryo yoktu. Ancak sansür kurulunun onayı alınmadan çekilmiş bir filmin gösterimi imkânsızdı. Filmi tamamladıktan sonra oluşturulacak senaryoyu kurula göndererek onaylatmayı planlıyordum ancak ilerleyen aşamalarda bu plan hiçte kolay bir şekilde işlemedi.

***

DGM = Morg ve Cenaze:

“Cemil’in en önemli ve sansür kurulunca en çok zorluk çıkartılan iki sahnesi morg ve cenaze sahneleridir. Ben prensip olarak bir filmi çekerken mevzu konusu olan mekanın içinden insanlarla konuşur, kamerayı istenilen yere koyar ve onların kendi işlerini normal hayatta nasıl yapıyorlarsa aynı şekilde gerçekleştirmelerini isterim. Morg sahnesi bu şekilde oluşmuştur. Morg görevlisi ile görüştüm normalde işlemin nasıl gerçekleştirildiğini anlatmasını istedim;

“Efendim ölüler soyulmuş halde buzdolabındadır, biz yakınını çağırırız, buzdolabını açar kimliğini tespit için yakını olup olmadığını sorarız ve işlem bu şekilde yürür”

Rahmetli Alev Altın buzdolabının içine yarı çıplak halde girdi, prosedüre birebir uyarak sahneyi tamamladık. Bu teşhis sahnesi dönemin Günaydın gazetesinde manşet olarak verildi. Bu haber sansür kurulunun film üzerine takmasına yetmişti, öncelikle onlara haber verilmeden bir filmin çekiliyor olması, filmin “görece” müstehcenliği, dönemin MC hükümetinin yansıması türlü radikal ideolojiyi barındıran bir kurul Cemil’e başından takmış oldu. Bir çeşit şerri belaydı bu sansür illeti.

Sansür Kurulu ile yaşadığım onaylatma trafiğinin beraberinde bu müstehcenlik davası sebebiyle (ve tabii politik içerik) dönemin DGM’sinde yargılandım. DGM‘den aklanma hatıram ilginçtir.

Türkiye Cumhuriyeti‘nin gazetelerinden birisinin manşetten verdiği ve halka duyurduğu bir haber için mahkemeye çıkarılıyorsunuz ve yargılanıyorsunuz eğer ki ben burada bu sahneleri çekmek ve ahlakı bozmakla itham ediliyorsam benim kadar suçlu olan bir diğer tarafta Günaydın gazetesidir. Ben filmi çektiğim için suçluysam gazetede halka bu “müstehcenliği” manşetten sunduğu için suçludur. DGM’de sadece Melih Gülgen değil Günaydın gazetesi de yargılanmalıdır.

Cenaze sahnesi de morgda olduğu gibi gerçek hayatta ne oluyorsa bunu birebir filmlerime yansıtmamla ilgilidir. Büyük bölümü Müslüman olan bir ülkede cenazenin yıkanması, toprağa verilirken hocanın okuması nasıl kabul edilemez? Türkiye’de cenazesini böyle defnetmeyen kaç tane insan vardır?

Bütün sıkıntılara rağmen Cemil İstanbul’un o döneme kadar sadece yabancı filmler oynatmış olan Fitaş gibi sinemaları da dâhil olmak üzere toplam 21 sinemada öğlen 12 matinesinde başlayarak gösterime girdi. Çeşitli fraksiyonların sinemaların bombalanacağına dair haberleri yayması ve yine Cemil‘in isim babası Cemil Gülmen’in ustaca konuşlandırdığı polis ekipleriyle kontrol altına alınan önlemler bütünü, filmin halk tarafından inanılmaz bir ilgiyle izlenmesini sağladı. Cemil’in gösterime girdiği saat öğlen 12 olmasına karşı, akşam saatlerinde İstiklal Caddesinin trafiği sinemalardan akan kalabalık sebebiyle kilitlenmişti.

Ben kafama koyduğumu başarmıştım. Polis filmi çektim, politik çektim ve halk adamını sunduk. Halk bunu benimsedi.”

***

Abi bu plak kesin tutacak

“Cemil’in gösterime girmesinin ardından yaklaşık 10 gün geçti. Film çekimi esnasında olduğu kadar filmlerin montaj aşamasında da titiz davranmak prensibimdir. Gazino yakınlarında Venüs isimli bir sinema vardı. Bu sinemanın işletmeciliğini yapıyordum ve benim için çok güzel bir fırsattı. Gerektiği zaman makinistin yanından filmi izler ve montajı tekrar yapardım kimi zaman da salonda film süresi boyunca yer değiştirerek halkın tepkilerini ölçerdim.

Bu nabız tutma işlemi esnasında Cemil filmindeki büyük bir eksikliği sezdim, filmin jeneriği bomboştu. Yabancı bir müzik eşliğinde açılış yapılıyor ve kumsalda tek başına ölen Alev’in görüntüleri geçiyordu. Bu sahneye kesinlikle bir parça koyulmalı ve olayın dramatik yapısını tamamlamalıydı.

Ertesi gün sinemaya doğru giderken, kafamda sayısız fikirle bu konuya odaklanmışken Vakko’nun yanındaki plakçıda birden olduğum yerde kala kaldım. Bu plakçı arkadaşımız hoparlörün sesini caddeye verir, dönemin popüler şarkılarını çalardı. Tanınmamış bir ses, alışılmamış bir melodi, mükemmel bir ironi Cemil’in açılışını anlatıyordu. Kendimi bir anda plakçıda buldum. “Kim bu kız?” dedim

“Abi bu plak bugün çıktı ve kesin tutacak” derken “Tuttu bile” dedim ve hemen bir tane satın aldım. Montaj stüdyosuna gittim açılışa Melike Demirağ‘ın Ninni parçasını monte ettik, sonuç muhteşemdi.”

Bu Benim Halkım

“Kişisel olarak müzik dinlemeyi, hissetmeyi çok severim. Zamanında çok sevdiğim filmlerin plaklarını edinmek için İtalya’ya giderdim. Müzik ile sürekli haşır neşir olduğumdan filmlerde müzik montajı konusu benim için çok önemlidir.

Tanju Okan‘ın Bu Benim Halkım parçası dinlememden itibaren Cemil‘in içerisinde kesinlikle yer alması gereken bir detaydı. Cemil‘in sokak çocuklarını izlediği o sahnede tamamen bu parçanın filme eklenmesi için çekilmiştir. Türkiye bu parçadan veya bu sahneden farklı bir yer midir?

“Görüntüsüyle, parçada anlattıklarıyla benim halkım budur, ötesi yoktur.”

Gökay Gelgeç

Bu yazı Bu yazı önümüzdeki günlerde KLAROS SİNEMA Kitaplığı’ndan yayınlanacak olan SİNEMATİK YAZILAR adlı kitaptan ve (https://sinematikyesilcam.com/2016/08/melih-gulgen-anlatiyor-cemilin-oykusu/) sayfasından alınmıştır.

Melih Gülgen

FacebookTwitter
FacebookTwitter